AİHM NAZLI ILICAK KARARI

8

İKİNCİ BÖLÜM

ILICAK v. TÜRKİYE (No 2)

(Başvuru no. 1210/17)

KARAR

Madde 5 § 1 • Bir gazetecinin, bir suç işlediğinden şüphelenmek için makul nedenler olmadan tutuklanması

Madde 5 § 4 • Olağanüstü hal sırasında on beş ay iki gün süren Anayasa Mahkemesi tarafından kısa süreli tutukluluk incelemesi • Olağan durumda süre “kısa” sayılmaz

Madde 10 • İfade özgürlüğü • Müdahalenin yasallığını etkileyen hukuka aykırı tutukluluk

 

STRAZBURG

14 Aralık 2021

 

İşbu karar, Sözleşmenin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.

 

© Anayasa Gündemi sitesi için Av.Rumeysa Budak tarafından çevrilmiştir. Çevirenin izni olmadan herhangi bir şekilde kullanılamaz, ancak kaynak gösterilerek kullanılabilir.

Ilıcak v. Türkiye(no 2 ) davasında,

 Jon Fridrik Kjølbro, başkan,

     Hakimler
 Carlo Ranzoni,
 Aleš Pejchal,
 Valeriu Griţco,
 Branko Lubarda,
 Marko Bošnjak,
 Saadet Yüksel,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla (ikinci bölüm) olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan başvuru (no.1210/17) Türkiye cumhuriyeti vatandaşı, Bayan Ayşe Nazlı Ilıcak (“başvurucu”) tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkeme huzurunda, 19 Aralık 2016 tarihinde açılan davada,

Türk hükümetinin (“Hükümet”) dikkatine Sözleşme’nin 5 §§ 1, 3 ve 4. maddesi ve 10. maddesi ile ilgili şikayetleri sunma kararını,

Davalı hükümet tarafından iletilen görüşleri ve başvurucu tarafından yanıt olarak iletilen görüşleri,

(Sözleşme’nin 36 § 3 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğün 44 § 2 maddesi uyarınca) yargılamaya katılma hakkını kullanan Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nden (“İnsan Hakları Komiseri”) alınan yazılı görüşleri,

Bölüm Başkanının üçüncü taraf müdahil olarak hareket etmesine izin verdiği Birleşmiş Milletler Fikir ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü’nden (“Özel Raportör”) alınan yorumları ve ayrıca aşağıdaki -Sözleşme’nin 36 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 44 § 3 maddesi uyarınca -Bölüm Başkanı’nın izniyle müdahil olan kuruluşların yorumlarını: ARTICLE 19, l’Association des journalistes européens, le Comité pour la protection des journalistes, le Centre européen pour la liberté de la presse et des médias, la Fédération européenne des journalistes, Human Rights Watch, Index on Censorship, la Fédération internationale des journalistes, l’International Press Institute, l’International Senior Lawyers Project, Media Defence, PEN International, et Reporters Sans Frontières

Dikkate alarak,

16 Kasım 2021 tarihinde yapılan kapalı müzakere sonrası,

Aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:

 

GİRİŞ

1.  Dava, siyasi gazeteci ve köşe yazarı olan başvurucunun tutuklanması ve tutukluluğunun devam etmesiyle ilgilidir. Başvurucu, bu tedbirlerin gazetecilik faaliyetleri nedeniyle alındığını düşündüğü için Sözleşme’nin 5 §§ 1, 3 ve 4. maddesinin ve 10. maddesinin ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur.

 OLAYLAR

2.  1944 doğumlu başvurucu İstanbul ve Bodrum’da ikamet etmektedir. İstanbul’da avukat olan M. Hasbek tarafından temsil edilmiştir.

3.  Hükümet, Türkiye Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Müdürü Sayın Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.

4. Başvurucu, Türkiye’de tanınmış bir gazeteci, köşe yazarı ve başyazardır. 2001 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Fazilet Partisi’nin de milletvekili olmuştur. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi öncesinde, olağanüstü hal kapsamında 27 Temmuz 2016 tarihinde yürürlüğe giren 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Can Erzincan TV kanalında siyasi bir programın sunuculuğu yapmıştır.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminden önceki yıllarda başvurucu, iktidardaki hükümetin izlediği politikalara yönelik eleştirel görüşleri ile tanınmıştır.

  1. 17/ 25 ARALIK OLAYLARI

5. 17-25 Aralık 2013 tarihleri ​​arasında yolsuzluk soruşturması kapsamında iktidar partisine yakın çevrelerde büyük bir gözaltı dalgası yaşanmıştır. üç bakanın oğulları, bir devlet bankası başkanı, bazı kamu yetkilileriyle yakın işbirliği yaptığından şüphelenilen üst düzey yetkililer ve Z.S. (daha sonra kara para aklama suçlamasıyla ABD’de tutuklanan İranlı bir işadamı), İstanbul savcılığının talimatıyla gözaltına alınmıştır. Savcılık, Z.S.’yi dört bakanla geliştirdiğinden şüphelenilen ilişkiler aracılığıyla ve kurduğundan şüphelenilen rüşvet düzeniyle (altın karşılığında İran petrolü satın alma işlemleriyle bağlantılı olarak) kara para aklama ve altın kaçakçılığı suçları işlemekle suçlamıştır. Ayrıca bakanların üç oğlunu rüşvet ödemelerinde aracılık yapmakla suçlamıştır. Soruşturma kapsamında gözaltına alınan 71 zanlıdan 24’ü tutuklanırken, diğerleri adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştır. Ceza soruşturmasında adı geçen dört bakan istifa etmiştir. Bakanlar Kurulu yeniden düzenlenmiştir.

6. Dönemin hükümeti, bu girişimin sorumluluğunu Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) olarak adlandırılan bir örgütün sözde lideri olarak kabul edilen Fetullah Gülen’e bağlı polis ve hakimlere yüklemiş ve soruşturmayı hükümete karşı bir komplo ve darbe girişimi olarak nitelendirmiştir. Sonuç olarak, İçişleri Bakanlığı, savcılar tarafından verilen gözaltı tedbirlerini veya sulh ceza hakimlerince verilen arama emirlerini yerine getiren adli kolluk görevlilerinin önemli bir kısmını görevlerinden uzaklaştırmış, açığa almış ve ihraç etmiştir. Ayrıca HSYK, söz konusu ceza soruşturmasını yürüten veya yetki veren İstanbul savcıları C.K. ve Z.Ö. de dahil olmak üzere yüz altmış altı hakim ve savcıyı görevlerinden almıştır.

7. 5 Mayıs 2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde soruşturma komisyonu kurulmuştur. Komisyon, iktidardaki siyasi partiye (AKP) ait dokuz ve o zamanki iki muhalif siyasi partiye(CHP ve MHP) ait beş milletvekilinden oluşmuştur. 17-25 Aralık 2013 olayları sonrasında istifa eden veya görevden alınan bakanları soruşturmakla görevlendirilmiştir. 5 Ocak 2015 tarihindeki çalışmalarının sonunda, beşe karşı (tüm muhalefet milletvekilleri) dokuz oyla dört eski bakanın Anayasa Mahkemesi’ne (ceza mahkemesi olarak görev yapan Anayasa Mahkemesi) sevk edilmemesine karar vermişlerdir. İktidar partisi milletvekillerinin oyları ile genel kurulda toplanan Büyük Millet Meclisi, davanın Anayasa Mahkemesi’ne sevkini kesin olarak reddetmiştir.

  1. 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİ

8. 15-16 Temmuz 2016 gecesi, ” Yurtta Sulh Konseyi ” olarak anılan Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup bir grup, Millet Meclisi’ni, demokratik yollarla seçilmiş hükümet ve Cumhurbaşkanını, devirmek için askeri darbe girişiminde bulunmuştur.

9. Darbe girişimi esnasında darbeciler, savaş uçakları ve helikopterlerden faydalanmak suretiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi, dahil olmak üzere birçok stratejik devlet binasını bombalamış, Cumhurbaşkanının bulunduğu otele saldırmış, birçok kuruma ve televizyon istasyonlarına saldırmış ve işgal etmişler, göstericilere ateş açmışlardır. Şiddetin damgasını vurduğu bu gecede iki yüzden fazla kişi ölmüş ve iki binden fazla kişi yaralanmıştır.

10. Darbe girişiminin ardından, ulusal makamlar, FETÖ/PDY’nin sözde lideri olarak Pensilvanya’da (Amerika Birleşik Devletleri) ikamet eden bir Türk vatandaşı olan Fetullah Gülen’i suçlamışlardır. Yetkili savcılıklar tarafından bu örgüt üyesi olduğu iddia edilen kişiler hakkında çok sayıda ceza soruşturması açılmıştır.

11. Bu arada, 20 Temmuz 2016’da Hükümet, üç aylık bir süre için olağanüstü hal ilan etmiştir (bu, daha sonra birkaç kez yenilenmiştir) ve 21 Temmuz 2016’da Türk makamları, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine Sözleşme’nin 15. Maddesi uyarınca Sözleşme’nin askıya alındığını bildirmişlerdir.

  1. BAŞVURUCUNUN TUTUKLANMASI
    1. Gözaltı

12. Başvurucu, FETÖ/PDY üyesi olduğu iddia edilen kişiler hakkında açılan ceza soruşturmalarından biri kapsamında 26 Temmuz 2016 tarihinde Bodrum’da gözaltına alınmıştır. Polisler, yazlık evini aramış ve bilgisayarıyla bazı belgelerine el koymuşlardır.

13. Başvurucu daha sonra doğrudan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüş ve burada gözaltına tutulmuştur.

14.  29 Temmuz 2016’da İstanbul Cumhuriyet Savcısı tarafından sorguya alınmıştır. Başvurucu hükümeti devirmeye teşebbüs etmek veya hükümetin görevini yerine getirmesini engellemek, terör örgütüne üye olmak ve örgütün propagandasını yapmakla suçlanmıştır. Sorgu tutanaklarından başvurucunun özellikle Can Erzincan TV’deki faaliyetleri ve FETÖ/PDY üyesi olduğu iddia edilen eski polis memurları hakkındaki raporlarına ilişkin sorgulandığı anlaşılmaktadır. Başvurucu, sorgu sırasında, darbe girişiminden önce yukarıda belirtilen kanalın FETÖ/PDY ile bağlantıları olduğunu bilmediğini ileri sürmüştür. Ayrıca, gerçekleşmeden önce darbe planlarından haberdar olduğu ve olası bir darbe için kamuoyu hazırlamaya çalıştığı iddialarını da reddetmiştir.

15.  Başvurucu savcı huzurunda kendisini şu şekilde ifade etmiştir:

“Ben de bir darbenin kurbanıydım. Ben her zaman kurbanların yanında oldum; 28 Şubat’ta (1997), M.K. ile birlikteydim ve bu yüzden iki yıl sonra milletvekiliğim sona erdi. O zamanlar şimdiki başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı destekliyordum. Yukarıda da bahsettiğim gibi, 17-25 Aralık (2013) arasında meydana gelen olaylar nedeniyle cemaat mensuplarının acımasızca yargılandığı kanaatine vardım çünkü kurbanların tarafında olmak benim karakterimde var ve söz konusu döneme ilişkin soruşturmaların etkin bir şekilde yürütülmesi gerektiğini hissettim.Tartışılan yolsuzluk gerçeklerinin araştırılması gerektiğini söyledim. Hiçbir kurum ve cemaatle hiçbir ilişkim olmadı. Olsaydı, kesinlikle çeşitli maddi ve finansal menfaatler elde ederdim. O zamanlar Sabah gazetesinde çalışıyordum ve CNN Türk haber kanalına program hazırlıyordum. Kanal D kanalında da bir programım vardı. Daha önce de belirttiğim gibi, kurban olduğunu düşündüğüm insanların yanındaydım. O zamanlar sürdüğünü sandığım cadı avına karşı çıkıyordum. Çalıştığım medya kuruluşlarından kovuldum. İş aramaya başladım ve işte o zaman Bugün TV kanalında ve aynı isimli gazetede çalışmaya başladım.

Cemaat ile organik bir bağım yok. Olsaydı, çalıştığım gazeteye yazdığım köşe yazılarında ne H.A.’nın önceki araştırmalar sırasında bana yazdığı özel mektupları, ne de Oda TV ve Balyoz davalarında mağdurların delillerin tahrif edildiğine dair ifadelerini yayınlardım. Bu bilgiyi gazetecilik refleksiyle verdim. Balyoz ve Ergenekon soruşturmaları sırasında AKP’yi desteklediğimi de belirtmek isterim. O dönemde AK Parti de bu soruşturmaları yürütmek için oybirliği ile hareket etmiş ve bu yönde açıklamalar yapmıştır.

Daha sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yanıldığını söyledi. Darbe, Genelkurmay Başkanı ile Fetullah Gülen’in görüşme teklifleri, darbeye karışanların taşıdığı bir dolarlık banknotlar, darbeye karışanların polise ve vatandaşlara ateş açma emri ve meclisin bombalanması gibi şeyleri de gördüm. Bu insanların gerçekten kurban olmadığını anladım. Sanırım ben de yanılmışım. Bu örgütün gerçekten dini bir yapı olmadığını, mağdurların yapısı değil, örgütsel bir yapı olduğunu üzülerek görüyorum. İşten kovulduğumda geçimimi sağlamak için Bugün TV’de programlar sunmaya başladım, ardından Can Erzincan TV’de devam ettim. Bu kanalların bir örgütün amaçlarına uygun hareket ettiğini bilmiyordum. 15 Temmuz’dan sonra örgüt mensubu bir asker Genelkurmay Başkanı ile görüştü. “Git Fetullah Gülen’le konuş” önerisinde bulundu. Bu istek beni sarstı. Nasıl bir zihniyet ona Genelkurmay Başkanı’nı bu şekilde ikna edebileceğini düşündürüyor? Ayrıca bir dolarlık banknotlara gelince, belki de (darbecilerin içinde) bir kimlik belirleme sistemi olduğunu düşündüm ve orduda ciddi bir yapılanma olduğunu anladım. Bu kabul edilemez. Daha önce bu tür iddialar ortaya çıktı. Ancak, genelkurmay hukuk müşaviri de onları yalanlamıştı. Gerçeği bilmem mümkün değildi. 15 Temmuz’dan sonra bu yapılanmanın yanılgıya düştüğüm bir örgüt olduğunu anladım. Daha önce bilseydim, çalışmazdım ya da orada bulunmazdım ve onun yerine buna karşı çıkardım. Hakkımda yapılan her türlü suçlamayı reddediyorum. Ben sunduğum programlarda veya yazdığım yazılarda bilerek suç işlemedim. Yaptığım iş suç kategorisine girse bile bunun farkında değildim ve suç olduğuna inanmıyorum. Üstelik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bu yapının terör örgütü olduğunu ancak 15 Temmuz 2016’da anladı. Suç işlemek gibi bir niyetim yoktu. Kırk yıllık gazeteciyim. İyiniyetimin kurbanı oldum. İşim sırasında, beni istihdam eden kurumu yöneten kişilerle herhangi bir örgütsel ilişkim olmadı. O zamandan beri bu kişilerden bazılarının, T.T. ve E.B.’nin yurt dışına kaçtığını öğrendim. Başkalarının ülkeyi terk ettiğini öğrendiğimde şiddetle tepki verdim. Bu insanlar bana programlarım hakkında herhangi bir öneride bulunmadı. Ben orada çalışırken örgüt için çalışan bir oluşum olduğunu bilmiyordum.”

16.  Cumhuriyet savcısı ayrıca başvurucuya, FETÖ/PDY’nin yargı mensubu ve emniyet teşkilatı üyeleriyle yaptığı görüşmeler ve görüntülerinin yayılması hakkında sorular sormuştur. Başvurucu şu şekilde cevap vermiştir:

“Bana sorduğunuz gibi, size A.F.Y., Y.S. ve N.A. dahil olmak üzere bazı polis memurlarıyla olan temaslarımdan bahsetmek istiyorum. Bu polis memurlarının başka davalarda yargılandıklarını duydum. Hrant Dink davasına ilişkin soruşturmalar devam ederken, A.F.Y. Fetullah Gülen’in cemaatinin, daha doğrusu yasadışı örgüt olduğunu öğrendiğim grubun bir üyesiydi. Ergenekon davasında sanıklar Dink davasıyla ilgili sert açıklamalarda bulunmuşlardı. N.Ş. de benzer suçlamalarda bulundu. Bu söylentileri, o sırada TV8 programımda birlikte çalıştığım bir meslektaşım olan C.T.’ye sordum. Bana A.F.Y.’yi tanıdığını ve eğer A.F.Y. kabul ederse, benim onunla tanışmamı sağlayabileceğini söyledi. A.F.Y. ile evimde görüştüm, C.T. aracılığıyla kendisine Hrant Dink davasıyla ilgili söylentileri sordum. Bana haksız yere suçlandığını ve bununla hiçbir ilgisi olmadığını söyledi. Hatta birkaç gazeteciyle bir toplantı düzenlerse buluşabilir miyiz diye bile sordu. A.F.Y. ve C.O. da dahil olmak üzere bazı gazeteci arkadaşlarımla tekrar evimde tekrar buluştum. Ayrıca evimde bu tür toplantıları her zaman organize ettiğimi de belirtmek isterim. Bu görüşmede A.F.Y. Hrant Dink davasıyla ilgili bazı açıklamalar yaptı; hiçbir şekilde karışmadığını ve aynı doğrultuda başka şeyler söylediğini söyledi. O zamanlar zaten AKP’nin bir destekçisi olarak görülüyordum ve gerçekten öyleydim. Bu görüşmeden sonra A.F.Y. ile profesyonel bir bağlamda bir veya iki kez daha görüştüm. Ardından 17-25 Aralık olayları ön plana çıktı. Bu süreçte A.F.Y.’ye polis tarafından kendisine sunulan fezlekede “o zamanki Başbakan (…)” ifadesinin geçip geçmediğini sordum, bu konularda fazla bilgisi olmadığını ve beni Y.S. ile tanıştıracağını söyledi. Y.S. bana yazdığı fezlekede böyle bir ifade olmadığını, böyle bir ifadenin silinmiş bilgisayar kayıtlarından gelmiş olabileceğini, bir polis memurunun yazmış olabileceğini, ancak onun kontrolü altında yazılan raporda bulunmadığını söyledi. Soruşturmanın 2012’de başladığını, bakanların oğulları hakkındaki iddiaların 2013’te ortaya çıktığını ve bakanların kendilerinin hedef alınmadığını söyledi. Gazetecilik faaliyetim sırasında edindiğim bilgileri Bugün gazetesinde köşemde bu şekilde yazdım. Yukarıda bahsettiğim kişilerle gazetecilik dışında bir amaç için görüşmedim. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı üyeleri ve vakıf sekreteri, E.T.A., ile bazı etkinliklerde görüşürdüm. Yine bazen bu vakfın düzenlediği Abant platformuna misafir olarak katıldım. Ancak orada ne konuşmacı olarak ne de düzenleme kurulu üyesi olarak herhangi bir görevim oldu.

Bu yapının (suç örgütü) olduğunu anladığım an tepki verdim. Artık silahlı terör örgütü olduğunu biliyoruz. Böyle bir durumda ailem ve geçmişim düşünüldüğünde bir terör örgütünü bu şekilde desteklemem mümkün değil; tam tersine her zaman devletimin yanındayım. Bunu (bu suçlamayı) bana zulüm olarak görüyorum (…)”

  1. Tutuklama

17.  29 Temmuz 2016’da başvurucu, kendisine yöneltilen suçlamaları yapan ve suçlandığı olaylar hakkında sorgulayan savcılık tarafından, terör örgütüne üye olduğu ve böyle bir örgüte bilerek ve isteyerek yardım ettiği şüphesiyle İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimi’nin huzuruna çıkarılmıştır.

a)     Başvurucunun İfadesi

18.  Başvurucu, yalnızca gazetecilik faaliyetleri yürüttüğünü ve bir terör örgütüyle hiçbir bağlantısının olmadığını iddia etmiştir. İfadesi şu şekildedir:

“(…) Öncelikle kesinlikle hiçbir örgüte üye değilim.

[Ben her zaman mağdur olduğunu düşündüğüm insanların yanındayım. Bakın ben darbe girişiminden haberdar olana kadar yani 15 Temmuz gecesine kadar hiçbir şey bilmiyordum. Sonuçta bu tür suçlamalar varken terör örgütüyle muhatap olduğumuzdan haberim yoktu.

Bakın 2013’e kadar AKP’yi destekledim, 17-25 Aralık 2013 olaylarına kadar. Onları desteklemeyi bıraktığımda kararımın örgüt ve cemaatle hiçbir ilgisi yoktu. Birkaç yolsuzluk vakası ortaya çıktı. Bunun bir komplo ya da darbe olduğunu düşünmedim; evet, Tayyip Erdoğan bunun bir komplo olduğunu söyledi ama muhalefetin bir kısmı ve halk tam tersini söyledi ve ben bu yolsuzluk olaylarını sonuna kadar inceleme gereği duydum. Esasında söylediğim buydu. O halde şunu açıklığa kavuşturayım, ben bunu (17-25 Aralık 2013 olaylarını) darbe olarak görmedim. Ama 15 Temmuz (2016) akşamı uyandım ve o gün darbe olduğunu duydum ve birisi “hareketler var, köprüyü kapattılar” dedi. Televizyonu açtım ve tweet attım. “Bu bir darbe değil, bu bir ayaklanmadır, bu Talat Aydemir olayı gibi, sonu hüsran zavallı ülkem” dedim ve ardından Twitter’dan mesajlar atmaya devam ettim. Meclisi bombaladıklarında ya da CNN’ye saldırdıklarında orada fikrimi söyledim, son derece yanlış olduğunu söyledim. Eğitimim nedeniyle darbelere hep karşı oldum (…) 15 Temmuz’da olanlar benim için büyük bir uyanıştı. O tarihten önce bir kafa karışıklığı vardı; 15 Temmuz’dan önce bazıları ne diyordu? Bunu söyleyen sadece ben değildim, toplumun yarısı aynı şeyi söylüyordu ve cadı avı gibi bir şey de vardı: (Hükümet’e) karşı çıkana eyvahlar olsun, böyle bir kişiye “paralelci” denirdi; toplumda tam bir kafa karışıklığı (…)

15 Temmuz öncesi herkesin kafası karışmıştı. Dikkat ederseniz muhalefet de kendini farklı ifade etmiş. Ama 15 Temmuz’dan sonra herkes iktidarla, muhalefetle bir araya geldi. Belli bir yönde toplumsal bir uzlaşmaya varıldı ve ben de temelde o toplumsal uzlaşmanın parçasıyım çünkü örneğin ortaya atılan kanıtları gördüm (…), yani iddialar somut artık benim gözümde çok ciddileşti. 15 Temmuz gecesi kimin darbe yapmaya çalıştığını bilmem mümkün değil. Orada bir isyan vardı, ama ne hakkındaydı? 2. Ordu’dan bahsediliyor, bilemiyorum, darbeci komplocu sayılan çok kişi var (…) Devlete karşı hareket eden, halkıma bomba atan, birçok polisi öldüren ve şehit eden bir örgütle ilişkilendirilmeyi kesinlikle reddediyorum. Belki yanlış bir şey yaptım, belki yanıldım, yani 2013’e kadar (…)

[Başvurucunun 17-25 Aralık 2013 tarihleri arasında yazdığı yazılar hakkında] (…) Muhalefet medyasında bir anda muhalif olarak algılandım. Ben de yolsuzlukların soruşturulması gerektiğini söyledim. Biz hep “iddia” kelimesini kullandık aslında bu yolsuzluklar daha sonra soruşturuldu, ancak bu yolsuzluk iddialarını baştan itibaren kapsamlı bir şekilde ele almanın ülkem için faydalı olacağını düşündüğümden, şüphesiz bu yüzden bu açıklamaları yaptım (…)

(…)Yani şimdi büyük bir kırılma ve büyük bir travma yaşadım. Bakın devlet aslında bunu 15 Temmuz’da anladı yani Tayyip Erdoğan bunu söyledi ama herkesi ikna edemedi ama bir anda devletin koruma refleksi 15 Temmuz’dan itibaren tetiklendi. Tüm kadroların tasfiyesi gibi eylemler ve önlemler 15 Temmuz’dan sonra başladı, insanlar bu sorunla yeni karşılaştılar, farkına vardılar (…)

[Başvurucunun kaçmak üzereyken Bodrum’da yakalandığı iddiasıyla ilgili olarak] (…) Bodrum’da ne oldu diye sorarsanız o sabah Bodrum polisini görecektim. Peki, biri kaçmak isterse Bodrum’a (şehir merkezine) gider mi? Bodrum karakoluna gidiyordum, sekreterim ve eşiyle birlikteydim. Bu kavşakta polis bizi durdurdu, zaten bizi takip ediyorlardı, niyetimizi biliyorlardı, konuşmalarımızı dinliyorlardı. Kendi kendime dedim ki: Teslim oluyorum, bu yüzden kaçmamın bir yolu yok, hiçbir yere gidemem, hayır, sorabilirsiniz, kaçışım yok, sebep yok, görüyorsunuz, yapabilirdim. zaten çok uzaklara gittim, böyle bir fırsattan asla yararlanmak istemedim çünkü nereye gidecektim? Yurt dışında yaşamamı sağlayacak bir ağım yok ve ailemden, torunlarımdan, akrabalarımdan, arkadaşlarımdan ayrı kalamam; medyada benim kaçacağıma dair haberler vardı ama bunu medyanın tamamı yazmadı, emin değilim, ben takip etmedim ama bütün medyanın bunu yazdığını sanmıyorum. Ama başka gazeteciler var, darbeye karşı olduğumu, böyle bir örgüte üye olmadığımı yazan çok gazeteci var, yani bunu açıkça ifade ediyorum, bana inanmanızı rica ediyorum, kaçmak düşünmedim, aklıma bile gelmedi. Benim hakkımda ‘kaçacak’ deseler bile Bodrum’daki evimin fotoğrafını paylaştım, ‘Twitter’dayım, Bodrum’dayım, olayları takip ediyorum’ yazdım. İsteseydim, aslında oradan bir adaya tekneyle gidebilirdim, bir Yunan adasına rahatlıkla gidebilirdim, aklımdan geçmedi, o zaman aranmıyordum. (…) bir yıl önce insanlar böyle şeyler söylerken, “benim yerim Türkiye, bana ne olursa olsun” diyordum, bir daha söyleyeyim, yani ben o örgüt içinde değilim; (devletin) damarlarına nasıl sızdılar, nasıl atandılar, nasıl çalıştılar, bilmiyorum (…)

[FETÖ/PDY’nin yargı ve polis yapılanmasına mensup kişilerin fotoğraflanması ve röportaj yapılması hakkında] (…) Savcıya verdiğim ifadede A.F.Y. ile nasıl tanıştığımdan bahsetmiştim. Kitap yazıyordum, o vesileyle cemaat imamı dediler, polis imamı yazdılar… Televizyonda benimle çalışan C.T. vardı. Meraklı, soru soran biriyim. A.F.Y.’nin bu imam olduğu doğru mu, gerçekten cemaatin polis imamı mı diye sordum. C.T. olmadığını, senin benim gibi bir insan olduğunu, cemaatle hiçbir ilgisi olmadığını söyledi. A.F.Y. ile kitabım sayesinde tanıştım. Bir cemaate veya bu FETÖ örgütüne üye olduğunu hiç düşünmedim. Başka bir deyişle, üye olduğunu reddetti. O sıralar konumuz Hrant Dink’in öldürülmesiydi. Hrant Dink cinayetiyle bir bağlantısı olup olmadığından bahsetti. O vesileyle tanıştık (…). Daha sonra, [17 ile 25 Aralık arasındaki dönemde] yolsuzluk vakaları ortaya çıktı. Bu yolsuzluk vakaları ortaya çıktığında bilgi almak istedim; örneğin medyada “dönemin başbakanı” ifadesinin kullanıldığına dair bir haber çıktı. A.F.Y.’ye, dosyada gerçekten kendisinin [Recep Tayyip Erdoğan’ın] “o zamanki başbakan” olduğunu yazıp yazmadığını sordum ve şöyle dedi: ‘Bilmiyorum bu davada değilim ama bu dosyanın sorumlusu Y.S.’ Bir keresinde beni Y.S. ile tanıştırdı; ona sorular sordum, bana açıklamalar yaptı, belki de bana kendi versiyonunu anlattı. Daha önce de söylediğim gibi, “Hayır, bunu biz yazmadık, istihbaratımıza böyle bir açıklama koymadık” dedi. Bu yüzden bu bilgiyi almak için onunla konuştum. A.F.Y.’yi savundunuz diyorsunuz ama şimdi size şu örneği vermek istiyorum: Ergenekon’un avukatları ya da yakınları hepsi televizyona çıktı ve hepsi ‘çürük bir olay’ dedi, yani belki, böyle bir yasağın olabileceğini hayal bile edemediğim için, olmadığını düşündüm. Yani böyle bir yasak yoktu zaten, kimse bana bunun terör örgütü olduğunu söylemedi. Örneğin, A.F.Y. o sırada yasadışı telefon dinleme suçundan gözaltına alındı; Bu dinlemelerin ne olduğunu öğrenmek, örneğin adli kolluk dinlemeleri mi yoksa istihbarat servislerinin dinlemeleri mi öğrenmek, fikir sahibi olmak için kendisinden bilgi almak istedim. (…) Z.Ö.’ye gelecek olursak (Ergenekon davasından sorumlu eski Cumhuriyet savcısı) o zaman bir (suç) örgütüne üye olmakla suçlanmıyordu. Onunla röportaj yaptığımda herkes ondan röportaj istiyordu. Bakın, röportajı ben yaptım ve yayınladım, o soruları ben sordum, o da cevapladı. Ve şimdi herkes bu şekilde veriyor, Öcalan bile, onunla birçok görüşme yapıldı, kitaplar yazıldı, ama artık suçlu olduğu kesinleşti; sonuç olarak bunlar yargılanan insanlar ve görüşleri kamuoyunun ilgisini çekiyor ve ben bir gazeteciyim (…)

(…) Gazeteciyim ve hala kitap yazıyorum, önemli gördüğüm kişilerle röportajlar yapıyorum (…). Röportajlarıma gelince, Kanal D’de röportajlara dayalı programlar da yaptım, yani sadece köşe yazarı değilim (…). Mesela Selam Tevhid davasının gazetelerde adı geçen sulh ceza hakimleriyle görüştüm (…). Ben de bir şeyden bahsettim, ne olduğu hakkında (…). Örneğin Deniz Feneri soruşturmasında görevli savcılarla (…). Bakın Balyoz ve Ergenekon örgütlerine karşı olmama rağmen Balyoz davasında sanıkların aileleri bana gelip Balyoz belgelerinin sahte olduğunu söylediler. Bunları köşemde yayınlayacağımı söyledim. Sabah gazetesinde çalışıyordum, bu belgeleri yayınladım; H.A.’ya ait mektuplarım var. hapishaneden bana yazdı; neden bana yazdı? beni tarafsız gördüğü için; H.A. (…) bir şey gönderdi, kelimesi kelimesine köşemde yayınladım yani, yani birilerinin haksızlığa uğradığını düşündüğümde veya bana ulaşabilecekleri zaman… Mesela ben T.Ö. için Silivri’ye gittim. (…) ve T.Ö. tutuklanmamalı, gazetecilik görevini yapıyor diye, şimdi başıma böyle şeyler gelince, aklıma gelince, (…) örneğin İ.B.’nin avukatı ziyaretime geldi ( …) ‘Onu (…) daha alt düzeyde yargılayamazsın’ (…) dediğim yazılar yazdım. Bu örnekleri neden veriyorum? Benimle iletişime geçildiğinde, bir haksızlıkla karşılaştığımda, ilgili kişiyle ilgili her şeye katılmasam da rapor ettiğimi göstermek için; yani örneğin Balyoz’un (projelerinin) reddi gibi bir tavrım vardı ama bu davadaki sanıkların aileleri gelip bunu söyleyince bu yazıyı yazdım (…)

Bazı şeyleri ortaya çıkarmak görevimizdir, kendi fikrimi belirtmedim mesela, bir şey rica ediyorum (…) Ona nasıl ulaştığımı sordunuz, zaten sorulduğunda açıkladım, biliyorsunuz, kızı aracılığıyla A.F.Y.’ye Ergenekon ve Balyoz (Balyoz hakkında değil, yanılıyorum), Ergenekon ile ilgili sorular gönderdim. Bu konuda davayı takip ettiği ve siyasi otoritelerle uyum içinde hareket ettiği için bu konuları çok iyi bildiğini düşündüğüm için A.F.Y.’ye sordum(…). Hepsi orada, yani ben soru soruyorum, o cevaplıyor, ben soru soruyorum, yani zaten onunla konuşmam mümkün olmayacağı için, ben sadece yazılı olarak sorular gönderdim, o bana yazılı olarak cevaplarını gönderdi, çoğu zaman oluyor. Böyle, bunu yapan ilk gazeteci ben değilim. (…) Z.Ö. ile çekilmiş fotoğrafım. çok dolaşıyor. Bunu size açıklamak istiyorum. Şimdi, bu kartopu kelimesi bir şaka. Z.Ö.’yü ikna ettim. Bana röportaj vermek için şimdi röportajın içeriğini hatırlamıyorum ama ona sorular sordum ve bana cevaplar verdi. Ondan sonra röportajın bir fotoğrafla zenginleştirilmesi gerektiğini düşündüm, (Anadolu Ajansı) sıklıkla yapar; bunun gibi çeşitli fotoğraflar da koymuşlar. Herkesin böyle bir röportaja eşlik etmek için çeşitli fotoğraflar koyduğunu söyledim ve “Kar yağdığı için sakıncası yoksa size bir kartopu atayım” diye ekledim. Yani, röportajın bir parçası olarak ilginç olacağını düşündüm. Gerçekten terör örgütü üyesi olduğunu bilseydim, bilerek ve isteyerek onunla bir röportajı, kartopu ile bir fotoğraf eşliğinde yayınlar mıydım, röportajı bu kadar küstah göstereceğini bilerek mi? Bunun alakası yok (…) Z.Ö. terör örgütüne üye olmakla suçlanmadı, görevinden uzaklaştırıldığı söylendi. Z.Ö. Ergenekon ve Balyoz üyesi olanlara çok laf etti ama Z.Ö. aslında bu yozlaşmış operasyonların merkezinde görünmüyordu, yani biraz uzak, biraz yolun dışında görünüyordu. Bu arada, A.F.Y. bu yolsuzluk davalarıyla hiçbir ilgisi yoktu. Benim röportajım Ergenekon davasıyla ilgiliydi.

[Fetullah Gülen Hakkında] (…) 1994 yılında (…) Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı adında bir vakıf kurdular (…) L.E., şimdi biliyorsunuz, FETÖ örgütüne karşı televizyonda, bana geldi ve dedi ki: “Biz (kim olduğunu anlamadım) muhafazakar Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı oluşturduk, (…) bir toplantı düzenliyoruz, katılır mısınız?”, bu toplantıya katıldım. Benim gibi başka gazeteciler de oradaydı. Ben orada otururken bir gidiş geliş olduğunu gördüm, biri (platformda) gelip bir konuşma yaptı, Fetullah Gülen’di; ve sordum: “Bu nedir, bu adam kim?” dediler. Fetullah Gülen’i ‘Hizmet’ olarak tanıyordum ama kim olduğunu bilmiyordum (…) dediler. Onu ilk kez orada öyle gördüm. Ondan sonra, (…) 1994’te bakın, çeşitli toplantılar yapıyorlardı, diyelim ki bir tanesinde 28 Şubat’ta bir toplantı yapıldı, kalabalık bir oda mesela, ben de katıldım, ödül almadım, o gün bazı gazeteciler ödül aldı, onlardan değildim, o kadar popüler değildim, fikir özgürlüğü vs. (…) Bunu bilmelisiniz ama ben de her toplantıya katıldım, kendisini orada birkaç kez gördüm. O vesilelerle onu gördüm, ama sonra hiçbir şey olmadı (…) Onu son zamanlarda görmedim, onu nerede görebilirim? (…) Onunla telefonda da konuşmadım, zaten Amerika’ya gitmedim, onu görmek için Amerika’ya gitmen lazım, hiç böyle bir bağlantım olmadı. Yakın çevresinden kimseyi tanımıyorum, sadece Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı temsilcileri, Zaman gazetesi, Samanyolu yönetimi (“Samanyolu” medya grubu); gazetecilik sektöründen insanlar tanıyorum, örneğin okul müdürlerini de tanımıyorum, herkeste olduğu gibi beni bir iki okula götürdüler. Dürüst olmak gerekirse, o okullar o zamanlar beni etkiledi, size söyleyebilirim.

(…) Tekrar tekrar söylüyorum, 15 Temmuz darbe girişimi devlet aleyhine hareket eden ve halkına bomba atan bir yapının varlığını ortaya koydu. Aslında bu görüntüyle ilk kez o zamanlar karşı karşıyaydım. Ve sana daha önce de söylediğim gibi, bunu daha önce nasıl görmediğimi merak ettim. Çünkü korkunçtu yani bu darbe, bu darbenin sorumlusu kim, şimdi genelkurmay başkanının açıklamasına bakarsanız, “bana bunu yapan asker (beni yakalayan) Fetullah Gülen’le görüşmeyi teklif etti.” Bakın işte, (darbecilerin) üzerlerinde bir dolarlık banknotlar bulundu. Bu onların bir sisteme ait olduklarını gösterdi. Olduğu gibi, iddialar bunlar, şimdi tekrar edeyim, bu sefer fikrim tamamen değişti, gerçekten böyle bir yapıyla hiçbir ilişkim yok, onlara karşı olduğumu sanıyordum, ama yineleyim ki bunlar da iddia, yargılanacaklar ve gerçekler daha net çizgilerle ortaya çıkacak ama ilk etapta gördüğümüz şu bombalamalar, Ben de nedenini bulamadım (…) Bu yüzden iyi anlamadım. Yani, buradaki amacı tam olarak anlamadım. Ülkeyi kaosa sürüklemek, ülkeyi bölmek için mi? Peki bu ne için? Dar kapsamlı bir girişimdi (…) Şu anki tabloya bakıyorum ve beni terör örgütüyle aynı kefeye koymanın acımasız olduğunu düşünüyorum.”

b)    Tutuklama emri

19. Özellikle, 15-17 Temmuz 2016 tarihleri arasında Twitter’da yayınladığı tweet’lerin içeriği ve söz konusu örgütün yargı (hakimler ve savcılar) ve polis teşkilatı üyesi olduğu iddia edilen üyelerinin yer aldığı röportajları göz önüne alındığında FETÖ/PDY terör örgütüne üye olduğuna dair kuvvetli şüpheler bulunduğunu göz önünde bulundurarak, duruşma sonunda (yine 29 Temmuz 2016) İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği başvurucunun tutuklu yargılanmasına karar vermiştir. Ancak FETÖ/PDY örgütüne yardım edildiği şüphesiyle yapılan tutuklama talebini reddetmiştir. Hakimlik, bu gerekçenin, birinci tutuklama gerekçesi, yani aynı terör örgütüne üyelik ile bağdaşmadığı kanaatindedir.

 

20.  Başvurucu ve diğer şüpheli gazetecilere karşı kuvvetli şüphelerin varlığına ilişkin olarak, Sulh Ceza Hakimliği şunları belirtmiştir:

“Silahlı kuvvetlere sızan silahlı terör örgütü FETÖ/PDY mensupları tarafından 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbe girişiminin ardından, Fetullah Gülen’in oluşumunun silahlı bir terör örgütü olduğuna şüphe yoktur. Nitekim Fetullah Gülen örgütünün terör örgütü olduğu daha önce verilen mahkeme ve hakimlerin kararlarında beyan edilmiştir.

Silahlı terör örgütü FETÖ/PDY’nin faaliyet gösterdiği dönemde çok sayıda medya kuruluşuna sahip olduğu, şüphelilerin buralarda çalıştığı, yayımlanacak bilgileri hazırladığı, köşe yazılarını yazdığı, Bugün, Özgür Bugün, Özgür Düşünce, Zaman ve Millet gazeteleri, Eylem dergisi, Yeni Hayat gazetesi ve Samanyolu TV, Kanaltürk, Bugün TV ve Today TV televizyonlarının söz konusu terör örgütünün yayın organları olduğu bilinen bir gerçektir. Zaman gazetesi yazı işleri müdürü E.D.’nin silahlı terör örgütü ile bağlantılı suç şüphesiyle soruşturmaya konu olduğu ve hakimin yurtdışına çıkışını yasaklayan bir adli kontrol tedbiri ile şartlı tahliyesine hükmettiği de bilinmektedir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın mevcut sanıkları da kapsayan 2016/85057 sayılı soruşturma dosyasında yer alan diğer şüphelilerin ise aradan geçen süreye rağmen yakalanamadığı ve haklarında gözaltı ve tutuklama emri çıkarılmış olmasına rağmen halen serbest durumda oldukları anlaşılmaktadır.

Şüphelilerin savunmalarında yukarıda bahsi geçen gazete, dergi ve televizyon kanallarında gazeteci oldukları ve terör örgütüyle bağlantılı olmadıklarını belirttikleri kaydedilmiştir.

Şüphelilerin, – silahlı terör örgütü FETÖ/PDY’nin “medya” kolunu oluşturan – örgüte bağlı olan, silahlı terör örgütü tarafından işlenen suçlara – “17-25 Aralık” soruşturması adı altında kamuoyu tarafından bilinen suçlar- iştirak eden polis ve hakimler hakkında Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmak veya işleyişini engellemek amacıyla bilgi yayan, bu şekilde örgütün amaçlarına uygun propaganda faaliyetleri yürüten ve sosyal ağlarda bu yönde mesajlar yayınlayan söz konusu gazete, dergi ve TV kanallarında gazetecilik görev yaptıkları görülmektedir.

Fetullahçı terör örgütüne mensup hakim ve polislerin görevden alınmasının ve haklarında soruşturma açılmasının ardından örgütün basın organlarının ilgililere destek verdiği ve kamuoyunda olumlu bir imaj verdiği de görülmektedir.

Fetullahçı terör örgütünün 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile yasaklanan, en başından beri yayın organı olan veya yayın organı haline gelen gazete, dergi ve televizyon kanallarında çalışan ve köşe yazarları olan şüphelilerin, bu silahlı terör örgütüne mensup olduklarına dair kuvvetli şüphe bulunduğuna ilişkin somut delillerin var olduğu değerlendirilmektedir.

Silahlı terör örgütüne üye olmak için kanunda öngörülen cezanın [ağırlığı], şüphelilere isnat edilen suçun önemli ve ciddi olarak sınıflandırılan katalog suçlar arasında yer alması göz önüne alındığında tutuklamanın hukuki olduğuna karar verilmiştir.”

21. Tutukluluğu gerekçelendirmek için yerine getirilmesi gereken diğer koşullarla ilgili olarak, sulh ceza hakimi, özellikle isnat edilen suçun ciddiyetini (silahlı terör örgütü üyeliği) dikkate almıştır. Dolayısıyla, bu suçun, güçlü karinelerin olması durumunda, şüpheli kişinin tutuklanmasının haklı olduğu kabul edilen Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 100 § 3 maddesinde sayılanlar arasında, yani “katalog” olarak adlandırılan suçlar arasında yer aldığını kaydetmiştir. Özellikle şüphelilerin kaçma riskine, delillerin durumuna ve şüpheliler tarafından karartılma riskine ve ayrıca tutuklamaya alternatif tedbirlerin şüphelilerin ceza yargılamasına katılımını sağlamak için yetersiz olma ihtimaline atıfta bulunmuştur. Başvurucuyla ilgili olarak şunları belirtmiştir:

“İlk olarak şüpheli Nazlı Ilıcak’ın hakkında yakalama kararı olmasına rağmen Bodrum ilçesinde bulunmadığı ve bu nedenle arandığı, ikinci olarak, kaçmaya hazırlandığı, üçüncüsü, yakalama emrine konu olan dosyadaki diğer şüphelilerin de bulunamadığı, dördüncüsü, yukarıda adı geçen örgüte üye olan bazı gazeteci ve yazarların 15 Temmuz 2016’dan hemen önce veya sonra yurt dışına seyahat etmiş olmaları ve beşinci olarak, şüphelilerin ağır bir cezaya çarptırılma ihtimalleri dikkate alındığında şüphelilerin salıverilmeleri halinde kaçma riskinin bulunduğu değerlendirildi.

Soruşturma henüz tamamlanmadığından, soruşturma konusunun önemi ve söz konusu cezalar veya tedbirler dikkate alındığında, şüphelilerin delilleri yok etme veya gizleme veya tanıklar üzerinde baskı kurma riski hala mevcuttur; Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenen ölçülülük ilkesi kapsamında tutuklamaya alternatif olabilecek daha hafif bir koruyucu tedbirin yeterli olmayacağı ve izlenen amacı yerine getirmeyeceğini dikkate alınarak, haklarında açılan silahlı terör örgütü FETÖ/PDY’ye üyelik davasında şüphelilerin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100 ve devamı maddeleri uyarınca tutuklu yargılanmalarına ayrı ayrı karar verildi. “

c)     Uyuşmazlık konusu mesajların içeriği (tweetler)

22.  Başvurucunun sosyal medyada yayınladığı ve tutukluluğuna karar veren sulh ceza hakiminin delil olarak gösterdiği ve daha sonra bu tedbirin hukuka uygunluğuna karar vermesi istenen Anayasa Mahkemesi tarafından dikkate alınan tweetleri aşağıdaki gibidir.

23.  16 Temmuz 2016, 2:28’de atılan tweet:

“Yolsuzlukla mücadele operasyonu bir darbe girişimi değildi. Bu gece darbe girişimi yaşadık. Farkı gördünüz mü?”

24.  6 Temmuz 2016, 3:23’te atılan tweet:

“CNN’e göre darbe girişiminden bir askeri savcı ve 46 subay sorumlu. Ülkenin kafasını karıştırmak bu kadar kolay mı? Bir avuç asker bunu yapabilir mi?”

25. 16 Temmuz 2016, 3:39’da atılan tweet::

“TRT’yi kurtardıkları gibi CNN TÜRK’ü de kurtaracaklar, bu ne saçmalık?”

26. 16 Temmuz 2016, 5:14’te atılan tweet:

“Belki de Başbakan RTE somut deliller sunarak bu isimlerle cemaat arasındaki bağı ortaya çıkaracaktır?”

27. 16 Temmuz 2016, 5:29’da atılan tweet:

“30 Ağustos 2014’te tümgeneralliğe terfi eden Semih Terzi’nin Gülen’in emriyle darbe girişiminde bulunduğu bildiriliyor. Kanıt nerede? Cadı avı yetmedi mi?”

28. 16 Temmuz 2016, 20:03’te atılan tweet :

“Allah aşkına. 2. ve 3. orduların komutanları da Paralel ile işbirliği yapıyor mu? Cadı avınız için malzeme toplamaya çalıştığınız çok açık.”

29. 16 Temmuz 2016 20:04’te atılan tweet :

“Söylediğiniz her şeye inananlar olduğu için bu hikayeyi daha çok anlatacaksınız.”

30. 16 Temmuz 2016, 20:06’da atılan tweet:

“Anayasa Mahkemesi üyesi de FETÖ/PDY üyesi olacaktı, bu, itaat etmeyenleri ortadan kaldırmak için bir fırsat, kendisini atayan (Cumhurbaşkanı) Gül değil mi?”

31. 16 Temmuz 2016 20:07’de atılan tweet:

“Kovana bir çomak sokmuşlar. Hep yaraları kaşıyorsunuz.”

32. 16 Temmuz 2016 20:19’da atılan tweet:

“O halde bu nasıl FETÖ/PDY’nin başlattığı bir darbe olur? Bu iki kolordu komutanı da cemaat mensubu mu? Yoksa niyet başka bir şey mi?”

33. 16 Temmuz 2016 20:22’de atılan tweet:

“Akıllı olun ve burada neler olduğunu görün! Aslında, şimdi bir komplo kuruluyormuş gibi. Bu bir tasfiye fırsatı olur mu?”

34. 16 Temmuz 2016 20:24’te atılan tweet:

“Akıllı olun… Manipülasyona karşı tetikte olun. Kimsenin Türkiye’nin başına çorap örmesine izin vermeyin.”

35. 16 Temmuz 2016 20:29’da atılan tweet:

“Milletimiz demokrasiye gerçekten bağlı olsaydı, ülkede ‘İslamcı’ soslu faşizm bozuntusu bir rejimin yerleşmesine izin vermezdi.”

36. 16 Temmuz 2016 20:31’de atılan tweet :

“Darbe, halk sokağa döküldüğü için değil, komuta heyetinin darbecilere katılmayı reddettiği için engellendi. Halk bunu anlayınca sokağa çıktı.”

37. 16 Temmuz 2016 20:32’de atılan tweet:

“Darbeye karşı çıkan ve aynı zamanda RTE’ye destek verenler demokrasiyi savunmuş olmaz. AKP demokrasiyi değil otoriterliği temsil ediyor.”

38. 16 Temmuz 2016 20:34’te atılan tweet:

“Ne askeri darbe, ne sivil darbe! Hukuk devleti, basın özgürlüğü derseniz, demokrasiyi korumuş olacaksınız.”

39. 16 Temmuz 2016 20:37’de atılan tweet:

“AK Troller (AKP’nin sponsorluğunda olduğu söylenen internetteki anonim siyasi yorumcular) küfür ve hakaretle gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye çalışması her darbe karşıtı duruşun mutlaka demokrasi olmadığını anlamaya yeter.”

40. 17 Temmuz 2016 00:17’de atılan tweet :

(Darbe girişimi sonrası iki bin yedi yüz kırk beş hakim ve savcının tutuklama kararına ilişkin Karşıgazete.com.tr bağlantısı içeren tweet) “Bu aynı zamanda bir sivil darbedir. Aradaki fark, askeri darbenin sadece bir girişim olmasıdır.”

41. 17 Temmuz 2016 12:54’te atılan tweet :

“Demokrasi, halkı askerle karşı karşıya getirerek, askerleri linç ederek savunulamaz. Her halükarda darbeyi önleyen komutanlar olmuştur.”

42. 17 Temmuz 2016 13: 17’de atılan tweet:

“Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, bu linç hakkında bir şey söylemeyecek misiniz?”

43. 17 Temmuz 2016 15:57’de atılan tweet :

“Bu günler geçecek. Özgürlük için savaşanlar taç giyecek, utanç verici suçlar işleyip zamana hizmet edenler utançlarını yaşayacaklar.”

d)    Tutuklama tedbirine karşı itiraz

44. 4 Ağustos 2016 tarihinde başvurucu, aleyhine verilen tutuklama kararına itiraz etmiştir. İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimi 12 Ağustos 2016 tarihli kararıyla, itiraz edilen kararda usule ve esasa aykırı herhangi bir husus bulunmadığı gerekçesiyle yapılan itirazı reddetmiştir.

e)     Savcılığın başlattığı ek soruşturma

45. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun Can Erzincan’da 14 Temmuz 2016’da yayınlanan “Özgür Düşünce” programında yaptığı yorumlar hakkında soruşturma başlatmıştır. 9 Eylül 2016’da İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne başvurucuyu ifade vermesi için getirmesini emretmiştir. Kararının gerekçeleri şu şekildedir:

“YouTube üzerinden yayın yapan Can Erzincan TV’de , 14 Temmuz 2016’da, yani ülkemizde bazı FETÖ/PDY’lilerin başlattığı darbe girişiminden bir gün önce Ahmet Altan’ın katılımıyla hazırlanan ve sunulan ‘Özgür Düşünce’ adlı programda, [başvurucu] ve Mehmet Altan, darbe çağrısı yapan subliminal mesajlar içeren, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve başkanını tehdit eden açıklamalar yapmış ve darbenin gerçekleşeceğini ilan etmiştir; ilgililerin söz konusu terör örgütü ile ahlaki ve eylemsel bir anlaşma yapmasalardı bu darbe girişiminden haberdar olamayacakları ve bir gün önce kamuoyu algısını şekillendirecek şekilde ilan edemeyecekleri kaydedilmiştir. Darbe girişimini desteklemek veya seçilmiş bir hükümeti tehdit etmek hiçbir demokratik sistemde basın ve ifade özgürlüğünün kapsamına giremez dolayısıyla isnat edilen suçu darbenin arkasında terör örgütünün askerleriyle birlikte işlemişlerdir.”

  46. 4 Ekim 2016 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, başvurucunun aleyhindeki yeni suçlamalara ilişkin ifadesini almıştır. Başvurucu kendisini şu şekilde ifade etmiştir:

“(…) Bana yönelttiğiniz suçlamayı anlıyorum. FETÖ/PDY’ye üye olma şüphesiyle gözaltına alındığım zaman Cumhuriyet Başsavcılığınızın 2016/85057 sayılı belgesinde sunduğum savunmayı yineliyorum. Bugün TV’ye kayyum atanmasının ardından ihraç edildiğimden beri yaklaşık bir yıldır Can Erzincan TV’de çalışıyorum. Can Erzincan kanalının sahibi R.A.’nın FETÖ/PDY örgütüyle bağlantısı olmadığını biliyorum. Bu kanalın FETÖ/PDY ile bağlantısı olmadığını biliyorum. T.T.’nin tavsiyesi üzerine bu kanal tarafından işe alındım. Orada programlar sunmaya başladım. T.T.’ye kanalın sahibinin kim olduğunu sorduğumda, MHP’ye yakın birinin o parti adı altında milletvekili adayı olduğunu söyledi. Bu bilgileri teyit ettim ve çalışmaya başladım. Bir süre sonra Mehmet Altan (M.H.A.) söz konusu televizyon kanalında çalışmaya başladı. Birlikte bir program sunuyorduk. M.B.’yi biliyorum. gazeteci olarak. Onunla başka bir ilişkim yok. Programı sunduğumuzda hapisteydi. 14 Temmuz 2016 tarihinde M.H.A. ile birlikte sunduğumuz ve Ahmet Altan’ın (A.H.A.) konuk olarak katıldığı programda darbe girişimini meşrulaştıran herhangi bir açıklama yapmadım. Onların açıklamalarına tepki verecek durumda değilim. Açıklamalarını şahsi fikrimin ifadesi olarak gördüğüm için müdahale etmedim. Ayrıca program sırasında tüm açıklamalarını duymamış olabilirim. Onların görüşleri beni ilgilendirmez. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden bir süre önce ülkede darbe söylentileri dolaşıyordu. Genelkurmay Başkanı H.A.’nın Mayıs 2016’da bunları yalanlamak için yaptığı açıklamaları hatırlıyorum. Silahlı kuvvetleri emir komuta zinciriyle kontrol ettiğini ve böyle bir darbe girişiminin olmayacağını söyledi (…)

(…)Taraf gazetesinde yayımlanan ve kamuoyunda “Oda TV soruşturması” olarak bilinen soruşturmada yapılan “Gazetecilik yaptıkları için tutuklanmadılar” başlıklı habere ilişkin olarak, aslında eski savcı Z.Ö.’nün ifadesi, gazetenin Z.Ö.’nün açıklamalarını ön sayfada yayınladığını ve kendi fikrini açıklamadığını burada belirtmek isterim. 28 Şubat sürecinde Hürriyet gazetesinin manşetleri de aynı şekilde bence. Bir gazetecinin gazete manşetlerinden dolayı yargılanmasını adil bulmuyorum.

(…)A.K.’yi Zaman gazetesinin eski editörü olarak tanıyorum. Aynı işte çalıştığımız için onu bir veya iki kez görmüş olabilirim. Onunla hiçbir ilişkim yok. A.H.A. veya M.B. ile herhangi bir bağlantısı veya ilişkisi olup olmadığını da bilmiyorum. A.K.’nin o dönem Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olan A.H.A.’dan gazete manşetlerinde yer almasını istediği iddiaları ya da o dönemde yürütülen soruşturmalarla ilgili bir bilgim yok.

(…) FETÖ/PDY örgütünün nihai amacını 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra anladım. O tarihten önce [FETÖ/PDY örgütünün] suç faaliyetlerine karıştığını düşünmüyordum. Bunu bilseydim, özellikle 17-25 Aralık döneminde yaptıklarını savunmazdım. O zaman, 17-25 Aralık soruşturmalarının cemaatin düzenlediği operasyonlar olduğu iddiaları henüz kanıtlanmamıştı. Bu nedenle onları yolsuzluk soruşturmaları olarak değerlendirdim. Ayrıca 14 Temmuz 2016’da darbe çağrısı yaptığım ve kamuoyunda darbe girişimini haklı çıkardığım izlenimi uyandıran açıklamalar yaptığım yaptığım iddialarını reddediyorum. Benim işim televizyon programları sunmak. Can Erzincan TV’de çalıştığım dönemde birçok bürokrat ve politikacıyla programım da vardı. Çeşitli görüşler dile getirildi. Ayrıca yaptığım programın FETÖ/PDY ile herhangi bir bağlantısı nedeniyle yaptırım uygulanmadığını da belirtmek isterim. Hakkımdaki suçlamaları reddediyorum (…)”

  1. Tutuklamanın uzatılması

a)     Sulh ceza hakimleri tarafından

47. 25 Ağustos 2016’da başvurucu, şartlı tahliye için yeniden inceleme talebinde bulunmuştur. Talebi hakkında da bir duruşma yapılmasını talep etmiştir.

48. 26 Eylül 2016 tarihli kararla, davaya ilişkin karar veren İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimi, başvurucu ve FETÖ/PDY’ye yakın olduğu değerlendirilen medya kuruluşlarında çalışan diğer şüpheliler tarafından yapılan yeniden inceleme ve tahliye talebini aşağıdaki gerekçelerle reddetmiştir:

“(…) ilgililere karşı ileri sürülen suçun, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100/3’üncü maddesinde sayılan ve tutuklama nedeninin varlığına ilişkin karine bulunan suçlardan olması; soruşturma sırasında toplanan tüm deliller, şüphelilerin ifadeleri ve savunmaları, olaylara ve şüphelilerin tutuklanmasına ilişkin emniyet güçlerince hazırlanan raporların içeriği, ve tüm soruşturma dosyasının kapsamı olaya karışanlardan bazılarının silahlı terör örgütü FETÖ/PDY üyesi olarak medyada propaganda yaptığını ve bazılarının bu abilik, ablalık teşkilatında görev almış olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca, kamuoyunun dikkatine sunulan birçok soruşturma veya kamu davası, FETÖ/PDY adlı silahlı terör örgütünün Temmuz 2016’da kanlı bir darbe girişimi gerçekleştirdiğini, bu örgütün militanlarını devletin her kademesinde bulunan kadrolara yerleştirdiğini, bu konuda çok sayıda soruşturmanın devam ettiğini, bu örgütün tüm faaliyet alanlarının ve tüm üyelerinin henüz belirlenmemiş olduğunu, örgütün Türkiye Cumhuriyeti ve hükümeti için tehdit ve tehlike oluşturmaya devam ettiğini göstermektedir. Sonuç olarak, şüphelilerin işledikleri fiiller ve bağlantıları göz önüne alındığında, FETÖ/PDY örgütü üyeliğine ilişkin kuvvetli şüphe ve delil mevcuttur. Şüphelilerin şartlı tahliyesine imkan sağlayacak, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesinde öngörülen adli kontrol tedbirlerinin uygulanması işlenen suçun tüm unsurlarının ortaya konulması suretiyle aydınlatılmasına ve şüphelilere iddia edilen olaylarla ilgili olarak yöneltilebilecek kamu davasının barışçıl bir şekilde sonuçlanmasına yönelik soruşturmanın usulüne uygun yürütülmesine zarar verecektir; anılan maddede sayılan önleyici tedbirlerinin hiçbiri bu sakıncaları ve bunlardan kaynaklanabilecek olumsuz sonuçları ortadan kaldıramayacaktır; yukarıda belirtilen sebepler ışığında, şüphelilere hesaba katarak soruşturma kapsamında isnat edilen suçun ciddiyeti ve önemi, şüphelilerin isnat edilen suçu işlediklerinin tespit edilmesi halinde uygulanacak ceza ve/veya uygulanması gereken güvenlik tedbirleri dikkate alındığında uygulanan tutuklama tedbirinin orantılı olduğu; tutuklama gerekçeleri geçerliliğini yitirmemiş olduğu (…)”

 

49. 12 Ekim 2016’da başvurucu bu karara karşı itiraz etmiştir. İstanbul 6. Sulh Ceza Hâkimliği, 20 Ekim 2016 tarihli kararıyla, dava dosyasında tutukluluk tedbirinin kaldırılmasını gerektirecek yeni bir unsur bulunmadığı, İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararının usule ve esasa uygun olduğu gerekçesiyle başvurucunun itirazını sonuç olarak reddetmiştir.

50. Başvurucu, farklı tarihlerde, şartlı tahliyesini talep eden birkaç itirazda daha bulunmuştur. Bunlar, 28 Eylül, 26 Ekim, 24 Kasım, 8 ve 29 Aralık 2016 ve 7 Şubat, 6 Mart ve 6 Nisan 2017 tarihlerinde diğerlerinin yanı sıra – yukarıda belirtilen 26 Eylül 2016 tarihli kararda belirtilen gerekçelerle ve başvurucuyla ilgili tutukluluk tedbirinin kaldırılmasını gerektirecek şekilde başvurucunun lehine yeni unsurların bulunmadığı gerekçesiyle yetkili sulh ceza hakimlikleri tarafından her seferinde reddedilmiştir.

b)    İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından

51. İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi, savcılığın 11 Nisan 2017’de sunduğu iddianameyi 3 Mayıs 2017’de kabul etmiştir. Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. ve devamı maddelerine dayanarak başvurucu ve diğer sanıklarının tahliye taleplerini reddetmiş ve tutukluluk hallerinin devamına hükmetmiştir. Başvurucunun tutukluluğunun devam etmesi kararını şu şekilde gerekçelendirmiştir:

“(…) isnat edilen suçun vasıf ve mahiyeti; delillerin mevcut durumu; arama raporları ve ekleri ve diğer kanıtlar; kuvvetli şüphenin varlığını gösteren somut delillerin varlığı; sanığa karşı isnat edilen fiillerin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100/3-a § 11 maddesinde düzenlenen ve tutuklama sebebinin varlığı kabul edilebilecek suçlar kapsamına girmesi; sanığa isnat edilen ve kaçma riski oluşturan suçlar için kanunun öngördüğü asgari ve azami cezalar; sanığın maruz kaldığı ceza veya güvenlik tedbiri ile Anayasa’nın 13. maddesinin gereklerine uygun tutuklama tedbiri arasındaki orantılılık ilişkisi; sanıklar üzerinde yeterli ve etkili kontrolün tutukluluk dışında hiçbir adli kontrolle sağlanamayacağı düşüncesi (…)”

52. Daha sonra, davaya bakan 27. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun tutukluluğunu otuz günlük aralıklarla gözden geçirmiştir. İlgili sulh ceza hakimleri, 3 Mayıs 2017 tarihli kararda belirtilen ve yukarıda belirtilen gerekçelerle başvurucu tarafından yapılan şartlı tahliye taleplerini reddetmiştir.

  1. ANAYASA MAHKEMESİ’NE BİREYSEL BAŞVURU

53. Bu sırada, 14 Kasım 2016’da başvurucu Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu, diğerlerinin yanı sıra, özgürlük ve güvenlik hakkının, ifade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur. Tutuklama emrinin somut delil yokken verildiğini ve tutuklanmasının yalnızca gazete köşe yazıları ve sosyal medya paylaşımlarına (Twitter) dayandırıldığını, bu durumun ifade özgürlüğüne aykırı olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur. Ayrıca, tutukluluğun Anayasa’da belirtilenler dışında siyasi gerekçelerle uygulandığını ve tutukluluğun amacının, Hükümet’in politikalarını ve devlet başkanının ülkeyi idaresini eleştirdiği için kendisini cezalandırmak olduğunu iddia etmiştir.

54. 3 Mayıs 2017 tarihli kararla Anayasa Mahkemesi, başvurucunun tutukluluk süresinin uzunluğuna ilişkin şikayetini, tazminat yolunun tüketilmemesi nedeniyle; tutuklanmasının hukuka uygunluğuna karar veren sulh ceza hakimlerinin tarafsız ve bağımsız olmadıkları iddiasına dayanan şikayetleriyle tutukluluğuna dayanak oluşturan dava dosyasına erişimin kısıtlandığı iddiası ve tutukluluğunun hukuka uygunluğuna ilişkin başvuruları değerlendirilirken duruşma yapılmaması şikayetlerini açıkça dayanaktan yoksunluk nedeniyle kabul edilemez bulmuştur. İlgili şikayetleri kabul edilebilir ilan ettikten sonra oybirliğiyle, başvurucu tarafından ileri sürülen Anayasa hükümlerinin ihlal edilmediği yani 19. (kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı), 26 (ifade özgürlüğü) ve 28 (basın özgürlüğü) maddelerinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.

55. Anayasa Mahkemesi, başvurucunun tutukluluğunun hukuka uygunluğunu incelerken, FETÖ/PDY örgütünün medya kolunun yapısal örgütlenmesine yönelik ceza soruşturması kapsamında, başvurucunun terör örgütü üyeliği ile suçlandığını ve bu nedenle 5271 sayılı Kanun’un 100. maddesi uyarınca tutuklandığını gözlemlemiştir. Başvurucunun tutukluluğunun yasal bir dayanağı olduğu sonucuna varmıştır.

56. Başvurucunun kendisine isnat edilen suçları işlediğine dair kuvvetli bir şüphenin olup olmadığını belirlemek için Anayasa Mahkemesi ilk olarak 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de bir askeri darbe girişimi olduğunu, kamu makamlarının ve yargı makamlarının olgusal unsurları dikkate alarak FETÖ/PDY örgütünün bu girişimin arkasında olduğuna dair herhangi bir şüphesinin kalmadığını, FETÖ/PDY üyeleri hakkında savcılık tarafından çok sayıda ceza soruşturması açıldığını hatırlatmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının FETÖ/PDY’nin medya kolu hakkında başvurucu da dahil olmak üzere 17 gazeteci, yazar ve akademisyen hakkında soruşturma açtığını kaydetmiştir.

57. Anayasa Mahkemesi, 22 Eylül 2016 tarihli tutukluluk kararında sulh ceza hakiminin, başvurucunun 15 Temmuz 2016 darbesi girişimin arkasındaki örgüt olan FETÖ/PDY’ye ait basında (gazete, dergi ve televizyon kanallarında) yazılar yazdığını veya konuşmalar yaptığını ve sosyal medyada da bu örgütün amaçları doğrultusunda mesajlar paylaştığını dikkate aldığını hatırlatmıştır.

58. Başvurucunun darbe girişimi ve önleme operasyonlarının sürdüğü 16 Temmuz 2016’da, bu örgüte üye olduklarından şüphelenilen 2.745 yargı mensubunun gözaltına alındığı 17 Temmuz 2016’da (bakınız yukarıda 22.-43. paragraflar) sosyal medyada yayınladığı tüm mesajları kararında yeniden inceledikten sonra Anayasa Mahkemesi, soruşturma makamlarına göre başvurucunun bu mesajları 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin arkasındaki FETÖ/PDY örgütünün amaçlarına uygun olarak gönderdiğini kaydetmiştir. Başvurucuya yönelik soruşturmaya esas alınan bu sözlerin, darbe girişiminin başlatıldığı ve yetkililerce engellenmeye çalışıldığı süreçte beyan edildiği kanaatindedir. Anayasa Mahkemesi’ne göre başvurucu, darbe girişiminin arkasında FETÖ/PDY örgütünün olduğuna dair hiçbir şüphe kalmadığında bu mesajları yayınlamıştır. Soruşturmadan sorumlu olan ve başvurucunun tutuklanmasını emreden yetkililerin bir yandan mesajlarının yayınlandığı dönemde benimsediği duruşu, diğer yandan yayınlamış olduğu mesajların içerik ve bağlamını dikkate aldıklarını gözlemleyerek Anayasa Mahkemesi, bu makamların söz konusu mesajları başvurucunun FETÖ/PDY örgütüyle bağlantılı bir suç işlediğine dair güçlü bir işaret olarak görmelerinin keyfi veya temelsiz olmadığı sonucuna varmıştır.

59. Bu şüpheler temelinde, Anayasa Mahkemesi, kendisine isnat edilen suçlar için kanunda öngörülen cezanın ağırlığı dikkate alındığında, başvurucunun kaçma riskinin bulunduğun, tüm delillerin yakalandığı sırada toplanmadığını ve tutuklama dışındaki koruyucu tedbirlerin yetersiz kalacağını belirtmiştir.

60. Başvurucuya yönelik kuvvetli şüphe bulunduğu ve tutukluluğunun orantılı bir tedbir olduğu yönündeki bu bulgu ışığında Anayasa Mahkemesi, başvurucunun yalnızca ifade ve basın özgürlüğü kapsamına giren eylemler nedeniyle tutuklu bulunduğu yönündeki iddiasına ilişkin olarak farklı bir sonuca varmak için bir neden bulunmadığını değerlendirmiş ve bu şikayeti de reddetmiştir.

  1. ŞİKAYET EDİLEN SUÇLAMALARIN ESASINA İLİŞKİN İŞLEMLER
    1. 11 Nisan 2017 tarihli iddianame

61. Bu sırada 11 Nisan 2017’de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurucunun da aralarında bulunduğu 17 kişi hakkındaki iddianameyi sunmuştur. Başvurucu, Ceza Kanunu’nun 220 § 6 maddesiyle bağlantılı olarak 309, 311 ve 312. maddelerine dayanılarak, bir yandan anayasal düzeni, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve hükümeti zor ve şiddet kullanarak devirmek veya söz konusu organların görevlerini yapmalarını engellemek, diğer yandan terör örgütü üyesi olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işlemekle suçlanmıştır. Başsavcılık, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nden başvurucunun üç kez ağırlaştırılmış müebbet ve 15 yıl hapis cezasına çarptırması talebinde bulunmuştur.

62. Savcı iddianamesine FETÖ/PDY terör örgütünün yapısı ve yasa dışı faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi vererek başlamıştır. Kamuoyunda 17-25 Aralık davası, MİT tırları davası, Selam-Tevhid-Kudüs ordusu komplo davası, Tahşiye davası, Kozmik Oda davası ve Balyoz davası olarak bilinen davalarda yürütülen adli soruşturmalara atıfta bulunularak örgütün yargıda ve kollukta yer alan üyelerini hükümeti devirme eylemlerinde kendi amaçları için nasıl kullandığını anlatmıştır. Özellikle Zaman, Today’s Zaman, Taraf, Bugün gazeteleri ile FETÖ/PDY’nin medya yapısını oluşturduğunu söylediği Samanyolu TV ve Can Erzincan TV gibi medyadaki bazı kişileri işaret etmiştir.

63. Başvurucuya ilişkin olarak, Cumhuriyet savcısı başvurucunun birçok kez yasadışı örgütün amaçları doğrultusunda hareket ettiğini ve yaptığı konuşmalarla askeri darbeye zemin hazırlayarak önceden bilgi sahibi olduğu başarısız darbe girişimine katıldığını iddia etmiştir.

64. Savcı iddianamesinde, Mehmet Altan (akademisyen, gazeteci) ve Ahmet Altan’ın (yazar, gazeteci) katıldığı, darbe girişiminden bir gün önce Can Erzincan TV’de yayınlanan televizyon programında başvurucunun yaptığı açıklamalara atıfta bulunmuştur. Program sırasında başvurucunun darbe girişimini meşrulaştırmaya çalıştığını, Cumhurbaşkanı ve iktidardaki hükümet hakkında tehditkar açıklamalar yaptığını ve darbenin gerçekleşeceğini belirttiğini ileri sürmüştür. Başvurucunun söz konusu programdaki ifadesinin ilgili kısmı şu şekildedir:

“[…] [Erdoğan’ın yaptığı] eski Peru Devlet Başkanı Fujimori’nin yaptığı türden bir darbe, bir “saray darbesi”. Yani fiili bir durum. Bu fiili durumun hesabı sorulacak. Sadece yolsuzluk değil, Anayasa’nın aleni ihlalleri de var. Bir gün hesap sorulacak. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir devlet olarak kalacağını varsayıyoruz. Bunu sen söyledin, o [Sayın Erdoğan] hem devleti hem de kendini yok etmeye çalışıyor. Devlet bunca yıldır devlettir, böyle bir gelenek ortadan kaldırılamayacağı için her zaman olduğu gibi er ya da geç hesap sorulacaktır. Ne yazık ki Tayyip Erdoğan çok iyi niyetlerle kendini ortaya koymuştu ama hep olumsuz davranışlarıyla anılacak. Örneğin Demokrat Parti döneminden bahsettiğimizde, (…) o dönemde üç gazeteci tutuklandı. Menderes, halk tarafından sevilen bir adam olmasına rağmen, Menderes’ten bahsettiğimizde bu soruşturma komisyonu konusuna geri dönüyoruz. Buyrun…”

65. Savcılık, başvurucunun Twitter hesabından, savcılığa göre, kamuoyunda FETÖ/PDY’nin olumlu imajını oluşturmak için organize ve sistemli bir şekilde çalışan fuatavni, simge ekici, son vesayet ve kaç saat oldu gibi kullanıcıların paylaşımlarını defalarca paylaştığını ve böylece kamuoyunda Türkiye Cumhuriyeti’nin terör örgütü DAEŞ’i desteklediği ve ülkenin baskıcı ve diktatörce bir yönetime sahip olduğu izlenimi yaratarak darbe girişimine zemin hazırlamayı üstlendiğini iddia etmiştir. Başvurucunun aşağıdaki tweetlerini alıntılamıştır:

– 07 Temmuz 2016’da FETÖ üyesi olduğu iddia edilen T.T. hakkında yayınlanan tweet: “T.T’nin tek suçu güçlüye boyun eğmemek ve kalemini satmamaktır”;

– Balyoz davasında FETÖ üyesi olduğu iddia edilen hakimlerin yürüttüğü soruşturma faaliyetleri, daha sonra yetkililerce komplo olarak nitelendirilen faaliyetler hakkında 13 Temmuz 2016’da yayınlanan tweet: “Zaten topraktan çıkanlar (roketatar topları) ve Gölcük’te ele geçirilen belgeler daha sonra indirilecekti!” Diyelim ki borulardı geçelim!”;

– 13 Temmuz 2016’da atılan tweet: “Batı dünyası Ergenekon davasına inandı. Şimdi de FETÖ’ye gülüyor. Askeri vesayetin kaldırılmasını Ergenekon’a (davasına) borçluyuz”;

– 13 Temmuz 2016’da yayınlanan tweet: “Darbe soruşturmalarında (Ergenekon ve Balyoz) olumsuz bir cemaat imajı oluşturan ve dehşet verici bir imaj üretenler ‘17 Aralık’tan sonra AKP’nin gölgesinde hasat yapıyor”;

– 13 Temmuz 2016’da atılan tweet: “Cemaati terör örgütü zanneden tek bir devlet yok, AB bile bu saçmalığı şiddetle reddetti”;

– 13 Temmuz 2016’da yayınlanan tweet: Yetkililer tarafından FETÖ örgütünün medyalarından biri olarak görülen Can Erzincan TV kanalına atıfta bulunarak: “Susmuyoruz. Uydunuzu Hotbird’e ayarlayarak Can Erzincan’ı terk etmediğinizi gösterin”;

– Başvurucunun programına davet ettiği Ahmet Altan’ın yaptığı açıklamalara atıfta bulunduğu 14 Temmuz 2016’da yayınlanan tweet, iddia makamına göre darbe girişimine zemin hazırlamaya ve meşrulaştırmaya yönelik ifadeler : “AA dinliyorum, gözlerim kapalı!”;

– 16 Temmuz 2016’da yayınlanan Tweet: “Yolsuzlukla Mücadele Operasyonu [Aralık 17-25, 2013] bir darbe girişimi değildi. Bu gece darbe girişimi yaşadık. Farkı gördünüz mü?”;

– 16 Temmuz 2016’da yayınlanan tweet: “Meclis’e bomba atıldı. Hep gücü ya da kardeşliği suçluyorsun. Ancak bu, ordu içinde bir isyandır. Bastırılacak, ancak hasar çok büyük.”

66. Cumhuriyet savcısı, başvurucunun söz konusu mesajları FETÖ/PDY örgütünü darbe girişiminden aklamak amacıyla yayınladığını ileri sürmüştür. Başvurucunun, söz konusu örgütün başının darbe girişimini kınayan mesajını aynı amaçla paylaştığını ileri sürmüştür. Terör örgütü mensuplarının Devlet kurumlarından ihraç edilmesini ve yargılanmalarını cadı avı olarak nitelendirdiğini iddia etmiştir. “Milletimiz demokrasiye gerçekten bağlı olsaydı, ülkede ‘İslamcı’ soslu faşizm bozuntusu bir rejimin yerleşmesine izin vermezdi.” tweetiyle darbe girişimine karşı çıkanları ve canları pahasına sokağa çıkanları aşağıladığını ifade etmiştir. Ayrıca başvurucunun terör örgütü için çok sayıda başka propaganda mesajı yayınladığını iddia etmiştir.

67. Savcı ayrıca başvurucuyu, kamuoyunda Ergenekon davası ve 17/25 Aralık davası olarak bilinen soruşturmalara aktif olarak katılan FETÖ/PDY üyesi olduğu iddia edilen eski savcı Z.Ö. ile kartopu savaşı yaptığı bir fotoğrafın eşlik ettiği 23 Şubat 2015 tarihli mesajı nedeniyle suçlamıştır. “Sürekli Öz’e taş atıyorlar. Kartopu atayım dedim” mesajıyla- başvurucunun FETÖ/PDY örgütünün bu üyesinin eylemlerini meşrulaştırmaya çalıştığını ifade etmiştir.

68. Cumhuriyet savcısı, başvurucunun 2012 yılında yayınladığı “Her Taşın Altında The Cemaat mi var?” adlı kitabında FETÖ/PDY örgütünün eylemleri hakkında kasten yanlış bilgi verdiğini de iddialarına eklemiştir. Ayrıca, başvurucunun kendisine göre FETÖ/PDY örgütüyle bağlantıları ile tanınan bir medya kuruluşundan para aldığı on beş banka işlemine atıfta bulunmuştur.

69.  İddialarını desteklemek için, iddia makamı, başvurucunun evinde el konulan bir not defterinden aldığı ve aşağıdaki şekilde olan el yazısı notlara da atıfta bulunmuştur:

– sayfa 29: “Y.S., Y.T., Gazetecilerin Korunmasına Dair Kanun. B., A., Y., Ç., Sınır tanımayan gazeteciler, uluslararası yazarlar, gazeteciler tutuklandı” (belirtilen isimler FETÖ/PDY örgütü üyesi olmakla yargılanan gazeteci ve emniyet müdürlerine karşılık gelmektedir);

– sayfa 9: “Can Erzincan RTÜK elektrik kesintisi, R.T.E. Gezi Parkı’na topçu tarzı kışlalar yapılacağını söyleyen R.T.E. = tehlikeli kişi, hukuk aşınmış, demokrasi tehdit edilmiş, her şey 17-25 Aralık tarihleri arasında dört bakan ve Erdoğan’ın oğlunun karıştığı yolsuzluk davasıyla başladı” (bu notların örgütün faaliyetlerini övmek için alındığı farz edilmiştir) );

– sayfa 25 ve 26: “Somut gerçeklere dayalı kuvvetli şüphe, AG, 22 Ekim 2015’te IŞİD üniformasıyla Gaziantep’te tutuklandı, yedi yıl hapis cezasına çarptırıldı, 10 Ekim 2015’te istasyon önü saldırı Allah’ım medrese-yusufiye’ye özgürlük [inançlarından dolayı hapsedilen ve cezaevini okul olarak kullananlar; savcıya göre bu ifade örgüt içinde de kullanılmış], yakınlarını bir an önce kavuşsunlar”;

 sayfa 26: “Avrupa Özgürlükler Hakimleri başkanlığına aday, MİT’in tır tedarikçisi, A.T., Ö.Ş., S.B., A.K., M.Ö., M.B., 40 kişi serbest bırakıldı (…) vb.”

70. Savcılık, FETÖ/PDY’nin üst düzey yetkililerinden olduktan sonra ayrıldığı iddia edilen N.V.’nin 24 Ekim 2016’da alınan ifadesine de atıfta bulunarak, örgüte yakın medyada en etkili kişinin A.K. olduğunu, Fetullah Gülen ile medya arasındaki ilişkileri sağladığını ve başvurucu da dahil olmak üzere bazı medya mensuplarının kendisiyle sık sık konuştuğunu belirttiğini iddia etmiştir.

71. Cumhuriyet savcısı, kendi kanaatine göre, başvurucunun, FETÖ/PDY örgütünün kıdemli üyeleri olduklarından şüphelenildikleri gerekçesiyle daha sonra soruşturma açılan bazı medya şahsiyetleri ile temas halinde olduğunu telefon kayıtlarına da atıfta bulunmuştur.

72. Savcı son olarak, başvurucunun FETÖ/PDY’nin yayın organı Bugün gazetesinde köşe yazarlığı yaptığını ve gazetenin ana şirketinin yönetimine söz konusu örgüte yönelik soruşturmalar kapsamında bir kayyum atanmasının ardından, Özgür Bugün ve www.ozgurdusunce.com’da yazılar yayınlamaya devam ettiğini belirtmiştir.

  1. Başvurucunun savunması

73. Başvurucu, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde iddia makamının ileri sürdüğü suçlamalara karşı savunmasını sunmuştur. Esas olarak gazetecilik faaliyetlerinden dolayı yargılandığını iddia etmiş ve aleyhindeki suçlamaları reddetmiştir. Terör örgütü FETÖ/PDY ile hiçbir bağlantısının olmadığını ve hayatı boyunca darbelere karşı savaşan bir gazeteci olduğunu iddia etmiştir. Hükümetin bazı mensuplarını hedef alan yolsuzluk iddialarıyla ilgili 17-25 Aralık 2013 tarihleri ​​arasında yayımladığı yazılara ilişkin olarak, (Hükümet yanlısı) Sabah gazetesinden 17-25 Aralık soruşturmalarında çıkan belgelere açıklık getirilmesini istediği bir yazı yazdığı için ayrılmak zorunda kaldığını ifade etmiştir. Hükümetin bir muhalifi olarak görüldüğüne inanmaktadır. Gazetecilerin zahiri gerçeğe dayanarak yazılar yazdığını, o sırada gözlemlerinin meyvelerini yazılarında aktardığını ve bunun büyük ölçüde o zamanki muhalif siyasi partilerinin liderlerinin açıklamalarına tekabül ettiğini ifade etmiştir. Yazılarında kaos yaratacak, darbeye zemin hazırlayacak hiçbir şey olmadığını da sözlerine eklemiştir.

74. Can Erzincan TV’de Ahmet Hüsrev Altan ve Mehmet Hasan Altan ile yaptığı programla ilgili olarak başvurucu, söz konusu kanalın o tarihte yasal ve meşru olduğunu, sahibinin yasa dışı örgüt üyeliğinden ceza soruşturmasına tabi tutulmadığını ve bunun FETÖ/PDY’ye ait bir televizyon olduğunu bilmediğini ileri sürmüştür. Mehmet Altan, Ahmet Altan ve kendisinin katıldığı programda çok az şey söylediğini ve yorumlarının hiçbirinin olası bir darbeyi ima etmediğini hatırlatmıştır. O dönemde bazı medya mensupları hakkında cezai takibat başlatıldığını ve bunu eleştirdiğini, hukukun üstünlüğü ve basın özgürlüğünü vurguladığını açıklamıştır. İktidardaki politikacıların da yargı denetimine tabi olması ve adalete hesap vermesi gerektiği fikrini savunduğunu ve bu bağlamda Başkan Fujimori örneğini verdiğini de sözlerine eklemiştir Ayrıca konuklarından Ahmet Altan’ın Balyoz davalarından birinde (Balyoz davasında eski sanıklara hakaretten) suçlandığını, programa konuk olarak katıldığını ve ona bu sıcak konuyu sorduğunu belirtmiştir.

75. Başvurucu, darbe gecesi yayınladığı tweet’lere ilişkin olarak, iddianamede darbeye karşı yayınladığı mesajlardan hiçbirinin yer almadığını ileri sürmüştür. O gece daha önceki deneyimlerine dayanarak yaşananların darbe olamayacağını, isyan olduğunu üstelik Twitter’da karşıt görüşlerin dolaştığını, kimisi darbe olduğunu iddia eden kimisi ise tam tersini savunarak, milletin birliğini vurgularken herkesin birbirini suçladığını söylediğini de belirtmiştir. İlginç bulduğu tüm tweetleri paylaştığını, ancak paylaşımlarında bulunanların görüşlerine katıldığının anlaşılmaması gerektiğini de sözlerine eklemiştir.

76. İddia makamı tanığı ve itirafçı N.V. tarafından beyan edilen telefon görüşmeleriyle ilgili olarak başvurucu, A.K. ile hiç tanışmadığını ama belki de onu bir veya iki toplantıda selamlamış olabileceğini, bahsi geçen diğer kişilerden ikisinin, 2006-2015 yılları arasında en fazla beş defa görüştüğünü, yasal olarak kurulan bir medya şirketinin yöneticisi olduğunu ve N.V.’nin bahsettiği diğer kişinin kendi avukatı olduğunu belirtmiştir. Bu kişilerle yaptığı telefon görüşmelerinde cezai sorumluluk doğuracak hiçbir şey olmadığını, söz konusu paylaşımların tamamının gazetecilik mesleğinin bir parçası olduğunu ve görüşmelerinin içeriklerinin ifşa edilmediğini savunmuştur.

77. Başta eski savcı Z.Ö. olmak üzere FETÖ/PDY yargı yapısındaki kişilerle olan fotoğraflar ve görüşmelere ilişkin olarak başvurucu kendisiyle görüşmesini yaptığı sırada, söz konusu kişi terör örgütüne üye olmakla suçlanmadığını ve yalnızca savcılık görevinden uzaklaştırıldığını beyan etmiştir. Bu röportajda Z.Ö.’yü aklamaya çalışmadığını, hatta yolsuz kovuşturma yapmakla suçlandığı için Z.Ö.’nün soruşturulması gerektiğini söylediği bir makale yazdığını ileri sürmüştür. Röportajın yayınını bir “kartopu” fotoğrafını ekleyerek süslemek istediğini de sözlerine eklemiştir.

78. FETÖ/PDY örgütüne yakın medya aracılığıyla yapılan ödemelere ilişkin başvurucu aldığı on beş ödemenin, Can Erzincan TV’de çalıştığı aylarda kendisine ödenen maaşa tekabül ettiğini ve daha önce başka gazete ve televizyon kanallarında bu tutarın üzerinde ücretlerle çalıştığını ifade etmiştir.

79. Evinde el konulan not defterindeki metin ve notlarla ilgili olarak başvurucu, gördüklerini ve duyduklarını kısaca not aldığını ve ardından sekreterine yazdırdığını ve isimleri unuttuğu için böyle notlar aldığını beyan etmiştir. Bu notlarla terör örgütü propagandası yapmadığını ileri sürmüştür.

80. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı, başvurucu ve diğer sanıklar aleyhindeki yargılamaya katılmıştır.

  1. Cumhuriyet savcısının esas hakkında mütalaası

81. 11 Aralık 2017’de Cumhuriyet savcısı davanın esası hakkında mütalaasını vermiştir. 11 Nisan 2017 tarihli iddianamede yer alan iddia ve delilleri yeniden inceledikten sonra FETÖ/PDY üyesi olmakla suçlanan üçüncü kişilerin söz konusu örgütün üyelerinin kullandığı iddia edilen şifreli bir mesajlaşma aracı olan ByLock üzerinden gönderdikleri bazı mesajları ek delil olarak sunmuştur. Bu bağlamda, bu mesajların başvurucuyu ilgilendiren bazı unsurlar içerdiğini belirtmiştir. Özellikle Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (FETÖ/PDY ile bağlantısı olduğu gerekçesiyle tasfiye edilen) Başkan Yardımcısı E.T.A’nın FETÖ/PDY örgütüne ilişkin suçlardan soruşturması devam eden ve firari olan FETÖ/PDY üyesi şüpheli E.Y.’ye 1 Eylül 2015’te gönderdiği mesajına atıfta bulunmuştur. Yetkililerin Bugün gazetesinin yayınına son verme kararının ardından gelen söz konusu mesaj şu şekildedir:

“Erkam Bey, absürd bir teklifim var. Ancak bunu bizden ziyade Nazlı Hanım veya Can Dündar gibi birinin dile getirmesi faydalı olacaktır. Hangi gazete aranırsa ve yayını durdurulursa, bundan böyle bütün gazetelerin ilk sayfasını ertesi gün eksiksiz olarak yayınlamasını, böylece birlikte hareket ediyormuş izlenimi vermesini öneriyorum. Yani bütün basın “Biz Bugün’üz” demiş gibi olacak. Yarın başka gazeteler de [aynı tedbirlere] tabi tutulacak olsa, aynı şeyin onlar için de yapılması gerektiği açıktır.”

82. Savcılık, başvurucunun Anayasal düzeni ortadan kaldırma ve Hükümeti devirmeye teşebbüs suçunun başlıca faillerinden biri olarak görülmesini, siyasi ve sosyal bir kaos ortamının mevcut olduğunu ileri sürdüğü ve bu ortamın darbeyi hazırlayanların fiziksel cebir kullanarak örgütsel amaçlara yönelik eylemlerde bulunmalarına yol açtığı gerekçesiyle mahkum olmasını talep etmiştir. Savcı, başvurucunun konuşmalarının ve propagandasının “cebir”in başlangıcı olduğu ve iddia edilen darbe girişiminin alt unsurlarından birini oluşturan bu kavramın ayrılmaz bir parçası olduğu kanaatindedir. Savcılık, başvurucu hakkında müebbet hapis cezası talep etmiştir.

  1. Ağır Ceza Mahkemesi kararı (derece mahkemelerinin kararları)

83. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi 16 Şubat 2018 tarihli kararıyla, başvurucunun Anayasa’da öngörülen rejimi cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya veya bu rejimi başka bir rejimle değiştirmeye veya bu rejimin etkin bir şekilde uygulanmasını engellemeye teşebbüs ettiğine karar vermiştir. Bu nedenle FETÖ/PDY örgütünün “medya” koluna mensup olduğundan şüphelenilen diğer sanıklar gibi başvurucuyu da Ceza Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırmıştır. Ayrıca, başvurucunun tutukluluğunun devamına karar vermiştir.

84. Ağır Ceza Mahkemesi, iddianamede doğrudan veya dolaylı olarak ortaya konulan delillere ve iddia makamının sunduğu esasa ilişkin mütalaaya dayanarak şunları söylemiştir:

“(…) terör örgütünün “medya” kolunun üyelerinden olan ve örgüt tarafından empoze edilen bir amaç doğrultusunda hareket eden başvurucu, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçunun başlıca faillerinden biridir. Nitekim söylemler ve propaganda eylemleriyle, siyasi ve sosyal bir kaos ortamının varlığını öne sürerek darbe girişimini yapanları, fiziksel cebiri kullanarak örgütsel amaçlara yönelik eylemlerde bulunmaya itmiştir. Ayrıca, başvurucunun konuşmaları ve propaganda eylemleri, “cebir”in başlangıcını teşkil etmekte ve darbe girişiminin alt unsurlarından birini oluşturan bu kavramın ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır ve mevcut davada başvurucunun bir bütün olarak değerlendirildiğinde söz konusu eylemler, Ceza Kanunu’nun 309 § 1 maddesi tarafından cezalandırılan bir suç oluşturur (…)”

85. Başvurucu, Ceza Kanunu’nun 309 § 1 maddesi uyarınca mahkum olan diğer dört sanık gibi, 16 Şubat 2018 tarihli karara itiraz etmiştir.

86.  İstanbul İstinaf Mahkemesi (2.Ceza Dairesi) 27 Haziran 2018 tarihli kararında, esasa ilişkin yaptığı inceleme sonucunda itirazları reddetmiştir. Aşağıdaki ifadelere yer vermiştir:

“(…) Yargılama usulü ışığında, toplanan ve ilk derece mahkemesine sunulan deliller, Ağır Ceza Mahkemesinin soruşturma sonuçlarına ve incelenen dosyanın içeriğine dayanarak oluşturduğu mütalaa, itiraz edilen kararın esasa veya usule ilişkin herhangi bir yasaya aykırılık içermediği, toplanan delillerde ve ilk derece mahkemesi tarafından yürütülen diğer soruşturma işlemlerinde hiçbir şeyin eksik olmadığı ve kanıtların değerlendirilmesinin ilgili olduğunu dikkate alındığında mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 280 § 1-a maddesi uyarınca, sanıklar ve müdafileri tarafından yapılan istinaf başvurusunu reddetmektedir (…)”

  1. Yargıtay’a yapılan temyiz başvurusu

87. Başvurucu ve aynı davada mahkum olan diğer dört kişi, temyize başvurmuştur.

  1. Başsavcının Görüşleri

88. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, başvurucuyu anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüsten (ceza kanununun 309. maddesi) mahkum eden kararın bozulmasını ve başvurucunun suç örgütüne yardım etme suçundan yargılanmasını istemiştir. Söz konusu mahkumiyete karşı bir dizi temyiz gerekçesi ileri sürmüştür.

89. Başsavcı, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya veya darbeye teşebbüs suçunun ancak cebir ve şiddete başvurarak kişilerin iradesini zorlamak suretiyle işlenebileceğini vurgulamıştır. Bahsedilen gücün ancak fiziksel cebir şeklinde olabileceğini açıklamıştır. Başsavcıya göre, böyle bir suçun basit çıkış ve tehditlerle işlenemeyeceği açıktır, suçun gerçekleşmesi için teşebbüs yeterli olsa bile sanığın eyleminin hazırlık aşamasından çıkıp eyleme dönüşmesi ve anayasal düzen için somut bir tehlike oluşturması gerekmektedir.

90. Başsavcı, bir kişinin söz konusu örgütün kurucusu veya üyesi olmasının anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçuna iştirak ettiği anlamına gelmediğini de hatırlatmıştır. Bu kişilerin böyle bir suça iştiraklerinin tespit edilebilmesi için, ilgili kişilerin söz konusu eylemi gerçekleştirme iradesine sahip olduklarının ve bu suçun işlenmesine maddi ve manevi katkıda bulunduklarının kanıtlanması gerektiğini belirtmiştir. Sadece bir örgüte üye olmanın diğer üyelerle aynı suçları işlendiği anlamına gelmediğini de sözlerine eklemiştir. Örgüte sempati duymak, ideolojisini benimsemek veya örgüt liderine saygı göstermek gibi eylemlerin yasaların gerektirdiği koşullara göre söz konusu örgüte üyelik beyanını desteklemek için yeterli olmadığını da açıklamıştır. Söz konusu örgüte üye olabilmek için bireyin örgütten gelen her türlü emir ve talimatı sorgulamadan ve teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması gerektiği kanaatindedir. Sanıkların darbe girişiminden haberdar olduklarını varsayılsa bile, bunun suçun işlenmesine katıldıkları anlamına gelmediğini değerlendirmiştir.

91. Mevcut dava ile ilgili olarak başsavcı, sanıklara yöneltilen suçlamaların “darbe girişiminden önce, saldırıyı düzenleyen örgütün kontrolü altındaki basında işlenen, darbe için zemin hazırlayan yazılı ve sözlü eylemlere dayandırıldığını” hatırlatmıştır. Mahkeme, iddianamenin ve temyiz edilen kararın, başvurucu da dahil olmak üzere, sanığın darbe teşkil eden eylemlere fiziksel cebir kullanarak katılıp katılmadığını hiçbir şekilde açıklamadığını değerlendirmiştir. Ceza Kanunu’nun 309. maddesi tarafından cezalandırılan fiilin anayasal düzeni tehlikeye atan maddi fiil olduğunu ve dosyadaki sanığa karşı sunulan hiçbir şeyin bu kadar büyük bir maddi fiil işlendiğini göstermediğini ileri sürmüştür. Dosyanın sanıklar ve örgüt arasında hiyerarşik bir bağlantı olduğuna dair yeterli kanıt içermediğini savunmuştur. Buradan, başvurucunun ihtilaf konusu makalelerinin, darbe girişimi gecesi sunduğu televizyon programının ve Twitter’da paylaştığı mesajların ancak bir suç örgütüne yardım ve yataklıktan suçlu olup olmadığının tespiti amacıyla değerlendirilebileceği sonucuna ulaşmıştır.

  1. Temyiz kararı ve ceza yargılamasının geri kalanı

92. 5 Temmuz 2019 tarihli kararla, Yargıtay (16. Ceza Dairesi), başvurucu ve diğer sanıklar hakkında mahkumiyet kararı, Cumhuriyet savcısı tarafından ileri sürülen gerekçeleri sürdürerek bozmuştur. Mahkeme öncelikle sanıkların anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçunu işlediğinin kanıtlanmadığını tespit etmiştir. Başvurucuya ilişkin olarak, örgüt liderlerinin yazılardan ve söylediklerinden dolayı darbe girişimi kararı aldıkları söylenemeyeceği gerekçesiyle azmettiren statüsünün tesis edilmesi için yerine getirilmesi gereken şartların sağlanmadığı kanaatine varmıştır. Ne suçun kanıtlandığının (başvurucu için) ne de suçun sonucunun, diğer şeylerin yanı sıra, başvurucudan kaynaklandığının tespit edilmediğini ve bu nedenle, başvurucunun, failleri harekete geçirerek veya iradelerini güçlendirerek söz konusu suçun işlenmesine yardım etmiş olduğunun kabul edilemeyeceğini belirtmiştir.

93. Yargıtay, ikinci olarak FETÖ/PDY örgütüne üyelik iddialarıyla ilgili, başvurucunun ve müşterek sanık A.H.A.’nın, işlenen eylemlerin sürekliliği, çeşitliliği veya yoğunluğu bakımından örgütün hiyerarşik yapısı ile organik bir bağlantısı olduğunu veya örgütün üyesi olduğunu gösteren herhangi bir kanıt bulunmadığını ifade etmiştir. Mahkeme, söz konusu iki gazeteci tarafından sunulan savunmada belirtilen olguların, özellikle herkes tarafından bilinen ideolojik ve siyasi konumları göz önüne alındığında, olağan yaşam akışının bir parçası olduğu kanaatindedir.

94. Ancak Yargıtay, başvurucunun ve A.H.A.’nın bazı konuşma ve yazılarının kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aştığı değerlendirmiştir. Terör örgütüne dönüşen bir tarikat olan FETÖ/PDY örgütünün amacına ulaşmak için her yolu mazur gördüğünü, devletin silahlı kuvvetlerinin üyelerine sahip olduğunu, bu gizli üyelerin bir darbe girişimine öncülük etmelerinin muhtemel olduğunu kimsenin tahmin edemeyeceği bir zamanda, başvurucu ve A.H.A.’nın bir yandan örgütün anayasal düzene karşı ayaklanmasından önceki sürece sıradan bir siyasi muhalefet görüntüsü vermeye, diğer yandan örgütün sempatik tabanını oluşturan çok sayıda insanın gözünde sözde meşruiyetini korumaya yönelik faaliyetler yürüttüğünü ifade etmiştir. Yargıtay’a göre bu eylemler gazetecilik faaliyetleri kapsamında değerlendirilemez ve silahlı terör örgütüne hiyerarşik yapısının bir parçası olmadan yardım etme suçunu cezalandıran Türk Ceza Kanunu’nun 314 § 2 maddesi uyarınca suç teşkil etmektedir.

95.  Yargıtay, başvurucunun şartlı tahliye talebini reddetmiştir.

96. Dosya yeniden görüşülmek üzere 26. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiş, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Yargıtay’ın 4 Kasım 2019 tarihli kararına uygun olarak başvurucuyu, bir terör örgütüne, hiyerarşik yapısının bir parçası olmaksızın, bilerek ve isteyerek yardım ve yataklık etmekten suçlu bulmuştur ve Ceza Kanunu’nun 220 § 7 maddesi uyarınca 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırmıştır.

97. Ayrıca 4 Kasım 2019’da Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun tutukluluk süresini göz önünde bulundurarak, adli kontrolle serbest bırakılmasına karar vermiştir.

98.  Daha yakın zamanda, 14 Nisan 2021 tarihli bir kararla, Yargıtay (16. Ceza Dairesi) başvurucunun mahkumiyetini yeniden bozmuştur.

 

İLGİLİ ULUSAL YASAL ÇERÇEVE VE UYGULAMA

 

99. Mevcut davayla ilgili iç hukuk ve uygulamaların çoğu, Mahkeme’nin kararlarında, yani Anayasa’nın 19. maddesi ile ilgili olarak Sabuncu ve diğerleri v. Türkiye’de (no.23199/17, § 95, 10 Kasım 2020), Ceza Muhakemesi Kanunu’nun tutuklama tedbirini düzenleyen hükümlerine ilişkin olarak Selahattin Demirtaş v. Türkiye’de (no. 2) [BD] (no 14305/17, §§ 150-157, 22 Aralık 2020) ve ilk olarak Anayasa Mahkemesi’nin askeri darbe girişimi ve sonuçlarına ilişkin bilgi ve değerlendirme içeren kararlara, ikincisi, Avrupa Konseyi gazetecilerin gözaltına alınmasına ilişkin metinlere ve üçüncüsü, Türkiye’nin 21 Temmuz 2016 tarihli derogasyon bildirimine ilişkin olarak Sabuncu ve diğerleri kararında(yukarıda anılan, §§ 104-105) belirtilmiştir.

100. Ceza Kanunu’nun 220. maddesi, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunu düzenlemektedir. İlgili bölümleri aşağıdaki gibidir:

“(…)

6)  Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır.

7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir.

8)  Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

101.  Ceza Kanununun 309 § 1 maddesi aşağıdaki gibidir:

“Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.”

102.  Ceza Kanunu’nun 311 § 1 maddesi aşağıdaki gibidir:

“Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılırlar.”

103. Ceza Kanunu’nun 312 § 1 maddesi aşağıdaki gibidir:

“Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.”

104. Silahlı terör örgütüne üye olma suçunu düzenleyen Ceza Kanunu’nun 314. maddesi şöyledir:

“1.  Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

2.  Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.

3.  Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.”

 

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

  1. TÜRKİYE’NİN SÖZLEŞMEYİ ASKIYA ALMASINA İLİŞKİN ÖN SORUN

105. Hükümet, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne 21 Temmuz 2016 tarihinde tebliğ edilen Sözleşme’nin askıya alınması bildirimini göz önünde bulundurarak başvurucunun şikayetlerini incelemenin uygun olacağını belirtmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’nin, 15. madde uyarınca Sözleşme’yi askıya alma hakkını kullanmış olmakla birlikte, Sözleşme’nin hükümlerini ihlal etmediğini değerlendirmektedir. Bu itibarla, askeri darbe girişiminin yarattığı riskler nedeniyle ulusun varlığını tehdit eden bir olağanüstü hal oluştuğunu ve bu tehlikeye karşı ulusal makamlar tarafından alınan tedbirleri durumun kesinlikle gerektirdiğini ileri sürmektedir.

106.  Başvurucu, Hükümet’in iddiasına itiraz etmektedir. Başvurucuya göre, basın yasasına göre bile suç teşkil etmeyen yazıları veya açıklamaları, özellikle terör örgütü mensubu olmakla suçlanan ve hatta darbenin baş failleri olmakla suçlanan gazetecilerin tutuklanmasına dayanak teşkil etmek üzere 15 Temmuz 2016 tarihinden itibaren istismar edilmektedir.

107. Mahkeme, başvurucunun tutukluluğunun olağanüstü hal sırasında gerçekleştiğini gözlemlemektedir. Ayrıca, bu süre içinde aleyhine açılan ceza kovuşturmasının söz konusu süreyi aştığını da kaydetmektedir.

108.  Bu aşamada Mahkeme, Mehmet Hasan Altan v. Türkiye (no.13237 / 17, § 93, 20 Mart 2018) davasında verdiği kararda, askeri darbe girişiminin, Sözleşme anlamında “ulusun hayatını tehdit eden bir olağanüstü hal”in varlığını ortaya koyduğunu değerlendirmiştir. Bu durumda alınan tedbirlerin, durumun gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan diğer yükümlülüklere uygun olarak alınıp alınmadığına ilişkin olarak, Mahkeme, başvurucunun şikayetlerinin – aşağıda yapılacak olan – esaslı bir incelemesinin gerekli olduğu kanaatindedir.

  1. HÜKÜMET TARAFINDAN İLERİ SÜRÜLEN ÖN İTİRAZLAR
    1. İç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin itiraz

109. Başvurucunun tutukluluğuna ilişkin yaptığı şikayetlere ilişkin olarak Hükümet, başvurucunun CMK’nın 141 § 1 a) ve d) maddelerinde öngörülen tazminat yoluna sahip olduğunu ileri sürmüştür. Başvurucunun yukarıda belirtilen hükme dayanarak tazminat davası açabileceğini ve açması gerektiğini düşünmektedir.

110. Başvurucu, Hükümet’in iddiasına itiraz etmektedir. Sulh ceza hakimliği ve Anayasa Mahkemesi, şikayetlerini gerekçeli ve ayrıntılı kararlarla zaten reddettiği için ek hukuk yollarını tüketmesinin gerekmediğini ileri sürmektedir.

111. Başvurucunun tutuklu kaldığı süreye ilişkin olarak Mahkeme, devam eden bir özgürlükten yoksun bırakmanın yasallığına yönelik bir itiraz başvurusunun etkili olabilmesi için, başvuru sahibine uyuşmazlık konusu özgürlükten yoksun bırakmaya son verme olanağı sunması gerektiğini hatırlatmaktadır (Gavril Yossifov v. Bulgaristan, no.74012/01, § 40, 6 Kasım 2008 ve Mustafa Avcı v. Türkiye, no 39322/12, § 60, 23 Mayıs 2017). Ancak, CMK’nın 141. maddesinde öngörülen hukuk yolunun, başvurucunun tutukluluğunu sona erdirebilecek bir hukuk yolu olmadığını kaydetmektedir (Sabuncu ve diğerleri v. Türkiye, no.23199 / 17, § 124, 10 Kasım 2020).

112. Başvurucunun mahkum olduğu ve dolayısıyla artık tutuklu yargılanmadığı süre boyunca tazminat davası açma olasılığına ilişkin olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 5 §§ 1 ve 3. maddesi uyarınca, başvurucunun her şeyden önce, yerel mahkemelerin, kendisinin tutuklanmasının ve tutukluluk halinin devamının haklı kılacak ilgili ve yeterli nedenler sunmadığını iddia ettiğini kaydetmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, Selahattin Demirtaş v. Türkiye (no.2) [BD] (no 14305/17, § 213, 22 Aralık 2020) davasındaki kararında, CMK’nın 141 § 1 (d) maddesinin lafzının tutukluluğu haklı kılan yetersiz gerekçeler için tazminat hakkı sağlamadığını ve Hükümet’in, mevcut davadakilere benzer koşullarda, CMK’nın 141 § 1 (d) maddesinde öngörülen itiraz yolunun bu tür bir şikayet için başarılı olabileceğini gösteren herhangi bir yerel karar vermediğini hatırlatmaktadır.

113. Bunun sonucu olarak Mahkeme, CMK’nın 141 § 1 a) ve d) maddesine dayanan bir tazminat davasının, başvurucu gibi, bir suç işlediğinden şüphelenmek için makul nedenler veya 5 §§ 1 ve 3 maddesi anlamında tutukluluğu haklı kılacak ilgili ve yeterli nedenlerin yokluğunda tutuklandığından şikayet eden (ibid., § 214) bir davacı için etkili bir çözüm yolu olarak kabul edilemeyeceği kanaatindedir.

Dolayısıyla Hükümet tarafından ileri sürülen bu itiraz reddedilmelidir.

  1. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruya ilişkin itirazlar

114. Esas olarak Uzun v. Türkiye ((k.e.k.), no.10755 / 13, 30 Nisan 2013) ve Mercan v. Türkiye ((k.e.k.), no. 56511, 8 Kasım 2016) kararlarında Mahkeme’nin vardığı sonuçlara atıfta bulunan Hükümet başvurucuyu, kendisine göre elinde bulunan Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruyu tüketmediği için eleştirmektedir.

115.   Başvurucu, Hükümet’in iddiasına itiraz etmektedir.

116. Mahkeme, başvurucunun iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünün, ilke olarak, başvurunun Mahkeme’ye sunulduğu tarih esas alınarak değerlendirildiğini yinelemektedir (Baumann v. Fransa, no 33592/96, § 47, CEDH 2001V (extraits)). Bununla birlikte, itirazın son aşamasına, başvurunun sunulmasından sonra, ancak kabul edilebilirliğine karar vermeden önce gelinmesine müsamaha göstermektedir (Karoussiotis v. Portekiz, no 23205/08, § 57, CEDH 2001V (extraits), Stanka Mirković ve diğerleri v. Karadağ, no 33781/15 ve diğer 3 karar, § 48, 7 Mart 2017 ve Azzolina ve diğerleri v. İtalya , no.28923/09 ve 67599/10, § 105, 26 Ekim 2017).

117. Mahkeme, başvurucunun 14 Kasım 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunduğunu ve esasa ilişkin kararını 3 Mayıs 2019 tarihinde açıkladığını gözlemlemiştir.

118.  Sonuç olarak Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen bu itirazı da reddetmektedir.

  1. SÖZLEŞME’NİN 5 §§ 1 VE 3 MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

119. Başvurucu, tutukluluğunu gerektiren bir suç işlediğinden şüphelenmek için makul gerekçeler olduğuna dair hiçbir kanıt bulunmadığını iddia etmektedir. Başvurucuya göre dosya incelendikten sonra karar verilen ve istinaf mahkemeleri tarafından basmakalıp ifadeler kullanılarak onaylanan tutukluluk haline ilişkin yargı kararlarının yeterince gerekçelendirilmediğini ve herhangi bir somut delile dayanmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca, makul şüphe yokluğunda karar verilen tutukluluğunun aşırı uzatıldığını düşünmektedir. Bu noktada Sözleşme’nin 5 §§ 1, 3 ve 4. maddelerine dayanmaktadır.

120. Sözleşme maddelerine göre şikayetlerin nitelendirilmesiyle ilgili Mahkeme, bu şikayetleri Sözleşme’nin 5 §§ 1 ve 3. maddesi kapsamında incelemeye karar vermiştir, ana şikayet, başvurucunun bir suç işlediğinden şüphelenmek için makul nedenlerin bulunmadığı iddiasıdır. Sözleşme’nin 5 §§ 1 ve 3 maddesinin mevcut davayla ilgili kısımları şu şekilde ifade edilmiştir:

« 1.  Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:

(…)

c)  kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;

(…)

3.  işbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkesin derhal bir yargıç veya yasayla adli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne çıkarılması zorunlu olup, bu kişi makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir. »

  1. Kabul edilebilirlik

121. Mahkeme, bu şikayetlerin açıkça dayanaktan yoksun veya Sözleşme’nin 35. maddesinde yer alan başka bir nedenle kabul edilemez olmadığını kaydederek, bunları kabul edilebilir ilan etmektedir.

  1. Esas
    1. Tarafların iddiaları

a)     Başvurucu

122. Başvurucu, kendisine isnat edilen suçları işlediği konusunda tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek hiçbir olgu veya bilgi bulunmadığını ileri sürmektedir. Gazetecilik mesleğinin bir parçası olarak hazırladığı yazı ve röportajların ayrıca belirli olaylarla ilgili fikirlerini veya sorularını paylaştığı tweet’lerin veya retweet’lerin şüphelerin kaynağındaki olgular olduğunu eklemiştir. Hiçkimseye karşı herhangi bir darbe aracı kullanmadığını iddia etmekte ve bu tür uygulamalara girmeyi teklif etmediğini veya kimseyi buna teşvik etmediğini söylemiştir.

123. Başvurucu, fetullahçı harekete ait olduğu açıkça belli olan bir medya grubu için hiçbir zaman çalışmadığını iddia etmektedir. Hükümete yakın bir gazeteden (Sabah) çıkarıldıktan sonra CNN Türk ve Kanal D’de programlar sunduğu ve yazılarını Bugün gazetesinde yayınladığı ifade etmiştir. Bu gazetenin sahibi Sayın İpek hakkında 2015 yılında kovuşturma açıldığı ve yerel makamlar tarafından İpek grubuna atanan yöneticinin Ekim 2015’te sözleşmesini feshettiği öğrenilmiştir. O zaman Fetullahçı hareket yasa dışı olarak görülmemektedir. Özgür Düşünce gazetesi ve Can Erzincan televizyonunun FETÖ/PDY örgütü üyeliğinden yargılanmayan Sayın R. Aktaş’a ait olduğu belirtilmiştir.

124.  Başvurucu, aleyhindeki suçlamaları desteklemek üzere savcılık tarafından öne sürülen unsurlara ilişkin olarak, eski savcı Z.Ö. ile yaptığı görüşme sırasında, eski savcının görevinden uzaklaştırılmış olduğunu, ancak ceza kovuşturmasına tabi tutulmamış olduğunu beyan etmektedir. BBC’nin de o sırada eski savcıyla röportaj yaptığını iddia etmektedir. Akabinde, Z.Ö.’ye maruz kaldığı şikayetler hakkında sorular sorduğunu ve yanıtlarını yayınlamakla yetindiğini söylemektedir. Ayrıca, “Her Taşın Altında The Cemaat mi var?” başlıklı kitabının yayınlandığı sırada, Cumhurbaşkanı ve Başbakan da dahil olmak üzere siyasi iktidardaki herkesin Fetullah Gülen’i övdüğünü savunmaktadır. Türkiye’nin IŞİD’i desteklediğini yazarak darbenin önünü açtığı suçlamasına gelince, Türkiye’deki muhalefetin ve ulusal ve uluslararası medyanın, İslami örgüt El Nusra’ya silah tedarikini ve IŞİD’in yaralı militanlarının Türk hastanelerinde tedavisini sorgulayarak bu sorunla kapsamlı bir şekilde ilgilendiğini iddia etmektedir.

125. Başvurucu ayrıca otoriter olduğunu düşündüğü Hükümet’in tavrını eleştirdiği yazı ve tweetlerinin ve Hükümet’in bazı üyelerinin akrabalarının bir yolsuzluk darbesine karıştığı iddialarının araştırılması gerektiğini belirtmesinin darbe eylemlerine teşvik olarak nitelendirilemeyeceğini iddia etmektedir. İddia makamının darbe girişiminin ilk saatlerinde faillerin kim olabileceğini merak ettiği birkaç tweet’i aktardığını ifade etmektedir. Söz konusu bu zamanda FETÖ/PDY örgütünün azmettirici olduğu gerçeği, pek çok hipotezden sadece biri olmuştur. Hükümete yakın birçok politikacının daha sonra fetullahçıların böyle bir suçu işlemesinin kendileri için nasıl kötü bir sürpriz olduğunu açıkladıkları söylenmiştir.

126.  Savcılığın başvurucuyu FETÖ/PDY örgütünden almakla suçladığı paraların, çalıştığı gazete ve televizyon kanallarından aldığı iddia edilen maaşlar olduğu belirtilmiştir. Savcılığın kendisini görüşme yapmakla suçladığı iddia edilen kişilerin hepsinin ilgili zamanda yargılanmayan, kitle iletişim araçlarının (editörler, gazete sahipleri, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı başkanı vb.) aktif üyeleridir.

b)    Hükümet

127. Hükümet, öncelikle başvurucunun terör örgütü FETÖ/PDY ile mücadele bağlamında açılan bir ceza soruşturması kapsamında tutuklandığını ve tutuklu yargılandığını belirtmiştir.

128.  Hükümete göre FETÖ/PDY örgütü tamamen yeni türden atipik bir terör örgütüdür. Bu örgüt, öncelikle yargı, güvenlik güçleri ve silahlı kuvvetler olmak üzere tüm kamu kurum ve kuruluşlarına, görünüşe göre yasal bir şekilde üyelerini yerleştirmiştir. Kitle iletişim araçları, sendikalar, finans sektörü, eğitim başta olmak üzere her alanda kendi örgütlenmesini kurarak paralel bir yapı oluşturduğu da ifade edilmektedir. Ayrıca yayınlarını yönlendirmek ve böylece kamuoyuna ve kendi amaçlarına ulaşmak için subliminal mesajlar göndermek ve onu manipüle etmek için kendi örgütünde olmayan basın organlarına da sinsi bir şekilde üyelerini yerleştirmiştir.

129. Hükümete göre dosyada yer alan bilgi ve belgelerden FETÖ/PDY’nin kurgusuna dayandırıldığı iddia edilen Balyoz ve Ergenekon davalarında bu örgüt mensuplarıyla yaptığı röportajlar ve ceza davası açılması yönünde propaganda mesajları ile başvurucunun terör örgütü FETÖ/PDY’nin amaçlarına uygun bir algı oluşturmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Ayrıca “Yolsuzlukla Mücadele Operasyonu Darbe Girişimi Değildi” yazısının gecesinde darbe girişimi yaşanmıştır. “Farkı gördünüz mü?” veya “Milletimiz demokrasiye gerçekten bağlı olsaydı, ülkede ‘İslamcı’ soslu faşizm bozuntusu bir rejimin yerleşmesine izin vermezdi.” ifadeleriyle darbe girişimini olaydan sonra övdüğü ve halkı demokratik olarak seçilmiş bir hükümete karşı ayaklanmaya kışkırtmaya devam ettiği söylenmiştir. Üstelik, Hükümet’e göre, “Her Taşın Altında The Cemaat mi var?” adlı kitabı, ”Meclis’e bomba atıldı. Hep cemaati suçlayın (…)” tweeti FETÖ/PDY ile bağlantılı kuruluşlar ile kendisi arasındaki para transferleri, kendisi ile terör örgütünün üst düzey yetkilileri arasında yakın iletişimin varlığını kanıtladığı iddia edilen HTS kayıtları, bazı tanıkların ifadeleri makul bir şekilde objektif bir gözlemcinin başvurucu ile terör örgütü FETÖ/PDY arasında bir bağlantı olduğu sonucuna varmasına yol açabilmektedir.

130. Son olarak Hükümet, başvurucunun şikayetinin, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca 21 Temmuz 2016 tarihli derogasyon bildirimini dikkate alarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindedir.

  1. Üçüncü taraf müdahiller

a)     İnsan Hakları Komiseri

131. İnsan Hakları Komiseri, tutuklama tedbirinin aşırı kullanımının Türkiye’de uzun süredir devam eden bir sorun olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda, tutuklanıp sorgulandıktan sonra serbest bırakılanlara ek olarak, iki yüz on gazetecinin olağanüstü hal sırasında tutuklandığını belirtmektedir. Tutuklanan gazetecilerin sayısının yüksek olmasının, diğer şeylerin yanı sıra, genellikle tutuklama tedbirinin istisnai doğasını göz ardı etme eğiliminde olan yargıçların uygulamalarıyla açıklanabileceğini düşünmektedir ve bu konuda, ancak diğer tüm seçeneklerin yetersiz görüldüğü durumlarda başvurulması gereken bir son önlem olduğunu belirtmektedir. Gazetecilerin tutukluluk hallerine ilişkin davaların çoğunda, terör eylemlerine katıldıklarına dair herhangi bir kanıt olmaksızın terörle bağlantılı suçlarla suçlandıklarını da sözlerine eklemiştir. Bu bağlamda, ilgili kişilerin tutuklanması ve tutuklu kalmasına ilişkin kararların siyasi içeriği ve suçlamaların zayıflığı karşısında dehşete düştüğünü söylemiştir.

b)    Özel Raportör

132. Özel Raportör, olağanüstü hal ilanından bu yana çok sayıda gazetecinin muğlak suçlamalarla ve yeterli kanıt olmadan tutuklu kaldığını ileri sürmektedir.

c)     Müdahil sivil toplum kuruluşları

133.  Müdahil sivil toplum kuruluşları, askeri darbe girişiminden bu yana 150’den fazla gazetecinin tutuklandığını bildirmektedir. Medyanın demokratik bir toplumda oynadığı önemli rolü vurgulayarak, gazetecilerin özgürlüğünden yoksun bırakılmasına yol açan tedbirlerin kullanılmasını eleştirmektedirler.

  1. Mahkeme’nin Değerlendirmesi

a)     İlgili İlkeler

134.  Mahkeme, Ahmet Hüsrev Altan (no 13252/17, §§ 124-129, 13 Nisan 2021), Sabuncu ve diğerleri (yukarıda anılan, §§ 142150) ve kıyasen Selahattin Demirtaş (no.2) (yukarıda anılan, §§ 311321) kararlarında Sözleşme’nin 5 §§ 1 ve 3. maddesine ilişkin içtihadından kaynaklanan ilkeleri ve gazetecilerin tutuklanması ve tutuklu kalmasına ilişkin kararların temeli olması gereken şüphelerin inandırıcılığının ağırlıklı olarak kitle iletişim araçlarında veya sosyal medyada yazdıkları nedeniyle terörle mücadele bağlamında başlatılan ceza kovuşturmalarının hedefinde olduğunu belirttiğini hatırlatmaktadır.

b)    İlkelerin olaya uygulanması

135.  Mahkeme, bir yandan, yargısal makamların, tutukluluğu sırasında başvurucunun terör örgütüne üye olduğundan şüphelenildiğini teyit ettiğini gözlemlemektedir ve öte yandan, Ağır Ceza Mahkemesi’nce hükmedilen tutukluluğu sırasında, yani iddianamenin düzenlendiği tarih ile Ağır Ceza Mahkemesi’nin kendisini mahkum ettiği kararının tebliğ edildiği tarih arasında, başvurucunun anayasal düzeni ve hükümeti devirmeye (darbe girişimi) teşebbüs ettiğinden şüphelenildiğini gözlemlemektedir. Bunlar, Türk ceza hukukuna göre hapis cezasıyla (darbe girişimiyle ilgili olarak müebbet hapis cezasıyla bile) cezalandırılabilen ciddi suçlardır.

136.  Mahkeme’nin görevi, Sözleşme’nin 5. maddesi uyarınca, objektif bir gözlemciyi başvurucunun kendisine isnat edilen suçları işlemiş olabileceğine ikna etmek için yeterli nesnel unsurların bulunup bulunmadığını doğrulamaktır. Bu suçların ağırlığı ve verilen cezanın ağırlığı göz önüne alındığında, olayların büyük bir dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, şüpheye yol açan olguların nesnel doğrulanabilir unsurlarla gerekçelendirilmesi ve bu olguların makul bir şekilde ceza kanununun suç davranışıyla ilgili bölümlerinden birine girebilmesi esastır.

  1. Başvurucunun gazetecilik faaliyetiyle ilgili unsurlar

137. Mahkeme, başvurucunun tutuklanmasına karar veren yargısal makamların, başvurucunun ve aynı dava kapsamında tutuklanan diğer gazetecilerin FETÖ/PDY örgüt üyesi olduklarına ve/veya darbe girişimine katıldıklarına dair şüphelerini doğrulamak için dörtlü hipoteze dayandığını kaydetmektedir. Bu dörtlü hipotez şu şekilde özetlenebilir: öncelikle Bugün, Özgür Bugün, Özgür Düşünce, Zaman, Millet, Eylem veya Yeni Hayat gibi gazete veya dergiler ile Samanyolu TV, Kanaltürk veya Bugün TV gibi televizyon kanalları FETÖ/PDY’nin “medya” kolunu oluşturmuştur; ikincisi, yolsuzluk iddialarıyla ilgili 17-25 Aralık 2013 tarihli soruşturmalar, aslında fetullahist hareketin karalama kampanyalarıdır ve bu hareketin polis memurları ve yargıçları tarafından hükümeti itibarsızlaştırmak ve devirmek için hiç yoktan icat edilmiştir; üçüncüsü, söz konusu polis ve hakimlerle görüşen gazeteciler, bunu, sosyal medyadaki mesajlarında hükümete yönelttikleri eleştirilerin halihazırda teyit ettiği gibi, fetullahçı örgüt lehine propaganda amacıyla yapmışlardır; dördüncü olarak, 17-25 Aralık 2013 olaylarını soruşturmakla görevli sulh ceza hakimleri ve polis memurları görevlerinden alındığında ve bu polislerden bazılarına fetullahçı örgüt mensubu oldukları şüphesiyle yargısal soruşturmalar açıldığında bu örgütle bağlantılı kitle iletişim araçları, özellikle başvurucunun ve tutuklu gazeteci arkadaşlarının dile getirmesi aracılığıyla, kamuoyunu kendi lehlerine yönlendirmek amacıyla polise ve şüpheli yargıçlara destek sağlamışlardır.

138. Anayasa Mahkemesi kararında, başvurucunun bir suç işlediğinden şüphelenmek için makul nedenlerin varlığını ararken bu hipotezi göz ardı etmiştir. Ancak yerel makamlarının başvurucuyu FETÖ/PDY örgütüne ait medya kuruluşlarına yazı yazmakla suçladığına atıfta bulunarak, bunlara biraz itibar ettiği değerlendirilebilmektedir.

 

139. Bu hipotezlerin, başvurucunun terör örgütü üyesi olduğundan şüphelenmek için makul nedenlerin varlığını kanıtlayıp kanıtlayamayacağına ilişkin olarak Mahkeme, ilk etapta, ilgili zamanda tamamen yasal olan bir kitle iletişim organı için çalışma olgusunun, ilgililerin yazılarının ve faaliyetlerinin doğası dikkate alınmadan, tek başına böyle bir örgüte üyeliğe benzetilemeyeceğini değerlendirmektedir.

140. Mahkeme daha sonra, Aralık 2013’te hükümetin bazı üyelerine yöneltilen yolsuzluk iddialarının ve hükümetin buna tepki olarak aldığı tedbirlerin -özellikle bu iddialarda bulunan adli kolluk ve hakimlerin görevden uzaklaştırılması ve haklarında disiplin işlemi veya yargısal işlem başlatılmasının- kamuoyunda önemli tartışmalara yol açtığını kaydetmiştir. Nitekim, bu iddialar, ilgili meclis komisyonu ve meclis genel kurulu tarafından çoğunluğun tarafından (muhalefet partilerinin milletvekillerinin aleyhte oy kullanmalarıyla birlikte) incelenmesi reddedilen bir meclis soruşturmasının konusu olmuştur. Mahkeme ayrıca Türkiye’nin diğer devletlerle olan ticari ilişkilerini ve hükümette uyandırdıkları tepkiyi de ilgilendiren bu iddiaların, sadece FETÖ/PDY örgütü üyesi olduğu iddia edilenler tarafından değil aynı zamanda o dönemde muhalefette olanlar da dahil olmak üzere tüm siyasi partiler, ulusal ve uluslararası tüm basın, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları ve kamuoyunun büyük bir bölümü tarafından da tartışıldığını hatırlatmaktadır.

141. Mahkeme bu bağlamda, medyanın profesyonel yaşamının olağan seyri içinde, bir siyasi haber gazetecisinin, kamuoyunu ilgilendiren tartışmalar için ilgili bilgileri kamuoyuna rapor etmesinin işinin ve haklarının bir parçası olduğunu hatırlatmaktadır. 17-25 Aralık 2013 olaylarıyla ilgili makale ve röportajlarını yayınlayarak başvurucu, diğer gazeteciler gibi, kamuyu ilgilendiren bir tartışma konusu hakkında, hükümetin tutumuna aykırı görüşler de dahil olmak üzere, çeşitli bakış açıları hakkında kamuoyunu bilgilendirme rolünü yerine getirmiştir. Ayrıca, Aralık 2013’te bazı hükümet üyelerinin akrabalarına suçlamada bulunan polis ve hakimler, söz konusu zamanda terör örgütüne üye olmakla suçlanmamıştır. İlgili zamanda en fazla hükümete muhalif bir grubun parçası olarak ve daha sonra açığa alınan memurlar olarak bilinmektedirler. Üstelik ne diğer muhalifler gibi yasadışı örgüt FETÖ/PDY üyesi olduğu iddia edilen kişilerin hükümeti eleştirilerinde bu nitelikteki bilgileri kullandığı gerçeği ne de başvurucunun görüştüğü emniyet müdürleri veya hakimlerin daha sonra FETÖ/PDY örgütüne üye olmakla suçlanmış olmaları, bu bulguyu değiştirmemektedir, itiraz konusu röportajlar gazetecilik bilgisi olarak sunulmuş ve kamu yararına bir tartışmaya katkıda bulunmuştur.

142. Mahkeme ayrıca ilgili makamların, FETÖ/PDY yasadışı örgütünün başvurucu gazeteci ve köşe yazarından bir şiddet kampanyasının hazırlanmasına ve yürütülmesine veya meşrulaştırılmasına katkıda bulunmak için söz konusu yayınları yapması amacıyla talepte bulunduğuna veya talimat verdiğine dair herhangi bir olgu veya somut bilgiyi ileri süremediğini not etmektedir.

143. Mahkeme, mevcut davada başvurucunun tutuklu yargılanmasına karar veren yetkililerin izlediği mantık olan başvurucunun bazı kitle iletişim araçlarında gazeteci olarak çalışmasını ve kamuoyunu ilgilendiren konulardaki makale ve röportajlarını terör örgütüne ait faaliyetlerle eşitlemek için kabul edilebilir bir olgu değerlendirmesini kabul edilemez atfetmektedir.

  1. Başvuru sahibi tarafından yayınlanan tweetlere ilişkin unsurlar

144. Mahkeme, başvurucunun tutuklanmasına karar veren makamların ve Anayasa Mahkemesi’nin başvurucunun terör örgütüyle bağlantısı olduğundan şüphelenmek için makul nedenlerin varlığı sonucuna ulaşmak için 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden bir gün sonra yayınladığı tweetlere odaklandığını gözlemlemiştir. Bu nedenle, söz konusu tweetlerin yayınlandıkları tarihte makul olarak ceza kanunu tarafından cezalandırılabilecek bir suç oluşturup oluşturamayacaklarını tespit etmelidir.

145. Söz konusu tweetleri üç grupta sınıflandırmak mümkündür. İlki, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin sorumlusunun hangi siyasi grup veya güçler olabileceğine ilişkin düşünceleri içeren tweet’lerden yani 16 Temmuz 2016 tarihinde 3:23, 3:39, 05:14, 05:29, 20:03, 20:04, 20:19’da ve 20:31 (bkz. §§ 24-29, 32 ve 36)’da yayınlanan tweet’lerden oluşmaktadır.

146.  İkinci tweet grubu, başvurucunun darbe girişimi sonrasında FETÖ/PDY örgütüne karşı mücadelede idari ve adli makamlar tarafından alınan tedbirlere ilişkin görüş ve eleştirilerini içeren tweetleri yani 16 Temmuz 2016 tarihinde 20:06, 20:0720:22, 20:24 ve 20:34, 17 Temmuz 2016 tarihinde 00:17, 12:54, 13:05 ve 15:57 (bakınız §§ 30-31, 33-34, 38, 40-41 ve 43)’de yayınlanan tweetleri içermektedir.

147. Üçüncü grup tweetler ise, başvurucunun darbe girişimi öncesi ve sonrasında siyasi iktidarın izlediği politikalara ve destekçilerinin kamuoyu önünde sergilediği davranışlara yönelik eleştirilerini ve değer yargılarını içeren tweetleri yani 16 Temmuz 2016’da 02:28, 20:29, 20:32’de ve 20:37 (bkz. §§ 23, 35, 37 ve 39)’de yayınlanan tweetleri içermektedir.

148. Bu üç grup yazının ortak özellikleri aşağıdaki gibidir: İlk olarak, Mahkeme, yukarıda belirtilen tweet’lerin, siyasi bir köşe yazarı olan başvurucunun, kamuyu ilgilendiren sorularla ilgili çeşitli kamusal tartışmalara ilişkin yorumlarını içerdiğini kaydetmektedir. İlgili tarafın güncel siyasi meselelere -özellikle darbe girişimine- ilişkin bir değerlendirmesini çeşitli hükümet eylemlerinin değer yargılarını veya eleştirilerini, ayrıca yasadışı örgütlerin şüpheli üyelerine veya sempatizanlarına karşı yapılan idari veya yargısal işlemlerin yasallığı ve meşruluğu hakkındaki görüşlerini içermektedirler. Nitekim burada işlenen konular – 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde fetullahçı hareketin veya diğer siyasi grupların sorumluluğu meselesi, hükümete yakın çevrelerin bu girişime tepkileri, hükümetin FETÖ/PDY örgütüne karşı aldığı tedbirlerin gerekliliği ve orantılılığı veya yasadışı örgüt üyesi olduğu iddia edilen kişilerin kendilerine yöneltilen suçlamaların esasına itiraz etmek için ifade ettikleri görüşler dahil- Türkiye’de ve dünyada önemli kamuoyu tartışmalarına, siyasi partilerin, basının, sivil toplum kuruluşlarının, sivil toplumu temsil eden kuruluşların ve uluslararası kamu kuruluşlarının katıldığı tartışmalara konu olmuştur (bakınız aynı yönde, yukarıda anılan Sabuncu ve diğerleri, § 172).

149. İkinci olarak, Mahkeme, bu yazıların ne terör suçlarının işlenmesine teşvik, ne şiddet kullanımına destek, ne de meşru makamlara karşı ayaklanmaya teşvik içerdiğini gözlemlemektedir. Başvurucu, bazı mesajlarında görüşlerini ifade etmiş ve bir yandan hükümetin darbe girişiminden önce demokrasi kurallarına uymadığını, diğer yandan da hükümetin veya destekçilerinin bu darbe girişiminden sorumlu tuttuklarına karşı başlattığı misillemelerin demokratik yönetim çerçevesini aştığını ifade etmiştir. Ancak, bu mesajların hiçbiri, başvurucu tarafından darbenin meşruiyetinin kabulü olarak makul bir şekilde okunamaz. Kayıtlar, başvurucunun hükümeti eleştirmesinin yanı sıra darbeye karşı mesajlar da yayınladığını göstermektedir. Mahkeme, başvurucunun sorularının darbe girişiminin olası faillerinin kimliği ve Hükümet’in muhalefeti bastırmak amacıyla böyle bir durum yaratmış olabileceği ihtimali hakkında kamuoyunun bir çatışma veya gerilim durumuna bakmanın farklı yollarına ilişkin bilgilendirilme hakkına sahip olmasını gerektiren ifade özgürlüğü sınırları içinde kaldığını değerlendirmektedir (bakınız, diğerlerinin yanı sıra, Şık v. Türkiye (no. 2), no. 36493/17, § 133, 24 Kasım 2020).

150. Üçüncüsü, bahsi geçen tartışmalı mesajlar daha çok dönemin hükümetinin politikalarının aykırılığına ilişkindir. Muhalif siyasi partiler ve siyasi tercihleri ​​siyasi iktidardan farklı olan gruplar veya bireyler tarafından ifade edilen sorulara ve fikirlere karşılık gelen sorular ve fikirler içermektedir.

  1.  Diğer kanıtlara dayanan şüphe

151.  Mahkeme, daha sonra başvurucunun tutukluluk halinin devamına karar veren yargısal makamların, başvurucunun medyadaki veya sosyal medyadaki yazıları ve yorumlarından başka unsurlara yer verdiğine dair şüpheleri inceleyecektir. Bu unsurlara Anayasa Mahkemesi kararında değinilmemiştir; bunlar esas olarak başvurucu aleyhindeki iddianamede yer almıştır ve Ağır Ceza Mahkemesi başvurucunun tutuklu yargılanmasına karar verdiğinde bu unsurları dikkate almıştır.

152. Bu bağlamda, başvurucunun daha sonra ceza kovuşturmasına konu olan basında çalışan kişilerle yaptığı telefon görüşmeleri, içeriğine ilişkin herhangi bir suçlayıcı delil bulunmadığı takdirde, bir gazetecinin meslek hayatının normal seyrine uygun hareketlerdir ve başvurucuya isnat edilen suçları işlediğinden şüphelenmek için makul gerekçeler olarak kabul edilemez.

153. Mahkeme ayrıca başvurucunun gazeteci veya televizyon programlarının yapımcısı olarak çalıştığı medya tarafından maaşlarının ödenmesine tekabül eden mali belgelerin, tutarlarının alışılmış ve ortak niteliği göz önüne alındığında, profesyonel bir gazeteciyle işverenleri arasındaki bağ dışında bir taahhüdün varlığını kanıtlayamayacağını değerlendirmektedir.

154. Mahkeme ayrıca, başvurucunun evinde ele geçirilen not defterinin darbe girişimi öncesinde gazeteciler, emniyet müdürleri ve hakimler hakkında kovuşturma açılması gibi çeşitli güncel siyasi veya yargısal olaylarla ilgili isimler ve tarihler içerdiğini ve notların bir gazetecinin olağan faaliyetlerinin bir parçası olduğunu gözlemlemektedir.

155. Eski bir savcıyla yapılan röportajda yayınlanan “kartopu savaşı” fotoğraflarına gelince, Mahkeme başvurucunun o sırada son derece hassas davalarda suçlayıcı rolü nedeniyle eleştirilen kişiye “taş atmak yerine kartopu atmak” şakasına ilişkin açıklamaları ışığında, başvurucunun bu eski yargı mensubunun faaliyetlerini meşru olarak gösterme çabasını makul bir şekilde bulunamayacağını değerlendirmektedir

156. Mahkeme ayrıca, Bylock uygulamasında üçüncü kişiler arasında gerçekleşen bir mesajlaşma sırasında basın özgürlüğü ile ilgili kamuoyuna mesaj iletebilecek etkili kişi olarak belirtilmesinin (savcının davanın esasına ilişkin mütalaasında belirttiği mesaj) başvurucunun yasadışı bir örgüte üyeliğinin makul bir göstergesi olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir.

157. Sonuç olarak, yukarıda belirtilen olgular, başvurucunun bir terör örgütü üyeliğinden veya anayasal düzeni ortadan kaldırma girişiminden şüphelenmek için makul gerekçelerin bulunduğuna ilişkin bir bulguyla ilgili olarak görülemez.

158. Başvurucuya karşı iddia edilen ve ilk bakışta bir araştırmacı gazetecinin veya siyasi bir muhalifin meşru faaliyetlerinden farklı olmayan olguların ayrıntılı şekilde incelenmesi durumu, bu olguların başvurucunun ulusal hukuk ve Sözleşme ile güvence altına alınan ifade ve basın özgürlüğünü kullanmasının kapsamına girer ve hiçbir şekilde bu özgürlüklere getirilen meşru kısıtlamaların ötesine geçecek bir amaç için bir bütün oluşturdukları sonucunu çıkarmaz. Bu nedenle Mahkeme, bu olayların ulusal hukuka ve Sözleşme’ye uygunluk karinesine sahip olduğu kanaatindedir (bakınız, aynı doğrultuda, yukarıda anılan Sabuncu ve diğerleri, §§ 148 ve 175 ve Şık v. Türkiye (no. 2), yukarıda anılan, §§ 117 ve 136).

  1. Sözleşme’nin 5 § 1 Maddesine İlişkin Sonuç

159. Bu bulgular ışığında, Mahkeme, tutuklandığı anda başvurucunun bir terör örgütüne üye olma veya hükümeti devirmeye veya görevlerini engellemeye teşebbüs etme suçlarını işlediğinden şüphelenmek için makul gerekçeler bulunmadığını değerlendirmektedir. Başka bir deyişle, davanın olguları, başvurucu hakkında makul bir şüpheye yol açmamaktadır. Bu doğrultuda, kendisine yönelik şüpheler, gereken minimum inandırıcılık düzeyine ulaşmamıştır. Yargı sisteminin kontrolü altında uygulanmasına rağmen, itiraz edilen tedbirler bu nedenle yalnızca basit şüpheye dayanmıştır.

160. Ayrıca, başvurucunun tutuklanmasından sonra, özellikle iddianame yoluyla ve başvurucunun tutuklu kaldığı süre boyunca dosyaya eklenen delillerin tutukluluğun devamını haklı kılan diğer şüphelere yol açması muhtemel olgular veya bilgiler olarak incelenebildiği de ortaya konulamamıştır. Sulh ceza hakiminin ve savcılığın başvurucuyu suçlu bulmak için dayandığı olguları ilk derece ve istinaf mahkemelerinin suç unsuru olarak kabul etmesi bu tespiti değiştirmez.

161. Özellikle, Mahkeme başvurucuya yöneltilen suçlamaların ve tutukluluk halinin dayandırıldığı yazıların, halihazırda bilinen olgular ve olaylarla ilgili kamu yararına yönelik tartışmalarla ilgili olduğunu ve Sözleşmesel özgürlüklerin kullanımı kapsamına girdiğini ve siyasi alanda şiddet kullanımını ne desteklediğini ne de teşvik ettiğini, ne de başvurucunun terör örgütlerinin yasadışı amaçlarına, yani siyasi amaçlarla şiddet ve teröre başvurma veya hükümeti veya anayasal düzeni devirme amacına katkıda bulunma niyetine dair herhangi bir belirti içerdiğini kaydetmektedir.

162. Sözleşme’nin 15. maddesi ve Türkiye’nin derogasyon bildirimi ilgili olarak Mahkeme, Türkiye Bakanlar Kurulunun, Cumhurbaşkanının başkanlığında ve Anayasanın 121. maddesine uyarınca toplanarak, olağanüstü hal sırasında, polis tarafından gözaltına alınan veya tutuklu yargılanan kişiler için iç hukukta tanınan usuli güvencelere önemli sınırlamalar getiren birkaç kanun hükmünde kararname çıkardığını gözlemlemektedir. Ancak mevcut davada, başvurucunun Ceza Kanunu’nun 220, 309, 311 ve 312. maddeleri kapsamındaki düzenlenen suçlarla tutuklanması ve tutuklu kalması CMK’nın 100. maddesi uyarıncadır. Özellikle belirtmek gerekir ki, suçun işlendiğine ilişkin güçlü şüphelerin varlığını gösteren olgusal unsurların varlığını gerektiren CMK’nın 100. maddesinin olağanüstü hal döneminde herhangi bir değişikliğe uğramamıştır. Nitekim, mevcut davada itiraz edilen tedbirler, olağanüstü hal ilanından önce ve sonra geçerli olan mevzuata dayanılarak alınmıştır. Sonuç olarak, neticede duruma herhangi bir olağanüstü tedbir uygulanmadığı için mevcut davada şikayet edilen tedbirlerin, Sözleşme’nin 15. maddesinin gerektirdiği koşullara uyduğu kabul edilemez. Aksi bir sonuca varmak, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinin asgari gerekliliklerini geçersiz kılacaktır (bakınız Kavala v. Türkiye, no 28749/18, § 158, 10 Aralık 2019; Öğreten ve Kanaat v. Türkiye, no. 42201/17 ve 42212/17, § 93, 18 Mayıs 2021).

163. Bu doğrultuda Mahkeme, başvurucunun suç işlediğinden şüphelenmek için makul nedenlerin bulunmaması nedeniyle mevcut davada Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

164. Bu sonuca göre Mahkeme, yerel mahkemeler tarafından başvurucunun tutukluluğunun devamını haklı kılmak için gösterilen gerekçelerin, Sözleşme’nin 5 §§ 1 (c) ve 3 maddesinin gerektirdiği ilgili ve yeterli gerekçelere dayanıp dayanmadığı sorusunu ayrıca incelemeye gerek olmadığı kanaatindedir (bakınız, aynı doğrultuda, Şahin Alpay v. Türkiye, no 16538/17, § 122, 20 Mart 2018, Sabuncu ve diğerleri, yukarıda anılan, § 185 ve Ahmet Hüsrev Altan, yukarıda anılan, § 152).

  1. SÖZLEŞME’NİN 5 § 4 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

165. Başvurucu Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamındaki “kısa süre” gerekliliği, başvurucunun tutukluluğunun yasallığına itiraz etmek için Anayasa Mahkemesi’ne yapılan itiraz bağlamında karşılanmadığını iddia etmektedir. Başvurucu, bu durumu aşağıdaki şekilde ifade edilen hükmün ihlali olarak görmektedir:

“Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve, eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.”

166. Hükümet bu iddiaya itiraz etmektedir.

  1. Tarafların beyanları
    1. Hükümet

167.  Hükümet, başvurunun Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmesi için süre sınırının makul olduğunu ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi’nin iş yüküne ilişkin istatistiklere bakıldığında, Anayasa Mahkemesi’ne 2012’de 1.342, 2013’te 9.897, 2014’te 20.578 ve 2015’te 20.376 talep geldiği belirtilmektedir. Askeri darbe girişiminden bu yana, 15 Temmuz 2016 ile 9 Ekim 2017 tarihleri ​​arasında Anayasa Mahkemesi’ne yapılan itiraz sayısında ciddi bir artış yaşanmış ve Anayasa Mahkemesi’ne 103.496 başvuru yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin istisnai iş yükü ve 21 Temmuz 2016 tarihli derogasyon bildirimi dikkate alındığında, AYM’nin “kısa süre” şartına uymadığı sonucuna varmanın mümkün olmadığı görüşündedir.

  1. Başvurucu

168. Başvurucu, Anayasa Mahkemesi’nin Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi anlamında “kısa süre” içinde karar vermediği yönündeki iddiasını yinelemektedir. AYM’nin, açıkça tutarsız olarak nitelendirdiği şüphelere dayalı olarak tutuklama önlemlerinin yasallığını izlemede önemli ölçüde geride kalarak, özgürlük hakkının bu tür ihlallerine karşı korumada etkinliğini kaybettiğini ifade etmiştir.

  1. Üçüncü taraf müdahiller
    1. İnsan Hakları Komiseri

169.  İnsan Hakları Komiseri, askeri darbe girişiminden bu yana Anayasa Mahkemesi’nin iş yükünün önemini kabul etmekle birlikte, yargı sisteminin sağlıklı işlemesi için Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını bir an önce vermesi gerektiğini vurgulamaktadır.

  1. Özel Raportör

170. Özel Raportör, olağanüstü hal ilanından bu yana Anayasa Mahkemesi’nin eşi benzeri olmayan bir iş yüküyle karşı karşıya olduğunu da kaydetmektedir.

  1. Mahkeme’nin değerlendirmesi
    1. Kabul edilebilirlik

171.  Mahkeme, bu şikayetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve ayrıca başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesine rastlamadığını tespit ederek, şikayeti kabul edilebilir ilan etmektedir.

  1. Esas

172. Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi anlamında “kısa süre” gerekliliğine ilişkin içtihadından kaynaklanan ve özellikle Mehmet Hasan Altan (yukarıda anılan, §§ 161- 63), Şahin Alpay (yukarıda anılan, §§ 133-135) ve Sabuncu ve diğerleri (yukarıda anılan, §§ 197-199) ve Akgün v. Türkiye ((k.e.k.), no.19699/18, §§) 35-44, 2 Nisan 2019) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır. Bu davalarda, olağanüstü hal ilanından sonra taleplerin karmaşıklığını ve Anayasa Mahkemesi’nin iş yükünü dikkate alarak, bunun istisnai bir durum olduğu kanaatine varmıştır. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi önünde geçirilen on iki ay on altı günden on altı ay ve üç güne kadar değişen süreler olağan bir durumda “kısa” kabul edilemese de, bu davaların özel koşullarında Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesini ihlal etmemiştir.

173. Mevcut davada Mahkeme, başvurucunun 14 Kasım 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunduğunu ve 16 Şubat 2018 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi tarafından mahkum edildiğini gözlemlemektedir. Mahkumiyeti, başvurucunun Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiğini beyan ettiği duruma son vermiştir.

174. Mahkeme, dikkate alınması gereken sürenin on beş ay iki gün sürdüğünü ve 18 Temmuz 2018 tarihine kadar kaldırılmayan olağanüstü hal döneminde gerçekleştiğini kaydetmiştir. Bu nedenle, yukarıda belirtilen Mehmet Hasan Altan, Şahin Alpay ve Sabuncu ve diğerleri davalarında vardığı sonuçların mevcut başvuru bağlamında da geçerli olduğu kanaatindedir. Bu bağlamda, Mahkeme, bir yandan, bir gazetecinin terörist olarak kabul edilen ve darbe girişiminden sorumlu bir örgüt hakkında yaptığı yayınlar nedeniyle tutuklanmasına ilişkin karmaşık soruları gündeme getiren bir dava olması ve diğer yandan, başvurucunun Anayasa Mahkemesi’nde davasını detaylı olarak ileri sürdüğü için başvurucu tarafından Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvurunun biraz karmaşık olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca Mahkeme, Temmuz 2016’dan Temmuz 2018’e kadar yürürlükte olan olağanüstü hal sırasında Anayasa Mahkemesi’nin istisnai iş yükünü ve bu yüksek mahkemenin işleyişindeki tıkanıklık sorununun üstesinden gelmek için ulusal makamlar tarafından alınan önlemleri de dikkate almanın gerekli olduğu kanaatindedir (Mehmet Hasan Altan, yukarıda anılan § 165, Şahin Alpay, yukarıda anılan § 137 ve Sabuncu ve diğerleri, yukarıda anılan § 199).

175.  Yukarıdakilerin ışığında, bu davada Anayasa Mahkemesi tarafından kullanılan süre, olağan bir durumda “kısa” olarak kabul edilemese de Mahkeme, davanın özel koşullarında, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edilmediği kanaatindedir.

  1. SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

176. Başvurucu, esas olarak, tutuklanmasının ve tutuklu kalmasının, ifade özgürlüğünün ihlali anlamına geldiğini iddia etmektedir. Özellikle, başvurucuya göre, şiddet kullanımını hiçbir zaman desteklemeden veya onaylamadan kamu yararına tartışmalara ilişkin bilgi ve fikirleri kamuoyuna iletmekten ibaret olan bir gazetecilik mesleğinin, terör örgütü üyeliği suçlamalarını desteklemek için kanıt olarak kabul edilemeyeceğine inanmaktadır. Bu bağlamda, Sözleşme’nin aşağıda yer alan 10. maddesinin ihlal edildiğinden şikayet etmektedir:

“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.

2.  Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”

177. Hükümet, başvurucunun iddiasına itiraz etmiştir.

  1. Tarafların beyanları
    1. Hükümet

178. Hükümet, ceza mahkemeleri tarafından aleyhinde kesin bir mahkumiyet verilmediği için başvurucunun mağdur statüsüne sahip olmadığını ileri sürmüştür. Aynı nedenle, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikayetin, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olarak ilan edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.

179.  Hükümet, daha sonra, başvurucu aleyhine başlatılan yargılamanın amacının, başvurucunun gazetecilik faaliyetleriyle ilgili olmadığını ve dolayısıyla başvurucunun tutukluluğunun Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında müdahale teşkil etmediğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, başvurucunun terör örgütüne üye olmak ve anayasal düzeni, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve hükümeti cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya teşebbüs şüphesiyle tutuklandığını ve tutuklu yargılandığını belirtmektedir.

180. Hükümet, Mahkeme’nin yine de bir müdahalenin mevcut olduğunu tespit etmesi halinde, bu müdahalenin her halükarda “kanunla öngörülmüş”, meşru bir amaç güttüğünün ve bu amaca ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olduğunun ve bu nedenle haklı olduğunun kabul edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

181. Bu bağlamda Hükümet, başvurucu aleyhine başlatılan ceza kovuşturmasının Ceza Kanunu’nun 309 § 1, 311 § 1, 312 § 1, 220 § 6 ve 314 § 2 maddelerinde düzenlendiğini ileri sürmüştür. Şikayet edilen müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafı anlamında, ulusal güvenliğin veya kamu güvenliğinin korunması, kanun ve nizamın sağlanması ve suçun önlenmesi gibi çeşitli amaçları olduğunu eklemiştir.

182. Demokratik bir topluma müdahale ihtiyacına ilişkin olarak Hükümet, terör örgütlerinin demokratik sistemlerin sunduğu imkanları kullanarak amaçlarına ulaşmak için çok sayıda hukuki görünüm yapıları oluşturduklarını belirtmektedir. Bu yapılarda faaliyet gösteren kişilere karşı yürütülen ceza yargılamalarının amacının mesleki faaliyetleri olduğunun söylenemeyeceği kanaatindedir. Bu anlamda FETÖ/PDY örgütünün yasallık kisvesi altında faaliyetlerini yürüten karmaşık ve nevi şahsına münhasır bir terör örgütü olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda FETÖ/PDY’nin “medya” kolunun temel amacının bu örgütün eylemlerini kamuoyunu manipüle ederek meşrulaştırmak olduğunu savunmaktadır. Hükümete göre, başvurucunun tutuklu kalması, böyle bir soruşturma çerçevesinde olmuştur.

183.  Ayrıca Hükümet, 15 Temmuz 2016 olayları göz önüne alındığında, askeri darbe çağrısının bir şiddet çağrısı olarak değerlendirilmesi gerektiği ve ifade özgürlüğü kapsamına giremeyeceği kanaatindedir. Bu bağlamda, başvurucunun demokratik olarak seçilmiş bir hükümete karşı ayaklanma çağrısı olarak yorumladığı şu ifadeleri aktarmaktadır: “Milletimiz demokrasiye gerçekten bağlı olsaydı, ülkede ‘İslamcı’ soslu faşizm bozuntusu bir rejimin yerleşmesine izin vermezdi.” Başvurucunun, hükümeti şu sözlerle tehdit ettiğini iddia etmektedir: “Yolsuzlukla mücadele operasyonu bir darbe girişimi değildi. Bu gece darbe girişimi yaşadık. Farkı gördünüz mü?”  Ayrıca FETÖ/PDY örgütü ile irtibatlı kullanıcılardan gelen mesajları retweet ederek başvurucunun, kamuoyunda demokratik olarak seçilmiş hükümete karşı derin ve mantıksız bir nefreti ateşleyebilecek olan Türkiye Cumhuriyeti’nin terör örgütü DAEŞ’e destek verdiği ve ülkenin bir baskı ve diktatörlük rejimiyle yönetildiği fikrini oluşturmaya çalışarak darbe girişimine zemin hazırlamayı amaçlayan bir faaliyette bulunduğu söylenmektedir. Bu nedenle, itiraz edilen müdahale, demokratik bir toplumda orantılı ve gerekli olmuştur.

  1.  Başvurucu

184. Başvurucu, gazetecilik faaliyeti nedeniyle bir terör suç örgütüne üye olmaktan tutuklanmasının başlı başına ifade özgürlüğü hakkının ihlalini oluşturduğunu ileri sürmektedir. Tutukluluğunun dayandırıldığı olaylarla ilgili görüşlerinin ve sorularının muhalefet partileri ve basın tarafından paylaşıldığını ve ulusal güvenlik veya kamu güvenliği için herhangi bir tehdit oluşturmadığını iddia etmektedir. Bu özgürlükten mahrumiyetin kendisini gazetecilik mesleğini yapmaktan alıkoyduğunu ve diğer gazetecilerde olduğu gibi kendisinin de mesleki pratiğinde otosansür etkisi yarattığını eklemektedir.

  1. Üçüncü taraf müdahiller
    1. İnsan Hakları Komiseri

185. Ağırlıklı olarak Nisan ve Eylül 2016’da Türkiye’ye yaptığı ziyaretler sırasında elde ettiği bulgulara dayanarak İnsan Hakları Komiseri ilk olarak, Türkiye’deki kitlesel ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğü ihlallerini defalarca kınadığını ifade etmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’de savcıların ve yetkili hakimlerin terörle mücadeleye ilişkin mevzuatı çok geniş yorumladıkları kanısındadır. Kendisine göre, hükümet çevrelerine yönelik anlaşmazlıklarını veya eleştirilerini dile getiren birçok gazeteci, yalnızca gazetecilik faaliyetlerinden dolayı ve herhangi bir somut kanıtın yokluğunda tutuklu kalmıştır. Bu nedenle, ilgili kişiler aleyhine yürütülen soruşturma dosyalarında yer alan somut delillerin çoğu zaman bu kişilerin gazetecilik faaliyetlerinden oluştuğunu belirttikten sonra İnsan Hakları Komiseri, Hükümet’in gazeteciler aleyhindeki ceza yargılamalarının bu faaliyetlerle ilgili olmadığı yönündeki iddiasını, inandırıcılıktan yoksun olduğu kanaatiyle reddetmektedir. Ne darbe girişiminin ne de terör örgütlerinin temsil ettiği tehlikelerin, kendisi tarafından eleştirilen gibi medya özgürlüğünü ciddi şekilde baltalayan önlemleri haklı çıkaramayacağını düşünmektedir.

  1. Özel Raportör

186.  Özel Raportör, Türkiye’de terörle mücadele mevzuatının hükümet politikalarını eleştirerek görüşlerini ifade eden gazetecilere karşı uzun süredir kullanıldığı kanısındadır. Ancak olağanüstü hal ilanından bu yana ifade özgürlüğü hakkının daha da zayıfladığını vurgulamaktadır. Bu bağlamda 15 Temmuz 2016’dan bu yana iki yüz otuz bir gazetecinin gözaltına alındığını ve yüz elliden fazla gazetecinin cezaevinde olduğunu, haklarında sunulan delillerin çok muğlak veya hiç olmadığını belirtmektedir.

187.  Özel Raportör, “kanunla öngörülmüş” olmadıkça, müdahalenin Sözleşme’nin 10. maddesine aykırı olduğunu beyan etmektedir. Bir tedbirin iç hukukta dayanağının bulunmasının yeterli olmadığını, hukukun niteliğinin de gözetilmesi gerektiğini eklemektedir. Bu nedenle, Raportör’e göre, ilgili kişiler özellikle hukukun kendileri için sonuçlarını öngörebilmelidir ve iç hukuk, ifade özgürlüğüne yönelik keyfi saldırılara karşı bir miktar koruma sağlamalıdır.

  1. Müdahil sivil toplum kuruluşları

188.  Müdahil sivil toplum kuruluşları, askeri darbe girişiminden bu yana medya özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaların çok daha şiddetli ve yaygın olduğunu savunmaktadırlar. Medyanın demokratik bir toplumda oynadığı önemli rolü vurgulayarak, gazetecilerin genellikle kamuyu ilgilendiren meseleleri ele aldıkları için tutuklama tedbirlerine tabi tutulduklarını belirtmektedirler. Bu bağlamda, gazeteciler üzerinde otosansür etkisi yaratma amacını da taşıyan keyfi tutuklama tedbirlerinin gazetecilere karşı uygulanmasından şikayet etmektedirler.

  1. Mahkeme’nin değerlendirmesi
    1. Kabul edilebilirlik

189. Mahkeme, Hükümet tarafından yukarıdaki 178. paragrafta ifade edilen ve başvurucu tarafından itiraz edilen itirazların, başvurucunun Sözleşme’nin 10. madde ile korunan hak ve özgürlükleri kullanmasına yönelik bir müdahalenin varlığının incelenmesiyle yakından bağlantılı sorular doğurduğu kanaatindedir. Bu nedenle, bu itirazları esasa dahil etmeye karar vermiştir.

190. Ayrıca, başvurucu tarafından ileri sürülen şikayetlerin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi ile karşılaşmadığını kaydeden Mahkeme, bu şikayetlerin kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.

  1. Esas

a)     Temel ilkeler

191.  Mahkeme, yakın zamanda Ahmet Hüsrev Altan (yukarıda anılan, §§ 212-217), Sabuncu ve diğerleri ve Şık v. Türkiye (no.2) (yukarıda anılan, §§ 173178) kararlarında özetlendiği üzere, siyasi haberlerle ilgilenen gazetecilerin ifade özgürlüğüne ilişkin içtihadından kaynaklanan ilkelerin, (yukarıda anılan, §§ 218-222) mevcut dava için de geçerli olduğunu hatırlatmaktadır.

b)    Bir müdahalenin varlığı

192.  Mahkeme, ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etkiye sahip olan belirli koşulların, ilgili kişilere -kesin bir mahkumiyete tabi olmaksızın- söz konusu özgürlük hakkının kullanılmasında müdahalenin mağduru statüsü verdiğini halihazırda dikkate aldığını hatırlatmaktadır (bakınız, diğerlerinin yanı sıra Dilipak v. Türkiye, no 29680/05, §§ 44-47, 15 Eylül 2015). Aynı şey, araştırmacı gazetecilere ağır ceza gerektiren suçlar nedeniyle ceza yargılamalarında yaklaşık bir yıl süreyle uygulanan tutukluluk için de geçerli olmuştur (Nedim Şener v. Türkiye, no.38270/11, §§ 94-96, 8 Temmuz 2014, Şık v. Türkiye (no.2), yukarıda anılan, §§ 83-85, Sabuncu ve diğerleri, yukarıda anılan, §§ 223-227 ).

193. Mahkeme, mevcut davada, bir terör örgütüne aidiyet olarak nitelendirilen eylemler nedeniyle başvurucu aleyhine ceza soruşturması başlatıldığını ve bunun bir gazeteci olarak mevcut siyasi olaylara ilişkin programlara ve değerlendirmelerine ilişkin olaylara dayanılarak yapıldığını gözlemlemiştir. Olayların bu şekilde nitelendirilmesi, başvurucunun tutukluluğu sırasında sunulan ve savcılığın başvurucuyu hükümeti ve anayasal düzeni devirmeye teşebbüs etmekle suçladığı iddianamede daha da ağırlaştırılmıştır. Bütün bu suçlar ceza kanunu aracılığıyla ağır şekilde cezalandırılmıştır.

194. Ayrıca Mahkeme, başvurucunun bu ceza yargılamaları kapsamında yaklaşık on beş ay tutuklu kaldığını kaydetmektedir. Mahkeme, başvurucunun tutukluluk halinin devam etmesi yönünde karar veren yargı organlarının, başvurucunun terörle ilgili eylemlerden dolayı suçlu olduğuna işaret eden ciddi ve makul göstergeler olduğunu düşündüklerini gözlemlemektedir.

195. Mahkeme başvurucuya ağır ceza gerektiren suçlardan dolayı açılan ceza yargılaması kapsamında uygulanan ve gazeteci olarak yaptığı işle doğrudan bağlantılı olan tutukluluğun, gerçek ve etkili bir kısıtlama ve bu nedenle başvurucunun Sözleşme’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına bir “müdahale” teşkil ettiğini değerlendirmektedir (Nedim Şener, yukarıda anılan § 96, Şık, yukarıda anılan § 85 ve Sabuncu ve diğerleri, yukarıda anılan § 226). Bu bulgu, Mahkeme’nin, Hükümet’in başvurucunun mağdur statüsünün bulunmadığına yönelik itirazını reddetmesine yol açmaktadır.

196. Aynı nedenlerle Mahkeme ayrıca, Hükümet tarafından Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikayetlere ilişkin olarak öne sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını da reddetmektedir (bakınız, kıyasenYılmaz ve Kılıç v. Türkiye, no 68514/01, § 37-44, 17 Temmuz 2008).

a)     Müdahalenin meşruiyeti

197. Böyle bir müdahale, bu hükmün 2. paragrafının gerekliliklerini karşılamadığı sürece, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlalini teşkil etmektedir. Bu nedenle, müdahalenin bu fıkra kapsamındaki bir veya daha fazla meşru amaçtan esinlenerek “kanunla öngörülmüş” ve bunları gerçekleştirmek için “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir.

198. Mahkeme, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi anlamında “kanunla öngörülmüş” ifadesinin, öncelikle müdahalenin iç hukukta bir temeli olduğunu, ancak söz konusu yasanın niteliğiyle de ilgili olduğunu yinelemektedir: ayrıca, sonuçları ve hukukun üstünlüğü ile uyumluluğunu öngörebilmesi gereken ilgili kişi tarafından erişilebilir olmalıdır. Bir takdir yetkisi veren bir yasa, bu yetkiyi kullanmanın kapsamı ve yöntemlerinin, bireye keyfiliğe karşı yeterli korumayı sağlamak için yeterli açıklıkta tanımlanması koşuluyla, söz konusu meşru amacı göz önünde bulundurarak, kendi başına bu gerekliliğe aykırı değildir (bakınız, diğerlerinin yanı sıra, Müller ve diğerleri v. İsviçre, 24 Mayıs 1988, § 29, série A no 133, Ezelin v. Fransa, 26 Nisan 1991, § 45, série A no 202 ve Margareta ve Roger Andersson v. İsveç, 25 Şubat 1992, § 75, série A no 226A).

199. Mevcut davada, başvurucunun tutuklanması ve tutuklu kalması, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki haklarının kullanılmasına müdahale teşkil etmiştir (bakınız yukarıda 195. paragraf). Mahkeme halihazırda, başvurucunun tutukluluğunun, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi anlamında bir suç işlediğinden şüphelenmek için makul gerekçelere dayanmadığı ve bu nedenle başvurucunun 5 § 1 maddesinde öngörülen özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine (bakınız yukarıda 159-163. paragraflar) karar verildiği sonucuna ulaşmıştır. Ayrıca, CMK’nın 100. maddesi uyarınca, bir kişinin yalnızca bir suç işlediğine dair güçlü bir şüpheye yol açan somut deliller mevcut olduğunda tutuklanabileceği; bu bağlamda, ulusal makamlardan tutukluluğun hukuka uygunluğunu değerlendirmeleri istendiğinde, makul sebeplerin yokluğunun, evleviyetle, güçlü şüphelerin yokluğu anlamına gelmesi gerektiği kanaatindedir. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin a) ila f) paragraflarının, bir kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılabileceği gerekçelerin kapsamlı bir listesini içerdiğini hatırlatmaktadır; böyle bir önlem, bu gerekçelerden birine girmiyorsa yasal değildir (Khlaifia ve diğerleri v. İtalya [BD], no 16483/12, § 88, 15 Aralık 2016).

200. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5. ve 10. maddelerinde öngörülen yasallık gerekliliklerinin her ikisinin de bireyi keyfiliğe karşı korumayı amaçladığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, Sözleşme ile güvence altına alınan özgürlüklerden birine müdahale teşkil etmesi kaydıyla, hukuka uygun olmayan bir tutuklama tedbiri, ilke olarak ulusal hukukta bu özgürlüğe getirilen bir kısıtlama olarak değerlendirilemez (Ahmet Hüsrev Altan, yukarıda anılan, § 225, Sabuncu ve diğerleri, yukarıda anılan § 230 ve Şık v. Türkiye (no. 2), yukarıda anılan § 187).

 

201.Sonuç olarak, başvurucunun Sözleşme’nin 10 § 1 maddesi ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerini kullanmasına yönelik müdahale, kanunda öngörülmediği için 10 § 2 maddesi kapsamında haklı gösterilemez (bakınız Steel ve diğerleri v. Birleşik Krallık, 23 Eylül 1998, §§ 94 ve 110, Recueil des arrêts et décisions 1998-VII ve kıyasenHüseynli ve diğerleri v. Azerbaycan, no. 67360/11 ve diğer 2 karar, §§ 98-101, 11 Şubat 2016, Ragıp Zarakolu v. Türkiye, no 15064/12, § 282, 15 Eylül 2020, Sabuncu ve diğerleri, yukarıda anılan § 230 ve Ahmet Hüsrev Altan, yukarıda anılan § 226). Dolayısıyla Mahkeme, söz konusu müdahalenin meşru bir amaç güdüp gütmediğini ve demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını değerlendirmeye ihtiyaç duymamaktadır (Şık v. Türkiye (no. 2), yukarıda anılan, § 188).

202.  Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.

  1. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
    1. Zarar

203. Başvurucu, on beş aylık tutukluluğu sırasında uğradığını düşündüğü maaş kaybına karşılık gelen 54.904 Euro (EUR) maddi tazminat talep etmektedir. Ayrıca 568.600 EUR manevi tazminat talep etmektedir.

204. Hükümet, başvurucunun talep ettiği meblağların, Mahkeme’nin konuyla ilgili içtihatları dikkate alındığında ne temellendirildiğini ne de gerekçelendirildiğini ve bu taleplerin reddedilmesi gerektiğini değerlendirmiştir.

205. Maddi tazminata ilişkin olarak, Mahkeme, tespit edilen ihlallerin kendisine zarar verdiğini kanıtlamanın başvurucuya ait olduğunu yinelemektedir. Bu amaçla, talebini destekleyen belgeler sunmalıdır. Bu bağlamda, iddia edilen maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında açık bir illiyet bağı kurulmalıdır. Bunlar arasında varsayımsal bir bağlantı yeterli değildir (Selahattin Demirtaş v. Türkiye (no. 2) [BD], yukarıda anılan, § 447, Bykov v. Rusya [BD], no 4378/02, § 110, 10 Mart 2009 ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy v. Finlandiya [ BD], no.931/13, § 219, 27 Haziran 2017). Bu durumda, başvurucunun siyasi tartışma programı sunduğu Can Erzincan TV kanalının 27 Temmuz 2016 tarihinde yayımlanan 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uygulamasıyla kapatıldığını dikkate alarak ve bunu destekleyecek somut kanıt bulunmadığından Mahkeme, başvurucunun herhangi bir ücretli faaliyette bulunup bulunmayacağı ve mevcut davanın koşulları nedeniyle tutuklanmaması durumunda ne kadar ücret alacağı konusunda tahminde bulunamamaktadır. Bu nedenle, tespit edilen ihlaller ile başvurucu tarafından iddia edilen maddi tazminat arasında nedensel bir bağlantı görmemektedir.

206. Manevi tazminat konusunda Mahkeme, Sözleşme ihlallerinin başvurucuya belirli ve önemli zararlar verdiği kanaatindedir. Buna göre, hakkaniyet temelinde karar vererek, başvurucuya manevi tazminat ve bu meblağdan vergi olarak ödenmesi gereken herhangi bir miktar için 16.000 Euro ödenmesine karar verir.

  1. Masraf ve giderler

207. Başvurucu, yerel mahkemeler önündeki yargılamalarda yaptığı masraf ve giderler için 150.000 ABD Doları (USD) talep etmektedir.

208. Hükümet bu talebe itiraz etmiş ve bir yandan başvurucunun bu masrafların gerçekten yapıldığını kanıtlayamadığını ve diğer yandan bu masrafların gerekli, makul veya orantılı görünmediğini ileri sürmüştür. Başvurucunun işaret ettiği destekleyici belgelerin Mahkeme önünde iddia edilen ihlallerle ilgili olmadığını vurgulamaktadır.

209.  Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuru sahibi ancak gerçekliği, gerekliliği ve oranlarının makul olup olmadığı belirlendiği ölçüde masraf ve harcamalarının geri ödenmesini alabilmektedir. Ayrıca, yasal masraflar yalnızca tespit edilen ihlalle ilgili olduğu ölçüde tazmin edilebilmektedir (Beyeler v. İtalya (adil tazmin) [BD], no. 33202/96, § 27, 28 Mayıs 2002).

Mevcut davada Mahkeme, başvurucu tarafından bir nüshası sunulan avukat sözleşmesinin, kendisine karşı yürütülen tüm ceza kovuşturmalarına kapsadığını gözlemlemektedir. Bu davada atıfta bulunulan olaylara bu maliyetlerin atfedilmesine ilişkin ayrıntıların bulunmaması nedeniyle Mahkeme, elindeki belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde bulundurarak, başvurucunun yapılan masraf ve harcamalara ilişkin talebini reddetmiştir.

  1. Gecikme faizi

210. Mahkeme, gecikme faizi oranını, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal borç verme kredisi faiz oranının üç puan artırılmış olan oranı üzerinden hesaplamanın uygun olduğu kanaatindedir.

 

TÜM BU NEDENLERLE MAHKEME;

  1. Oybirliğiyle Hükümet tarafından öne sürülen ön itirazları esas incelemesine katarak reddetmeye ;
  2. Oybirliğiyle başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan etmeye ;
  3. Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
  4. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi uyarınca yapılan şikayetin incelenmesine gerek olmadığına;
  5. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edilmediğine;
  6. Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
  7. Bire karşı altı oyla,

a)   Sözleşmeci Devlet’in Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, başvurucuya, Türk Lirası’na çevrilmek üzere manevi tazminat için 16.000 Euro (on altı bin Euro), ve de vergi olarak ödenmesi gereken miktarın ödenmesine;
 

b)   söz konusu sürenin sona ermesinden ödemeye kadar geçen sürede bu tutarların, Avrupa Merkez Bankası’nın bu dönemde geçerli olan marjinal borç verme kredisinin üç puan artırılmış yüzdelik oranına göre faize tabi tutulacağına;

  1. Oybirliğiyle adil tazminat miktarının geri kalanının reddedilmesine

Karar vermiştir.

Karar Fransızca olarak yazılmış ve daha sonra Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 14 Aralık 2021’de yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

 Hasan Bakırcı Jon Fridrik Kjølbro
 Yazı İşleri Müdürü Başkan

Bu karara, Sözleşme’nin 45 § 2 maddeleri ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74 § 2 maddeleri uyarınca Yargıç Yüksel’in muhalefet şerhi eklidir.

J.F.K.
H.B.
 

YARGIÇ YÜKSEL’İN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ

1.Aşağıda açıklayacağım nedenlerle, meslektaşlarıma, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi ve 10. maddesi uyarınca vardığı sonuçlara katılmadığımı saygıyla arz ederim. Bu nedenle, bu davada bu hükümlerin ihlal edildiği tespitine karşı oy kullandım.

2.Görüşümün nedenlerini açıklamadan önce, başvurucunun 26 Temmuz 2016 tarihinde tutuklandığı tarihte hüküm süren kendine özgü koşulları yani 15 Temmuz 2016 darbe girişimini hemen takip eden dönemi hatırlatmak isterim ve bu bağlamda Mahkeme’nin FETÖ/PDY’nin yapısını ve bu darbe girişimini çevreleyen gerçekleri ayrıntılı olarak anlatan Ahmet Hüsrev Altan v. Türkiye (no 13252/17, §§ 1217 ve 88, 13 Nisan 2021) davasındaki kararına atıfta bulunuyorum.

3. Öncelikle, geniş ifade özgürlüğünün gazetecilik faaliyetleri için geçerli olması gerektiğine katıldığımı vurgulamak isterim. Gazeteciler için ifade özgürlüğünün, özellikle siyasi çıkar alanlarındaki önemi, Mahkeme tarafından birçok kez vurgulanmıştır ve demokrasi ve çoğulculuğun korunmasında kilit bir rol oynamaktadır (Observer ve Guardian v. Birleşik Krallık, 26 Kasım 1991, § 59, série A no 216, Sürek ve Özdemir v. Türkiye [BD], no 23927/94 ve 24277/94, § 60, 8 Temmuz 1999 ve Pentikäinen v. Finlandiya [BD], no 11882/10, §§ 88-90, CEDH 2015). Gazeteciler için genişletilmiş ifade özgürlüğünün önemini konusunda çoğunluğa katılmakla birlikte, mevcut davada Sözleşme’nin 5 § 1 ve 10. maddeleriyle ilgili gerekçesine katılmadığımı saygıyla arz ederim.

4.Başvurucuya uygulanan tutukluluk tedbirinin 5 § 1 maddesi kapsamında haklı olduğu sonucuna varmak için Mahkeme, yerel makamların, başvurucunun söz konusu suçları işlediğinden şüphelenmek için makul sebepleri” olduğunu doğrulamış olmalıdır. Mahkemenin içtihadına göre, “makul sebepler”, “nesnel bir gözlemciyi, bu kişinin suçu işlemiş olabileceğine ikna edebilecek gerçeklerin veya bilgilerin mevcudiyetini” gerektirir (Fox, Campbell ve Hartley v. Birleşik Krallık, 30 Ağustos, 1990, § 32, série A no 182). Ahmet Hüsrev Altan (yukarıda anılan) kararına eklenen muhalefet şerhimde de belirttiğim gibi Mahkeme, ciddi suçların soruşturulması ve kovuşturulmasıyla ilgili konularda – örneğin mevcut davada başvurucunun şüphelenildiği gibi – ulusal makamlara bir miktar takdir hakkı tanırken, bu takdir hakkı sınırsız değildir. Ulusal makamlara tanınan serbestliğin sınırsız olmadığını akılda tutmakla birlikte, mevcut davada, ulusal makamların, aşağıda belirteceğim nedenlerle, başvurucunun söz konusu suçları işlediğinden şüphelenmek için gerçekten “makul gerekçeleri” olduğuna inanıyorum.

5.Birincisi, bir bütün olarak ele alındığında ve değerlendirildiğinde, çoğunluğun gerekçesinin önerdiğinin aksine (kararın 158. paragrafına bakınız) özellikle de bu tweetlerin darbe girişimi sırasında atıldığı düşünülürse başvurucunun tweetlerinin içeriği, motivasyonu bir araştırmacı gazeteci veya siyasi muhalifin meşru faaliyetinin ötesine geçtiğini gösterecek şekildedir. Benim görüşüme göre, başvurucunun tweetlerini ifade etme biçimi de Mahkeme’nin dikkate alabileceği önemli bir faktördür. Tarafsız bilgileri kamuoyuna açıklamak veya bu iddialar hakkında daha fazla araştırma yapılmasını önermek yerine, bu tweetlerin bazılarında, başvurucunun darbe girişimine karışan ordu mensuplarına karşı bir cadı avı yürütülmekte olduğunu belirttiği görülmektedir; bu girişime katılanların kimlikleri üzerinde şüphe uyandırmış ve darbeye karşı çıkmanın ve demokratik olarak seçilmiş hükümeti desteklemenin demokratik olmadığını ileri sürmüştür (27-37. paragraflar). Bu tweetler bir araya getirildiğinde ve atıldığı günün gerçekleri bağlamında değerlendirildiğinde, başvurucunun bir araştırmacı gazetecinin veya siyasi muhalifin meşru faaliyetlerine katılmakla yetindiğini söylemekte güçlük çekiyorum. Ayrıca bu yorumların röportaj yaptıkları gibi bir başkası tarafından veya başka bir gazetecilik faaliyeti kapsamında yapılmadığının; tam tersine bunları kendi tweetlerinde, kendi hesabına yazmıştır.

6.İkincisi, Mahkemenin içtihadına göre, ulusal mahkemelerin kararlarından ayrılmak için “çok ciddi nedenleri” olmalıdır (Baş v. Türkiye, no 66448/17, § 173, 3 Mart 2020 ve Couderc ve Hachette Filipacchi Associés v. Fransa [BD], no 40454 / 07, § 92, CEDH 2015 (extraits)). Anayasa Mahkemesi’nin, değerlendirmesini başvurucunun tweetleri üzerinde odakladığı ve bunların yayınlandıkları dönemi dikkate aldığı açıktır. Anayasa Mahkemesi oybirliğiyle, darbe girişimi sırasında, bu girişimin arkasında FETÖ/PDY örgütünün olduğuna ve savcılık tarafından ceza soruşturmalarının açıldığına dair artık hiçbir şüphe kalmadığına karar vermiştir (bakınız kararın 56 ve 58. paragrafları). Dahası, Anayasa Mahkemesi, başvurucunun tweet’lerinde -ki başvurucuya yönelik soruşturmaya esas alındığını- söylediği sözlerin, darbe girişiminin ne zaman başlatıldığı ve yetkililerin bunu engellemeye çalıştığı zamanda yapıldığı kanaatine varmıştır (bakınız kararın 58. paragrafı). Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin yaptığı değerlendirmenin keyfi olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindeyim ve bu nedenle, başvurucunun tweetlerinin hem içeriğine hem yayınlandığı tarihine ilişkin hem de başvurucuya uygulanan tutukluluğun yasallığına ilişkin yargısal bir değerlendirme yapan bu yüksek mahkeme tarafından yapılan değerlendirmenin aksini düşünmek için ciddi nedenler olduğu sonucuna varmanın zor olduğunu düşünüyorum.

7.Üçüncüsü, başvurucunun ifadelerinde yer alan bazı çelişkilere dikkat çekmek istiyorum. Birincisi, sulh ceza hakiminin huzurunda soruları cevaplarken başvurucu, darbe hakkında hiçbir şey bilmediğini iddia etmiştir (bakınız kararın 18. paragrafı), ayrıca 15-16 Temmuz 2016 gecesi, girişimin arkasında kimin olduğunu bilmesinin imkansız olduğunu söylemiştir (bakınız kararın 18. paragrafı). Ancak Anayasa Mahkemesi’nin işaret ettiği gibi, girişimin gerçekleştiğini tweetlemiş ve operasyonun arkasında olmakla suçlananların kimliğini sorgulamıştır. İkinci olarak, başvurucu bu darbeye karşı çıkacağını beyan etmiştir (bakınız kararın 18. paragrafı). Ancak yukarıda da belirtildiği gibi tweetlerinin içeriği bu açıklamaları zayıflatacak gibi görünmektedir.

8.Yukarıda bahsi geçen unsurların tümü, hem bir çelişki hem de bir muğlaklık arz ettikleri şeklinde algılanabilecekleri için, çeşitli yorumlara açık olabilirler. Bir çelişkidir, çünkü tam bir darbe girişimi anında demokratik olarak seçilmiş hükümete muhalifliği ilan ederken demokratik ilkeleri savunmak zor görünmektedir; ve belirsizdir, çünkü değişimin demokratik kanallardan geçmesi gerektiğini öne sürdükleri açık değildir (bakınız, kıyasenZana v. Türkiye, 25 Kasım 1997, § 58, Recueil 1997VII). Bu mülahazalar ışığında, çoğunluğun kararın 149 ve 158. paragraflarında belirtilen ve başvurucunun darbeye karşı olduğu ve bir araştırmacı gazetecinin veya siyasi muhalifin meşru faaliyetinin davranışının bu kapsama girdiği sonucuna katılmadığımı saygıyla arz ederim. Kanımca, inandırıcı bir şekilde desteklenmeyen böyle bir sonuca varmak zordur.

9. Birlikte ele alındığında ve zamanın bağlamı ışığında, özellikle olayların kronolojisi ve Türkiye’nin daha önce yaşadığı tarihe ve darbelere tanıklık etmiş olan (ayrıca bakınız Ahmet Hüsrev Altan’a ekli muhalefet şerhi, yukarıda yer alan) ulusal yargıçların yadsınamaz deneyimleri akılda tutulduğunda, başvurucunun tutukluluğunu inceleyene yargıçların bu unsurları bir suç işlediğinden şüphelenmek için “makul sebepler” olarak görmüş olmaları çok muhtemeldir.

10.Bu nedenle, başvurucunun5 § 1 maddesinin (c) bendi anlamında, bir suç işlediğinden şüphelenmek için “makul sebepler” bulunduğu için gözaltına alındığını ve tutuklandığını söyleyebilirim (Korkmaz ve diğerleri v. Türkiye, no.35979 / 97, § 26, 21 Mart 2006 ve Süleyman Erdem v. Türkiye, no. 49574/99, § 37, 19 Eylül 2006) ve bu nedenle, Madde 5 § 1’in ihlal edildiği tespitine karşı oy kullandım.

11.Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin olarak, çoğunluk, başvurucunun 10. madde ile güvence altına alınan ifade özgürlüğünü kullanmasına müdahalesinin bu hükmün ikinci paragrafı uyarınca “kanunla öngörülmediği” gerekçesiyle haklı görülemeyeceği kanaatindedir. Bu şekilde hüküm veren çoğunluk, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında inceleme yapmadan, yalnızca Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine ilişkin bulguya dayanmıştır (bakınız kararın 199-202. paragrafları). Mevcut davada, çoğunluğun gerekçesine katılmadığımı ve 5 § 1 maddesi kapsamında vardığı sonucu dikkate alarak, 10. maddenin gerekçelerini kabul edemediğimi saygıyla arz ederim.

KAYNAK: https://hudoc.echr.coe.int