Skip to content Skip to footer

MUHSİN YAZICIOĞLU HELİKOPTER KAZASI SORUŞTURMASINA İLİŞKİN SORULAR VE CEVAPLARI

GİRİŞ

Bu çalışma, 13 Temmuz 2026 tarihli operasyonun ardından basında “yeni delil” veya “flaş gelişme” başlığıyla sunulan iddialar ile dosyadaki belgeler karşılaştırılarak hazırlanmıştır. Çalışmaya esas alınan başlıca belge ve raprlar şunlardır: Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2016/5992 sayılı takipsizlik kararı, Ulaştırma Bakanlığı Kaza Soruşturma Kurulu’nun 4 Aralık 2009 tarihli 522 sayfalık raporu, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK) 782 sayfalık raporu ile 16 Haziran 2011 tarihli ek mütalaası, TBMM Araştırma Komisyonu taslak raporu, Adli Tıp Kurumu ile 1. İhtisas Kurulu raporları, ODTÜ ve Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı raporları, 2 Mart 2016 tarihli radar bilirkişi raporu, Genelkurmay Başkanlığı ile 2. Kara Havacılık Alay Komutanlığı yazışmaları, dosya inceleme tutanağı ve aynı savcılığın 25 Aralık 2020 tarihli iddianamesi.

Soru 1. Yazıcıoğlu’nun bindiği helikopteri kim kiralamıştır ve helikopterin durumu uçuş için uygun mudur?

Bu soru, kazanın nedenini doğrudan ilgilendirdiği halde, bugünkü medya anlatısında neredeyse hiç yer almamıştır. Oysa üzerinde en çok durulması gereken hususlardan biri budur. Çünkü dosyanın en somut, belgeye dayalı ve tartışmasız bulguları buradadır.

Kiralama, Büyük Birlik Partisi’nin kurumsal sorumluluğunda yapılmıştır. 2009 Mart yerel seçimlerinde miting programlarının zamanında icrası için helikopter kiralanmasına karar verilmiş; Genel Başkan Muhsin Yazıcıoğlu’nun onayıyla Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Destici, Esas Havacılık şirketinin satış ve pazarlama müdürü Recep Karakuş ile görüşmüş ve ardından parti özel kalem müdürü Okan Köksal’a talimat vermiştir. Köksal’ın pazarlığı sonucunda TC-HEK tescilli Bell 206 L-4 tipi helikopter 32.000 TL bedelle kiralanmıştır. Bedelin bir kısmı MKYK üyesi Mehmet Mustafa Korkmaz tarafından partililerden toplanmış, bir kısmı Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır tarafından karşılanmış ve toplanan para Okan Köksal eliyle, Mustafa Destici’ye ait “Ohem İletişim” adlı iş yerinin banka hesabı üzerinden havacılık şirketine aktarılmıştır. Savcılık, kiralama kararının parti içinde ne zaman alındığına dair bir kayıt bulunmadığını, konunun karar defterine işlenmediğini ve ödemenin parti tüzel kişiliği yerine bir şahıs şirketi hesabından yapıldığını tespit etmiştir. Burada dikkat çeken husus, savcılığın kokpit camındaki çatlağın onarımı gibi teknik bir ayrıntıyı ayrı bir başlık altında değerlendirip sonuca bağlarken, seçim kampanyasında kullanılan bir hava aracının kiralama usulü ve ödeme trafiği gibi önemli hususları yalnızca “tespit” aşamasında bırakması ve bunların idari veya mali bir sonuç doğurup doğurmadığını değerlendirmemesidir.

Helikopterin durumu ise dosyanın en sıkıntılı bölümüdür. Kayıt altına alınan başlıca eksiklikler şunlardır. Birincisi, kar yağışlı uçuşta motora kar girmesini önleyen “Snow Deflector Kit” adlı kar saptırma donanımı helikopterde takılı değildir; Kaza Soruşturma Kurulu raporuna göre hava aracının bu donanım olmadan söz konusu koşullarda hiç uçmaması gerekir. İkincisi, üretici bakım el kitabının 5.3 “Special Inspection” (Özel Muayene) bölümü uyarınca ana rotor mil sıkma işleminin (mast torklaması) belirli bir uçuş saatinde yapılması zorunluyken, bu süre kaza anında 2 saat 46 dakika aşılmıştır. Üçüncüsü, kokpit camındaki çatlağı onaran teknisyen Mehmet Aytar, yetkisi dışında işlem yapmıştır; aynı teknisyenin 23 Ocak 2009’da taktığı ELT (kaza anında konum sinyali yayan acil yer belirleme vericisi) cihazına ilişkin üretici testlerinin yapıldığına dair teknik kayıt defterinde (000550) hiçbir kayıt bulunmamaktadır ve cihazın ruhsatı için Telekomünikasyon Kurumu’na başvurulmamıştır. Dördüncüsü, işleticinin ruhsatı 28 Aralık 2008 denetimindeki eksiklikler yüzünden 27 Şubat 2009’da askıya alınmış, ancak şirketin eksiklikleri giderdiğini beyan etmesi üzerine kazadan yalnızca beş gün önce, 20 Mart 2009’da yenilenmiştir. Beşincisi, helikopterin azami kalkış ağırlığı aşılmıştır; bu aşım birbirinden bağımsız üç ayrı hesapla doğrulanmıştır. Kaza Soruşturma Kurulu 68,5 kilogram, İstanbul Teknik Üniversitesi raporu 128,9 kilogram, ICAO’nun (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü) DOC 6920 sayılı yöntemine göre çalışan teknik komisyon ise aşımı ayrıca teyit etmiştir. Miktarlar farklı olsa da üç hesap, sınırın aşıldığı noktasında birleşmektedir; uçuş planında beş yolcu yazılıyken Çağlayancerit’te son anda binen fazladan bir yolcu, hava aracını sınırın dışına çıkarmıştır. Altıncısı, TBMM Araştırma Komisyonu raporunda daha da ağır bir tespit yer almıştır; düşen helikopterin periyodik bakımlarının usulüne uygun yapılmadığı, bakım defterlerinde tahrifat bulunduğu ve sahte imzalar atıldığı belirtilmiştir. Bu tespit, savcılığın “bakım kaynaklı bir aksaklık yoktur” sonucuyla doğrudan çelişmekte ve bu çelişki bugüne kadar giderilmemiştir. Buna ek olarak, işletici firma ile kiralamaya aracılık eden şirketin bağlı olduğu Esas Holding, 2008 yılında bakımsız uçak kullanımı, uçuş güvenliğini tehlikeye atma ve eksik ekipman gerekçeleriyle yüksek tutarlı idari para cezalarına çarptırılmıştır.

Bu eksikliklerin ortak ve belirleyici yönü, hiç birinin uçuş sırasında dışarıdan gelen bir müdahaleye veya üçüncü bir kişinin eylemine dayanmaması, tamamının uçuş öncesinde mevcut, sivil havacılık mevzuatı çerçevesinde denetlenebilir ve önlenebilir kusurlar olmasıdır. Bu kusrular 2009-2016 arasında belgelenmiştir, yani hiçbiri sonradan ortaya çıkmış hususlar değildir. Sertifikasyonu bulunmayan, bakımı aksatılmış, kar donanımı olmayan ve ağırlık sınırı aşılmış bir hava aracının, ruhsatı kazadan beş gün önce yenilenerek elverişsiz hava koşullarında havalanması, bir “suikast” iddiası kadar, hatta ondan çok daha somut biçimde araştırılmayı hak ederken, 13 Temmuz 2026 operasyonunda bu başlık gündeme dahi getirilmemiştir.

Soru 2. Yazıcıoğlu’nun helikopteri, başka bir hava aracının çarpması, türbülansı ya da sonik patlaması sonucu mu düşürülmüştür?

İddia edilen husus: Basında, helikopterin bölgede uçtuğu belirtilen F-16 ve F-4 savaş uçaklarının etkisiyle düşürüldüğü ileri sürülmüştür. Bu iddia içinde birkaç senaryo barınmaktadır. Bunlar; jetlerin yarattığı türbülans ve şok dalgasının helikopteri sarsıp kontrol kaybına yol açtığı,[1] savaş uçağının helikoptere yakın alçak uçuş yaparak “sonik patlama” (ses hızının aşılmasıyla oluşan ani basınç dalgası) oluşturduğu,[2] iki jetin radarda tek uçak gibi görünecek biçimde “kol altı uçuş” yaptığı[3] ve jet geçişinin helikopterin yükseklik göstergesini yanılttığıdır.

Cevap: Bu soru dosyada baştan sona araştırılmış; hatta “başka bir hava aracının etkisine maruz kalma” ihtimali, DDK raporunda ayrı bir başlık altında ele alınmıştır. Olayı inceleyen üç bağımsız merci, yani 522 sayfalık Kaza Soruşturma Kurulu raporu, 782 sayfalık DDK raporu ve TBMM Araştırma Komisyonu taslak raporu, kazaya bir başka hava aracının yol açtığını saptamamıştır. Bunun yerine üçü de, kazanın kendi içinde tutarlı bir nedeni olduğunu ortaya koymuştur. O da; sertifikasyonu bulunmayan, kar saptırma donanımı takılı olmayan ve azami ağırlığı aşılmış bir helikopterin, görüşün 300-500 metreye düştüğü sisli ve karlı bir sahada “görerek uçuş” ısrarıyla yön kaybına (havacılıktaki adıyla oryantasyon kaybına, yani pilotun yerini ve konumunu şaşırmasına) uğramasıdır.

Türbülans iddiası, söz konusu raporlarda teknik bilirkişi incelemesiyle sayısal olarak çürütülmüştür. Her uçağın arkasında, kanat uçlarından doğan ve girdap biçiminde ilerleyen bir hava akımı oluşur ve havacılıkta buna dümen suyu türbülansı (wake turbulence) denir ve şiddeti, uçağın ağırlığıyla doğru orantılıdır. ICAO Doc 4444 dokümanına göre F-4 ve F-16 uçakları “medium” (orta), Bell 206 L-4 helikopteri ise “light” (hafif) sınıftadır. Bu sınıflandırmaya göre orta sınıf bir uçağın arkasında bıraktığı türbülansın hafif bir helikopteri etkileyebilmesi için, o uçağın helikoptere dikey olarak 1.000 feet’ten (304,8 metre) ya da yatay olarak 5 deniz milinden (9,26 kilometre) çok daha yakın geçmesi gerekir. Dosyada, herhangi bir askerî uçağın helikoptere bu mesafede yaklaştığını gösteren bir veri yoktur. Aksine, bölgede radar irtifasının altında görülüp kaybolan uçaklar bulunsa da, helikopterle bunlar arasında doğrudan ya da tehlikeli bir temas olmadığı tespit edilmiştir.

Maddi deliller ve teknik veriler, bir uçağın kazada rol oynamasının fiziksel olarak imkânsız olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Birincisi, helikopterin çarpışma önleyici cihazı, yani yakındaki uçakları algılayıp pilotu uyaran TCAD (Trafik ve Çarpışma İkaz Cihazı), ABD’deki üretici laboratuvarında (Avidyne) test edilmiş ve pilota hiçbir yakın çarpışma uyarısı vermediği belirlenmiştir. Yakınında transponderi açık bir uçak olsaydı bu cihaz uyarı verirdi. Uyarı vermemesi, tehlikeli bir yakınlaşmanın yaşanmadığını göstermektedir. İkincisi, helikopterin dikey hız göstergesi (varyometre), yani tırmanma ve alçalma hızını gösteren alet, çarpma anını kaydetmiştir. Izler, helikopterin çarpma anında dakikada 500 feet ile tırmanışta olduğunu göstermektedir. Bir başka uçağın türbülansıyla aşağı itilip düşürülen bir helikopterin göstergesinde tırmanış değil, ani alçalma izi kalır. Buradaki tırmanış izi, sisli ve karlı arazide görüş kaybederek yükselmeye çalışan bir helikopterin, yani bir pilotaj hatası senaryosunun tipik bulgusudur. Bu göstergeler, Kanada’daki ilk inceleme yetersiz görülünce, DDK’nın talebiyle 30 Ekim – 6 Kasım 2010 tarihlerinde Ottawa’daki Ulaştırma Emniyet Kurumu laboratuvarında incelenmiştir. Ayrıca motor, şanzıman, kuyruk ve hidrolik yağı numuneleri ile transmisyon hidrolik pompası ve rotor takometresi üzerinde Almanya’da yapılan fiziksel kontrollerde herhangi bir anormallik saptanmamış; böylece mekanik arıza ihtimali de ortadan kalkmıştır.

“Sonik patlama”, “kol altı uçuş” ve “yükseklik göstergesinin yanıltılması” senaryoları da aynı gerçeklikle kabul görmemiştir. Sonik patlama, ancak uçağın helikoptere çok yakın geçmesi halinde bir etki yaratabilir. Ancak, yukarıda belirtildiği üzere dosyada böyle bir yakınlaşma yoktur ve TCAD hiçbir yakın uçak sinyali vermemiştir. “Kol altı uçuş”, iki uçağın birbirine çok yakın uçarak radarda tek iz gibi görünmesidir. Teknik olarak mümkün olsa bile bu, bir helikopterin düşürüldüğünü değil, ancak bir uçuş biçimini gösterir. Bir uçağın bir süre radardan kaybolması ise, dağlık arazide alçak irtifada radar kaplamasının dışına çıkmasıyla açıklanır. Nitekim düşen helikopterin kendisi de aynı sebeple radarda görünmemiştir. Yükseklik göstergesinin yanıltılması iddiası da varyometre bulgusuyla bağdaşmamaktadır. Çünkü gösterge çarpma anında tırmanışı kaydetmiştir. Nihayet, 2 Mart 2016 tarihli son bilirkişi raporu da helikopterin bir hava aracının etkisiyle düştüğüne dair bir bulguya ulaşılamadığını ve kayıtlar üzerinde herhangi bir montaj izine rastlanmadığını teyit etmiştir. Sonuç olarak türbülans, sonik patlama ve kol altı uçuş iddiaları kanıtlanmış olgular değil, mevcut fiziksel bulgularla çelişen varsayımlardır. Bu varsayımlara dayanak yapılan uçuşların dosyada yıllardır bulunması da ayrıca dikkat çekicidir. Örneğin “denetleme” amaçlı uçuş yaptığı bildirilen MJ524 kuyruk numaralı uçağın bilgileri ile pilotu Tezcan Kaymaz’ın yazılı beyanı 2011’den beri dosyadadır.

Soru 3. Kazazedelerin kanında karbonmonoksit bulunması bir suikast yöntemine mi işaret etmektedir?

İddia edilen husus: Basında, otopsilerde “normalin üzerinde” karbonmonoksit tespit edildiği ve kazazedelerin kaza öncesinde bayıltılmış ya da zehirlenmiş olabileceği ileri sürülmüştür.[4]

Cevap: İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun 7 Temmuz 2010 tarihli tahlillerinde kanda karbonmonoksit saptanmıştır. Ancak değerler bir zehirleme yöntemine değil, hava aracı kazalarında sık görülen egzoz sızıntısına işaret etmektedir. Pilotun kanındaki oran %26,6 gibi koordinasyon kaybına yol açabilecek düzeydeyken, Muhsin Yazıcıoğlu’nun kanındaki %13,1’lik oran dahil diğer değerler tek başına ölüme yol açacak seviyede değildir. Yine, bir zehirleme senaryosu da teknik ve tıbbi olarak dayanaksızdır. Dosyadaki 6 Mayıs 2014 tarihli bilirkişi raporuna göre düşen helikopterde karbonmonoksite karşı herhangi bir uyarı ya da salım sistemi bulunmamaktadır. Yani kabine dışarıdan gaz verilebilecek bir mekanizma yoktur. Ayrıca numuneler olaydan yaklaşık on beş ay sonra analiz edildiği için, elde edilen değerlerin ihtiyatla karşılanması gerektiği bilirkişilerce ayrıca belirtilmiştir. Yine bir zehirleme senaryosu otopsi bulgularıyla da bağdaşmamaktadır. 28 Mart 2009’da, biri profesör dört adli tıp uzmanı, bir patoloji uzmanı ve iki Cumhuriyet savcısı huzurunda yapılan otopsilerde ölüm nedeni, doğrudan kazanın şiddetine bağlı “genel beden travması”, çoklu kırıklar ve iç organ yaralanmaları olarak saptanmıştır. Kandaki karbonmonoksit, bir suikast aracının değil, kazanın sonucudur.

Soru 4. Helikopterin düştüğü yeri en az hatayla bulup üstlerine bildiren astsubay sanık sandalyesine oturtulurken, kurtarma ekiplerini yanlış yere yönlendiren birimin başındaki General Şirin Ünal’ın bugüne kadar ifadesinin dahi alınmaması normal midir?

İddia edilen husus: Basında bugün öne çıkarılan isimler, o gün bölgede uçan pilotlar ile kaza-kırım ekibidir. Buna karşılık arama-kurtarma zincirinin en üst karar makamı olan SKKHM ve başındaki komutan hiç gündeme getirilmemektedir.

Cevap: Bu soru, dosyadaki en açık ve en ağır çelişkiyi göstemektedir. Olay gecesi enkazın yerini bilimsel yöntemle bulan kişi, Jandarma İstihbarat Astsubayı Süleyman Akdoğu’dur. Akdoğu, düşen helikoptere ait telefon numaralarının bağlı olduğu baz istasyonu sinyallerinin kesişimini hesaplayarak enkazın bulunabileceği yaklaşık 1 kilometrekarelik alanı olay gecesi daraltmıştır. O gece üretilen tek bilimsel veri budur. Buna karşın Akdoğu, üst düzey görevlilerin yargılandığı davada sanık sandalyesine oturtulmuş ve beraat etmiştir. Kısacası, doğru veriyi üreten bu kişi yargılanmaktan kurtulamamıştır.

Buna karşılık, yanlış verinin resmî yönlendirmeye dönüştüğü makam olan Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi (SKKHM) hiçbir zaman derinlemesine soruşturulmamıştır. Olay şöyle gelişmiştir; hiçbir resmi sıfatı bulunmayan hatalı bir koordinat, bir telsiz amatörünün (TRAC üyesi Hüseyin Murat Odabaş’ın) APRS adlı sisteme “muhtemel kaza yeri” olarak girdiği bir bilgiden ibarettir. Bu bilgi, bir başka telsiz amatörü aracılığıyla Başbakanlık Kriz Merkezi’ne, oradan Genelkurmay’a, oradan da başında dönemin Hava Pilot Tümgenerali Şirin Ünal’ın bulunduğu SKKHM’ye ulaşmış; bu merkez bilginin doğruluğunu araştırmadan onu Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığına aktarmıştır. Sonuçta enkazın gerçek yerinden yaklaşık dokuz kilometre uzaktaki Kurucaova bölgesinde, ilk gece yüzlerce kişiyle sabaha kadar sonuçsuz arama yapılmıştır. Ayrıca kurtarma helikopterlerine zamanında kalkış izni verilmemesinden doğan yaklaşık elli dakikalık gecikme de aynı merkezin sorumluluk alanındadır.

Bu makamın konumu, sahada görev yapan bir er ya da astsubayın konumundan niteliksel olarak farklıdır. SKKHM; bir hava aracı kaybı ihbarını doğrulamak, arama-kurtarma unsurlarını sevk etmek ve hava araçlarını görevlendirmekle yetkili karar merciidir. Bu makam “garantör”olarak kabul edilmektedir, yani bir tehlikeyi önlemekle özel olarak yükümlü kılınmış makamdır. Onun ihmali, sıradan bir idari savsaklama değil, garantörlük yükümlülüğünün ihlalidir. Dosyadaki SKKHM personel çizelgesine göre Şirin Ünal, kazaya dair ilk bilginin merkeze ulaştığı saat 16.32’den gece yarısına kadar bizzat merkezde bulunmuştur. Yani kritik kararların tamamı, kendisinin merkezde olduğu saatlerde alınmıştır.

Kurtarma sürecindeki kusurun ceza sorumluluğu doğurabileceği hususu teorik bir tartışma olmayıp, yargı bu soruyu birden fazla kez yanıtlamıştır. Danıştay, 20 Ocak 2019 tarihli kararıyla Adana Bölge Jandarma Komutanı Ali Lapanta ile Kurmay Başkanı Mazlum Koçoğlu hakkında yargılama yolunu açmıştır. Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 15 Şubat 2021 tarihli kararıyla dönemin Kahramanmaraş Valisi, İl Jandarma Komutanı ve İl Emniyet Müdürü’nü “görevi kötüye kullanma”dan mahkûm etmiş; üstelik sanıkların fiil sonrası tutumunu dikkate alarak takdiri indirim (TCK 62) uygulamamış, cezanın ertelenmesine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına da yer olmadığına karar vermiştir. Yani Yüksek Mahkeme bu ihmali basit bir idari savsaklama olarak değil, bir kusur olarak nitelendirmiştir. Benzer bir görevi ihmal iddiasıyla Hava Kuvvetleri kriz merkezindeki Yarbay Ali Gerede hakkında da askeri savcılıkça soruşturma yürütülmüştür. Aynı kusur, karar zincirinin en üstünde yer alan komutan için de söz konusuyken, bu kişinin on yedi yıldır bir kez dahi ifadeye çağrılmaması normal değildir ve hukuken izaha muhtaçtır. Milletvekilliği döneminde dokunulmazlığın işlem yapmayı engellediği söylenebilse de, dokunulmazlığın sona ermesinden sonra da hiçbir adım atılmamış olması bu izahı imkânsız kılmaktadır.

Bu çelişkiyi daha da arttıran gelişme, yapılan son operasyonla yaşanmıştır. Zira, görev verilir verilmez helikopterleri on dakika içinde havalandıran dönemin 2. Kara Havacılık Alay Komutanı Tuğgeneral Fatih Bengi 2026 operasyonunda tutuklanmıştır.[5] Oysa aynı komutanlığın 12 Mart 2012 tarihli resmî yazısına göre helikopter saat 17.00’de hazır bulundurulmuş, görev SKKHM tarafından ancak saat 18.00’de verilmiş, kalkış ise görevin verilmesinden on dakika sonra, 18.10’da yapılmıştır. Yani hazır bekleyen helikopterlerin elli dakika yerde tutulmasının tek nedeni, görevin SKKHM tarafından geç verilmesidir. Görevi on dakikada yerine getiren komutan tutuklanırken, görevi elli dakika geciktiren merkezin başındaki komutanın ifadesinin dahi alınmamasının izahı mümkün değildir.

Soru 5. Hiçbir yetkisi ve görevi olmadığı hâlde kurtarma ekiplerini yanlış yönlendirip enkaza ulaşmayı geciktirdiği ileri sürülen Ercüment Güler kimdir; bu isim on yıldır neden araştırılmamış ve şimdi yeni bir olaymış gibi gündeme getirilmektedir?

Bu ismün bazı haber ve yorumlarda “garip yolculuk” ve “NATO bağlantısı” başlıklarıyla, sanki dosyaya yeni girmiş bir figürmüş gibi sunulmasının sebebi nedir?[6]

Cevap: Ercüment Güler dosyada yeni bir isim değildir; 2016 takipsizlik kararında şüpheli listesinin 41. sırasında yer almış ve haklarında iletişim tespiti (CMK 135) yapılan yaklaşık doksan kişilik listede bulunmaktadır. Buna rağmen kararın hiçbir yerinde kendisine yöneltilen iddialar adıyla ve ayrıca ele alınmamıştır; hakkında bireysel bir değerlendirme, gerekçe ya da sonuç yoktur. Oysa Dursun Özmen, TRAC üyeleri veya kaza-kırım görevlileri için kararda ayrı ayrı gerekçe bölümleri bulunurken, bu ismle ilgili dosyadaki tek husus, kimlik kaydı ile bir dinleme listesinde isminin yer almasıdır.

Oysa kendisine yöneltilen iddialar tam da bu olayın merkezinde yer almaktadır. TBMM Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonu’nda konuşan CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın basına yansıyan açıklamalarına göre, olay tarihinde BOTAŞ personeli olan emekli Yarbay Ercüment Güler, İHA muhabirinin telefonundan konum tespiti için Avea’ya iletilen ve BOTAŞ’la paylaşılan bilgilerin ardından sürecin başından itibaren kaza bölgesine gitmiş, vali ve emniyet müdürünü yönlendirmiş ve enkazın bulunmasında zaman kaybedilmesine yol açmıştır. Yavuzyılmaz’ın ifadesiyle, hangi unvanla ve kimsenin tanımadığı bir kişi olarak sürecin içinde bu kadar aktif rol aldığı sorusu cevapsızdır.[7]

Aydınlık yazarı İsmet Özçelik de, Güler’in emekli ve sivil olmasına rağmen bölgedeki ekiplerin sevk ve idaresinde etkili olduğunu, bazı ekiplerin yanlış yönlere gönderilmesi bakımından sorumluluğunun araştırılması gerektiğini ve bu iddiaların daha önce de gündeme gelmesine rağmen bu kişinin soruşturmanın dışında kalmayı başardığını ileri sürmüştür. Aynı kaynaklara göre Güler kazadan sonra BOTAŞ’taki görevinden ayrılmış; Gambiya, Bosna Hersek, Yemen ve Cibuti’de çalışmış, NATO ve ABD askeri tesislerine altyapı yapan bir şirkette güvenlik müdürü olmuş ve halen Yunanistan’da bulunmaktadır.[8]

Bu iddiaların doğruluğu bu çalışmanın konusu değildir ve dikkat çekilmek istenen husus başkadır. Arama-kurtarma ekiplerinin yanlış yönlendirilmesine ilişkin olarak dosyada adı anılarak somut iddia ileri sürülen iki isim vardır; biri Genelkurmay bünyesindeki kriz merkezinin başındaki Şirin Ünal, diğeri sahada bulunduğu ileri sürülen Ercüment Güler. Bu iddialar yeni de değildir ve TBMM kürsüsünden ve basından yıllardır tekrarlanmaktadır. On yıl boyunca hakkında hiçbir işlem yapılmayan bir ismin, tam da bu operasyon sırasında “yeni keşfedilmiş bir figür” gibi sunulması, soruşturmanın delili değil, anlatıyı takip ettiğini göstermektedir. Delilden şüpheliye giden bir soruşturmada beklenen, hakkında yıllardır somut iddia bulunan Güler ve Ünal’ın durumunun öncelikle aydınlatılmasıdır. Ancak, her ikisi de 2026 operasyona dahil edilmemiştir.

Soru 6. Genelkurmay Başkanlığı radar kayıtlarıyla ilgili DDK’ya ve savcılığa farklı bilgi mi vermiştir? Sökülen cihazlar nelerdir, ne işe yaramaktadırlar ve sökülmeselerdi hangi bilgiler elde edilebilirdi?

İddia edilen husus: Basında, kaza dakikalarında radar kayıtlarında yaklaşık dört buçuk dakikalık bir “kesinti” bulunduğu, bunun kasıtlı olduğu; enkazdaki GPS cihazlarının “delilleri karartmak” için söküldüğü ve bu cihazların “o gün bölgedeki jet koordinatlarını kanıtlayacak tek dijital delil” olduğu ileri sürülmüştür.[9]

Cevap (radar): Radar konusunda gerçekten bir tutarsızlık vardır; ne var ki bu tutarsızlık medyanın işaret ettiği yönde değil, tam tersinedir ve muhatabı pilotlar değil, kayıtları göndermeyen makamdır. Sürecin kronolojisi bunu açıkça göstermektedir. DDK, 30 Haziran 2010 tarihli yazısıyla enkaz bölgesi çevresindeki askerî uçuşlara ait radar görüntülerini istemiş; 11 Ağustos 2010’da gönderilen evrak arasında radar görüntüleri yer almamış, bunun yerine görüntülerden yararlanılarak hazırlandığı değerlendirilen iz haritaları gönderilmiştir. Genelkurmay Başkanlığı, DDK ile yürüttüğü yazışmaların hiç birinde herhangi bir radar arızasından söz etmemiştir. Buna karşılık Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği 27 Mayıs 2011 tarihli yazıda, kaza saatine denk gelen 15.03.02-15.07.40 aralığındaki yaklaşık dört buçuk dakikalık kaydın, “doğu bölgesindeki tüm radarlarda meydana gelen kısa süreli arıza” nedeniyle gönderilemediğini bildirmiştir. Bu cevap kamuoyunda tepki toplayınca, aynı makam 30 Ağustos 2011 tarihli yazısıyla, daha önce “arıza nedeniyle yok” dediği kayıtların Erzurum Dumlu Hava Radar Mevzi Komutanlığı’nda mevcut olduğunun “tespit edildiğini” açıklamış ve görüntüleri savcılığa göndermiştir. Önce yok denilen bir kaydın ısrarlı yazışmalar sonucunda bulunması ve aynı olay için iki resmî makama iki farklı bilgi verilmesi, başlı başına açıklanması gereken bir durumdur. Nitekim DDK, 16 Haziran 2011 tarihli ve üyelerince oybirliğiyle kabul edilen ek mütalaasında, kendisine bu arızadan hiç söz edilmediğini ve Kurula eksik bilgi verildiğini açıkça tespit etmiş; askerî radar kayıtları üzerinde sonradan bir oynama yapılıp yapılmadığının ve gerçek kayıtların saklanıp saklanmadığının bizzat Cumhuriyet savcılığınca araştırılmasını önermiştir.

Yukarıda anlatılanlara, savcılığa ulaşan görüntülerin bir televizyon ekranından kamerayla çekilmiş olması, kayıtların “elle işaretlenmiş iz bilgileri”nden oluşması (yani otomatik değil, operatörün elle seçtiği uçakların görülebilmesi ve elle seçilmeyen bir hava aracının hiç görünmemesi) ve geçmiş radar verilerinin tutulduğu MASE sunucusuna ait hard diskin kazadan yaklaşık beş hafta sonra, 3-4 Mayıs 2009’da arızalanıp “2009 yılına ait tüm veriler”in kaybedilmesi de eklenmelidir. Üstelik bu son husus savcılığa ancak 2014’teki bir yazışmayla bildirilebilmiştir. Ayrıca, Hava Kuvvetleri 31 Ocak 2011 tarihli basın açıklamasında “74 kilometre yarıçapında F-4 ve F-16 dâhil TSK’ya ait hava trafiği yoktur” demişken, savcılığa 28,5 kilometreden F-4 ve F-16 geçişinin olduğunun bildirmiştir. Ancak bütün bunlar, helikopterin bir uçak tarafından düşürüldüğünü değil, kayıtların adli makamlara eksik ve çelişkili verildiğini gösterir. Genelkurmay’ın DDK’dan bilgi saklaması, kritik olduğu halde bugünkü operasyonda hiç sorgulanmayan başlıklardan biridir ve bir delil karartma şüphesi varsa, muhatabı kayıtları göndermeyen makamdır.

Cevap (sökülen cihazlar ve ne işe yaradıkları): Helikopterde üç ayrı seyrüsefer cihazı vardır: Garmin GNS 430, Argus 5000 CE ve Skymap III C. Bu üç cihazın ortak özelliği, hepsinin “konum ve rota gösterme” işlevi görmesidir; pilot, uçtuğu yeri harita üzerinde bunlar sayesinde takip eder (Argus 5000 CE, uçağın konumunu hareketli bir harita üzerinde gösteren “moving map display”, yani kayar harita göstergesidir). Burada altı çizilmesi gereken teknik gerçek şudur: bu cihazlar, uçakların “kara kutu” dediğimiz kayıt cihazları değildir. Kara kutu iki parçadan oluşur: CVR (Kokpit Ses Kaydedicisi) kokpitteki konuşmaları ve sesleri kaydeder; FDR (Uçuş Veri Kaydedicisi) ise hız, irtifa, motor gücü gibi yüzlerce uçuş verisini saniye saniye kaydeder. Söz konusu GPS cihazlarında böyle bir kayıt işlevi yoktur; bunlar yalnızca o an nerede olunduğunu gösterir, geçmişi ayrıntılı biçimde kaydetmez ve bir başka uçağın varlığını hiçbir şekilde göstermez. Dolayısıyla “helikopterin beyni söküldü” ya da “jetlerin koordinatını kanıtlayacak tek delil kayboldu” biçimindeki söylem teknik olarak yanlıştır.

Peki bu cihazlar sökülmeseydi ne elde edilebilirdi? DDK’nın değerlendirmesine göre bu cihazlardan, helikopterin kaza öncesindeki irtifası (yüksekliği) ve izlediği güzergâh gibi sınırlı bazı uçuş bilgileri elde edilebilirdi. Bu bilgiler, kazanın nasıl geliştiğine, yani helikopterin dağa hangi açı ve yükseklikte yaklaştığına dair fikir verebilirdi. Yani cihazların önemi, “bir başka uçağı göstermeleri” nedeniyle değil, helikopterin son uçuş profilini ortaya koymalarından kaynaklanmaktadır. İşte bu yüzden cihazların olay yerinden kaybolması, teknik olarak sınırlı bilgi taşısalar da hukuken önemlidir ve dosyada zaten ciddiyetle ele alınmıştır. DDK raporunun 768. sayfasındaki 12 numaralı öneriye göre, Skymap III C cihazı 29 Mart’tan sonra, Argus 5000 CE cihazı ise 30-31 Mart arasında enkazdan yok olmuş/çalınmıştır; arama-kurtarma sırasında kırıma uğrayan askeri bir Sikorsky helikopterinin kaza-kırım ekibinde yer alan bazı personelin, düşen helikopterin enkazı üzerinde de çalıştığı tespit edilerek bunlar hakkında soruşturma açılması istenmiştir. Aynı bölgedeki üçüncü cihaz olan GNS 430’un hafıza bataryasının çökmüş olması da dikkat çekicidir. DDK bunun basit bir kısa devreyle dahi sağlanabileceğine işaret etmiştir. Cevapsız kalan sorular şunlardır; bu cihazları kim, hangi amaçla ve kimin emriyle sökmüştür? Ulaştırma Bakanlığı Nihai Kaza Raporu neden ikinci GPS cihazının kaybından hiç söz etmemiştir? Kaza yerinde tutulan tutanaklarla ilgili sahtecilik iddiası da gündeme gelmiştir. Ancak bu iddia Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı’nın 19 Ekim 2011 – 12 Ocak 2012 tarihli raporlarıyla çürütülmüştür. Rapora göre tutanaklardaki imzalar gerçektir ve imza tarihlerinin farklı olması, ilk incelemede eksik görünen parçaların kar altında kalmış olabileceği düşünülerek beklenmesi ve cihaz enkaz kaldırıldıktan sonra da bulunamayınca tutanağın 20 Mayıs tarihiyle imzalanıp savcıya bildirilmesiyle gidedilmiştir giderilmiştir. Kaybolan cihazlar ve parça yakma meselesi bu dosyadan ayrılıp Göksun Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir. Kısacası burada da yeni bir bulgu ortaya konmuş değildir; asıl sorun, DDK’nın 2011’deki “bu emri kim verdi” sorusunun on beş yıldır cevaplanmamış olmasıdır.

Soru 7. Enkazdan parça sökerken görüntülenen askerler kimlerdir ve bu konuda daha önce ne yapılmıştır?

Cevap: Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “keçiler mi söktü” sözüyle kamuoyunun gündemine gelen, asker şahısların enkazdan parça söktüğüne dair görüntüler, Gülefer Yazıcıoğlu’nun Malatya Cumhuriyet Başsavcılığına teslim ettiği ihbar mektubu ve ekindeki CD ile dosyaya delil olarak girmiştir. Yapılan soruşturmada, olaya karışan askerlerin Malatya 2. Kara Havacılık Alayı’nda görevli oldukları ve olay yerine Özel Kuvvetler’e ait 10064 kuyruk numaralı helikopterle ulaştıkları saptanmış; kimlikleri teşhis edilen bu kişiler tutuklanmıştır. Yani enkazdan parça söken kişiler bilinmekte ve bu konu yıllardır dosyadadır. Aydınlatılamayan tek husus, bu parçaların hangi saikle ve kimin emriyle söküldüğüdür. Bugün bu görüntüler “yeni delil” gibi sunulsa da ne olay nede failleri yenidir. Yeni olan yalnızca aynı olayın ‘’FETÖ’’ etiketiyle tekrar pazarlanmasıdır.

Soru 8. Kurtarma faaliyetleri bilerek mi geciktirilmiştir; otopsi raporları bu konuda ne söylüyor?

İddia edilen husus: Basında, kaza yerinin kısa sürede tespit edildiği hâlde ekiplerin oraya gitmediği, dolayısıyla kurtarmanın “kasten” geciktirildiği ve kazazedelerin ölüme terk edildiği ileri sürülmüştür.[10]

Cevap: İlk saatlerde kazanın yeri gerçekten bilinmemekteydi; ancak gecikme yalnızca bu belirsizlikten kaynaklanmamıştır ve işin içinde ciddi bir yönlendirme hatası da vardır. Dosyadaki ceride kayıtları bu tabloyu saat saat göstermektedir. Baz istasyonu sinyalleriyle elde edilen ilk konum bilgisi saat 17.15 sıralarında üst makamlara, haritaya işlenmiş enkaz konumu ise saat 18.00’de Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığına ulaştırılmıştır. Buna karşılık aynı gece saat 22.20’de meteorolojik şartlar gerekçe gösterilerek havadan arama faaliyetine son verilmiştir; 22.30’da Başbakanlık Kriz Merkezinden gelen ve gerçek yeri göstermeyen bir sinyal koordinatı haritadan Kurucaova-Sisne yaylası arasına yerleştirilerek sahaya iletilmiştir.

Vahim olan bir diğer gerçek ise şudur; DDK raporuna göre 25 Mart gecesi saat 23.30 sıralarında yapılan değerlendirme toplantısında, vatandaş ihbarları ve telefon sinyalleri birlikte değerlendirilerek enkazın Karayakup Tepesi ile Keş Dağı yamaçlarında olabileceği hususunda görüş birliğine varılmıştır. Buna rağmen birlikler ters istikametteki Kurucaova’ya sevk edilmiştir. Kızılöz köyü imamı Mustafa Saltık’ın helikopter sesini saat 15.07 ile 15.12 arasında duyduğuna dair beyanı ile kaza günü Jandarma’nın 156 hattını arayıp yeri bildiren köylülerin ihbarına itibar edilmemiş olması da bütün bu ihmaller zincirini iyice gözler önüne sermektedir. Üstelik kurtarma helikopterlerine görevin ancak saat 18.00’de verilebilmesi yüzünden yaklaşık elli dakikalık ek bir gecikme yaşandığı da yine resmi belgelerle sabittir.

Dosyadaki en net ayrım otopsi raporlarında karşımıza çıkmaktadır. Helikopterdeki beş kişi, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu’nun tespitine göre kazayı izleyen 30 ila 60 dakika içinde, yani en geç saat 16.00 civarında ağır travma nedeniyle hayatını kaybetmiştir; dolayısıyla bu kişiler bakımından gecikmenin sonucu değiştirdiği söylenemez. Ancak gazeteci İsmail Güneş için durum tümüyle farklıdır. Aynı kurulun 19 Ocak 2011 tarihli raporuna göre Güneş, diğerlerinden farklı olarak kazadan yaklaşık 4-6 saat sonra donma sonucu hayatını kaybetmiş ve saat 17.23’e kadar telefon görüşmeleri yapmıştır. Donma, tıbben zamana bağlı ve zamanında müdahaleyle önlenebilir bir ölüm biçimidir.

Telefon sinyalleri saat 17.16’dan itibaren merkezlere ulaşıp yaklaşık 30 kilometrelik bir arama alanı çizilmişken, bu yaklaşık dört saatlik kritik zaman diliminde eldeki verilerle kimsenin ne yapmadığı, kalkıştaki elli dakikalık gecikmenin sonuca etkisinin ne olduğu hiçbir aşamada incelenmemiştir. Hukuken bir ihmalden söz edebilmek için “beklenen davranış yapılsaydı sonuç önlenebilir miydi” sorusuna yanıt aranmalıdır. Ancak, adli tıp verileriyle arama-kurtarma zaman çizelgesi tam da bu ölüm kalım aralığında hiç karşılaştırılmamıştır. Sonuçta ortada net bir gerçek vardır. Beş kişi açısından gecikme sonucu değiştirmezdi belki ama zamanında ulaşılsaydı İsmail Güneş kurtarılabilirdi ve aradan geçen yıllara rağmen o dört saatin hesabı hâlâ verilmiş değildir. Bu incelemenin bugüne kadar yapılmamış olması eldeki imkanların yetersizliğinden değil, tamamen bilinçli bir tercihten kaynaklanmaktadır.

Soru 9. Kaza-kırım ekibinin yeterliliğine dair Feridun Seren ile ilgili hususlar gerçekten yeni midir?

İddia edilen husus: Basında, kaza-kırım heyeti başkanı Feridun Seren’in ekibin uluslararası kaza-kırım eğitimi ve sertifikasına sahip olmadığını mahkemede söylemesi “çarpıcı yeni gelişme” olarak sunulmuştur.[11]

Cevap: Bu husus yeni değildir. Kaza-kırım ekibinin niteliği ve yeterliliği, takipsizlik kararıyla sonuçlanan süreçte zaten tartışılmış; heyet üyelerinin havacılık geçmişi ve tecrübesi 2016 kararında ayrıca incelenmiş ve yeterli bulunmuştur. Ekibin belirli bir uluslararası sertifikaya sahip olmaması, olsa olsa idari bir eksikliği gösterir, bir suikastı göstermez. Dahası, aynı Feridun Seren mahkemedeki savunmasında teknik kanaatini değiştirmemiş, kazanın pilotaj hatası ve olumsuz hava koşulları nedeniyle meydana geldiğini savunmuştur. Yani “yeni tanık” gibi sunulan isim, aslında olayın bir kaza olduğu yönündeki tespiti doğrulamaktadır. Seren hakkındaki sahtecilik isnadı da Diyarbakır Kriminal raporlarıyla düşmüştür. On beş yıldır bilinen ve o dönem bizzat kabul edilmiş bir eksikliğin, bugün ilk kez öğreniliyormuş gibi servis edilmesi, medyadaki anlatının olguya değil, algıya oynadığının bir başka örneğidir.

Soru 10. 2016 yılında verilen takipsizlik kararı ne anlama gelmektedir ? Bu karar dosya “okunmadan mı verilmiştir”?

Cevap: 2016/5992 sayılı takipsizlik kararını imzalayan Cumhuriyet savcıları hâlen görevdedir; bu ayrıntı, kararın yüzlerce sayfalık teknik rapora dayanılarak verildiğini göstermesi bakımından anlamlıdır. Kararın “okunmadan, apar topar verildiği” iddiası ise ancak kararın kendisiyle sınanabilir. Savcılıkü bu kararı verirken; iki cilt ekli 522 sayfalık Kaza Soruşturma Kurulu raporuna, 782 sayfalık DDK raporuna, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu raporlarına, ODTÜ ve Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı incelemelerine, Almanya, İngiltere, Kanada ve ABD’de yaptırılan komponent testlerine, radar bilirkişi raporlarına ve TBMM Araştırma Komisyonu taslak raporuna dayanmış ve ileri sürülen iddiaları yirmi sekiz başlık altında toplamıştır. Böyle bir kararın okunmadan yazılmış olması mümkün değildir. Kararın isabetli olup olmadığı ayrı bir tartışmadır ve yargısal denetime aittir. Ancak “okunmadan verildi” iddiası, kararın kendisiyle bağdaşmamaktadır. Aynı hususların bugün taban tabana zıt bir sonuca bağlanması, arada yeni ve somut bir delil ortaya konmadıkça hukuki tutarlılık bakımından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.[12]

Soru 11. K.Maraş savcılığının 2020 tarihli iddianamesi bu dosya bakımından ne ifade etmektedir?

Cevap: Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı, 25 Aralık 2020’de doksan altı sayfalık bir iddianame düzenlemiş ve iddianame 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilmiştir. Bu iddianamenin konusu, helikopterin nasıl düştüğü değil, Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturmanın kendisidir. Yani o dosyaya yıllarca nasıl bir “suikast” anlatısının yerleştirildiğidir. İddianameye göre, örgüt mensubu bir grup bu soruşturmaya müdahale etmiş ve dosyada gerçekte var olmayan bir cinayet senaryosu üretmiştir. Bu on yedi kişi hakkında silahlı terör örgütüne üye olma, örgüte yardım, hırsızlık, zincirleme yalan tanıklık ve suç uydurma suçlarından dava açılmıştır.

Savcılığın “kurgu” ve “yapay delil” dediği hususlar somut olarak şunlardır; isimli ve isimsiz ihbar mektuplarıyla yüzden fazla kişinin telefonunun uzun süre dinlenmesi; Yazıcıoğlu ile hayatı boyunca yan yana gelmesi mümkün olmayan, uyuşturucu ticareti, dolandırıcılık ve sahtecilikten sabıkalı kişilere “Yazıcıoğlu’nun hukukunu koruma” görüntüsü altında yalan tanıklık yaptırılması; gerçekte yaşanmamış olayları anlatan gizli tanık beyanları ve ortam dinlemeleriyle sahte delil oluşturulması ve ölenlerin yakınlarının acılarının bu süreçte sistematik biçimde kullanılmasıdır. Kısacası savcılık, bu dosyada suikast tezini destekleyen delillerin bizzat bu kişilerce üretilip dosyaya konulduğunu söylemiştir.

Bu iddianame, aynı dosyada 2016’da verilen takipsizlik kararıyla da uyumludur. Zira 2016’daki karar, olayın kaza olduğunu ve elde suikast diyebilecek bir delil bulunmadığını söylemektedir. 2020 yılında hazırlanan iddianame bir adım daha atıp, suikast delili olarak kabul edilen hususların zaten gerçek olmadığını ve sonradan uydurulduğunu ifade etmiştir. Yani 2016 da verilen takipsizlik kararı “suikast delili yok”, 2020’de hazırlanan iddianame de “ortaya konan suikast delilleri sahte” demiştir. Böylece savcılık 2020’de, bu dosyadaki suikast anlatısının uydurma olduğunu söylemiştir.

İşte bugünkü soruşturmanın sıkıntısı tamda buradadır. 2020’de “uydurma” ve “yapay delil” denilen şeyler neyse, 2026 soruşturmasının dayandığı şeyler de aynıdır. Zira bugünkü deliller; gizli tanık ve itirafçı beyanları ile telefon ve ByLock kayıtlarıdır. Kahramanmaraş Başsavcılığı altı yıl önce “bu yöntemle üretilen deliller sahtedir” demiş ve bunu iddianameye bağlamışken, bugün yetksiz Ankara Başsavcılığı tam tersi yöntemle iş görmeye kalmaktadır. Kaldı ki 2020 tarihli iddianame davaya dönüşerek varlığını sürdürmektedir, yani iptal edilmiş ya da ortadan kaldırılmış değildir. O zaman sorulması gereken soru, altı yıl önce “uydurma” olduğu bizzat savcılıkça söylenen bir hikaye, bugün hangi yeni ve somut delille gerçek haline gelmiştir? Peki, bu durumda K.Maraş 2. Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden yargılama ne olacaktır ? Bu soru cevaplanmadan, 2026’da yapılan operasyon, 2020’de reddedilen yöntemin tekrarı olmaktan öteye geçemeyecektir.[13]

Soru 12. Dosya neden Kahramanmaraş’tan Ankara’ya alınmıştır; yeni bir delil mi elde edilmiştir?

Cevap: Olayın gerçekleştiği yer Kahramanmaraş’tır; dosya bu yer savcılığınca incelenmiş, teknik raporlar bu kapsamda toplanmış ve neticede takipsizlik ile yetkisizlik kararları verilmiştir. Dosyanın istihbari bir yönlendirmeyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına taşınması ve soruşturmanın orada canlandırılması, yer bakımından yetki kurallarıyla bağdaşmadığı gibi, hangi yeni delile dayanıldığı sorusu da cevapsızdır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 172/2. maddesi, takipsizlik kararından sonra aynı fiilden dolayı yeniden soruşturma açılabilmesini, yeterli şüphe oluşturacak yeni delil elde edilmesi ve bu konuda sulh ceza hâkimliğince karar verilmesi şartına bağlamıştır. İstihbari nitelikteki bilgi ise tek başına ne yetkiyi doğuran ne de “yeni delil” sayılabilen bir unsurdur; delil değeri taşıyabilmesi için usulüne uygun biçimde somut delile dönüştürülmesi gerekir. Dosyada bunun gerçekleştiğine dair bir emare yoktur. Yeni bir delil ortaya konmadan, daha önce haklarında takipsizlik verilmiş kişilerin aynı fiil nedeniyle yeniden şüpheli sıfatıyla işleme tabi tutulması, CMK 172/2’nin getirdiği güvenceyi işlevsiz bırakmaktadır.[14] Ayrıca, aynı konuya ilişkin K.Maraş 2. Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden bir yargılama varken, Ankara savcılığının CMK’ya aykırı şekilde dosyayı ele alarak daha önce dosya kapsamında verilen takipsizlik kararını ve ardından bu kararın yirmiden fazla kişi için kaldırılması sonrası haklarında başlayan yargılamayı görmezden gelmesinin hukken izahı yoktur.

Soru 13. Kaza sırasında F-4 uçaklarıyla uçtuğu iddia edilen pilotlar neden ilk kez gözaltına alınmıştır? Bu kişilere ilişkin bilgiler yeni mi öğrenilmiştir de 17 yıl sonra dosyaya dahil edilmişlerdir?

Cevap: Bu kişilere ilişkin bilgiler yeni değildir; on beş yıldır dosyada vardır. Örneğin radar kayıtlarında görülüp kaybolan ve teknik olarak açıklanamayan veriler gösterdiği için üzerinde durulan MJ524 kuyruk numaralı uçağın, olay günü 14.07-15.43 saatleri arasında Hava Kuvvetleri Değerlendirme ve Denetleme Başkanlığı direktifiyle “denetleme” amaçlı bir uçuş yaptığı, Merzifon 5. Ana Jet Üs Komutanlığı’nın 13 Aralık 2011 tarihli yazısıyla bildirilmiş ve bu uçağın pilotu Tezcan Kaymaz’ın yazılı beyanı da 2011’de alınarak dosyaya konulmuştur. Bu teknik verilerin bir kısmı bilirkişilerce “radar hatası” olarak değerlendirilmiş, ancak heyette askeri radar uzmanı bulunmadığından kesin kanaate varılamadığı 19 Mart 2012 tarihli raporda ayrıca belirtilmiştir. Dahası, müdahil vekilleri daha takipsizlik kararından iki ay önce, 19 Nisan 2016 tarihli dilekçelerinde, bu uçakların pilotlarının ve adları harici ihbarlarda geçen Ahmet Turhan ile Ali Armağan’ın şüpheli sıfatıyla sorgulanmasını, hatta kokpitlerinde ve yer harekat merkezlerinde eş zamanlı keşif yapılmasını talep etmiştir.

Yani 2026’da hedef alınan pilot isimleri, yeni bir delilin ortaya çıkardığı isimler değil, on yıl önce aynı dosyada dile getirilmiş, savcılıkça değerlendirilmiş ve takipsizlikle sonuçlanmış hususlardır. Ali Armağan dışındaki bu isimlerin ortak özelliği, 2009’dan bu yana haklarında cemaat soruşturmaları da dâhil hiçbir işlem bulunmaması ve ilk kez, ortada yeni bir maddi delil gösterilmeksizin gözaltına alınmış olmalarıdır. On yedi yıldır ifadesi bile alınmayan kişilerin, aradan geçen sürede tek bir yeni belge eklenmeden birdenbire “yeni öğrenilmiş” gibi dosyaya dahil edilmesi, soruşturmanın gerçek bir delil ihtiyacından değil, başka saiklerden beslendiğini düşündürmektedir.

Soru 14. Mossad ajanlığı iddiasıyla tutuklanan İsmail Kaya, 13 Temmuz 2026 operasyonunda neden “en önemli tanık” hâline gelmiştir? Dosyaya yeni bilgi ve belge mi vermiştir, yoksa amaç başka mıdır?

İddia edilen husus: Kaya, bazı yayınlarda soruşturmanın “baş tanığı” olarak sunulmuş; kaza yerinin kısa sürede tespit edildiği ancak amirlerince gizlendiği yönündeki beyanı öne çıkarılmıştır.[15]

Cevap: Öncelikle bu kişinin kim olduğuna ve zaman içinde hangi sıfatlarla anıldığına bakılmasında fayda vardır. Çünkü asıl mesele buradadır. İsmail Kaya, kaza tarihinde Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesinde görevli bir polis memurudur. Sonraki yıllarda birbirinden farklı kimliklerle karşımıza çıkmıştır. Basına yansıyan bilgilere göre cemaat soruşturmalarında “TOPRAK” kod adıyla gizli tanıklık yapmış; 15 Temmuz sonrasında KHK ile kamu görevinden ihraç edilmiş; sonrasında 2024 yılında İstanbul’da, yabancı bir istihbarat servisi (Mossad) adına faaliyet yürüttüğü iddiasıyla tutuklanmış ve Nisan 2026’da bu suçtan hüküm giymiştir. Bir kişinin aynı dosya çevresinde hem “gizli tanık”, hem “ihraç memur”, hem “yabancı istihbarata çalışan casus” olarak anılması, beyanının hangi süzgeçten geçirildiği sorusunu zorunlu kılmaktadır.

Casusluk suçundan mahkum olması da kayda değer önemli bir husustur. Basında aktarıldığı kadarıyla Kaya, altı eski emniyet mensubuyla birlikte hüküm giymiş; topladığı bilgileri, 2019’dan itibaren “Victoria” kod adlı bir İsrail istihbarat mensubuyla görüştüğü belirtilen eski bir emniyet müdürü üzerinden ilettiği ileri sürülmüştür. Savcılık, bu yapının Türkiye’de İsrail’in takibindeki Filistin ve Lübnan uyruklu kişilerin yerlerini ve görüntülerini kayıt altına alıp Mossad’a aktardığını, hatta bu kişilere yönelik bir infaz şüphesi bulunduğunu değerlendirmiştir. Yani bugün Yazıcıoğlu dosyasında “en önemli tanık” olarak sunulan kişi, aynı günlerde bir başka dosyada yabancı bir istihbarat servisi adına çalıştığı gerekçesiyle ceza almıştır. Ancak bu kişinin beyanı, bir güvenilirlik incelemesine tabi tutulmaksızın dosyanın en önemli delili haline getirilmiştir.

Kaya’nın dosyaya yeni bir bilgi ya da belge kattığını söylenemekte mümkün değildir. Anlattığı olayların tamamı 2009 yılına aittir ve kendisi o tarihten bu yana aynı kurumda, aynı bilgilere sahip bir görevli olarak bilinmektedir. Beyanı iki hususa ilişkindir ve her ikisi de dosyada yıllardır mevcuttur. Birincisi, “Muhsin Yazıcıoğlu’nun ayağı kırık, sağ ve Göksun Devlet Hastanesine götürülüyor” şeklindeki bilgi notunun, dönemin İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Dursun Özmen’in baskı ve emriyle sisteme girilip çevre illere gönderildiği iddiasıdır. Oysa bu bilgi notu meselesi zaten yargılama konusu olmuştur. Kahramanmaraş 1. Asliye Ceza Mahkemesi 15 Şubat 2021’de Dursun Özmen’i “görevi kötüye kullanma”dan iki yıl hapse mahkum etmiş, karar Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi’nce onanmıştır. Yani notun gerçeğe aykırı olduğu ve bir kamu görevlisince hazırlandığı beş yıl önce hükme bağlanmıştır. Kaya’nın 2026’daki beyanı bu tespite yeni bir unsur eklememekte ve aynı olayı farklı bir ağızdan tekrar etmektedir.

İkincisi, şubede görevli bir başka memurun (İlyas Uçar’ın) baz istasyonu sinyalleriyle kaza yerini yaklaşık 1,5 kilometre sapmayla doğru tespit ettiği, buna rağmen enkaza gidilmediği ve Uçar’ın “ısrarla benim bulduğum adrese gitmiyorlar” diye yakındığı iddiasıdır. Bu da dosyada on beş yıldır bulunan bir tespitin Kaya tarafından tekrarıdır. DDK raporunda aynı tespit Jandarma İstihbarat Astsubayı Süleyman Akdoğu’ya atfedilmiş ve arama-kurtarmanın bu bilimsel veriye rağmen ilgisiz alanlarda yürütüldüğü kayda geçirilmiştir. Kaldı ki Akdoğu, o gece doğru veriye ulaştığı halde üst düzey görevlilerin yargılandığı davada sanık sandalyesine oturtulmuş, ancak beraat etmiştir. Kayan’nın anlatımında bir tutarsızlık daha vardır. Kaya enkaza “üç gün sonra” ulaşıldığını söylemesine rağmen, dosyadaki tespitlere göre enkaz kazadan iki gün sonra, yani 27 Mart 2009’da vatandaşlarca bulunmuştur. Kısacası bu beyanda yeni olan bilgi değil, aynı bilgiyi veren kişinin adıdır.

Kaya’nın durumuyla ilgili dikkat çekici bir husus da vardır. Zira Kaya, soruşturmayı yapanların tezini benimseyen yayınlarda “hakikati ortaya çıkaran baş tanık” olarak takdim edilirken, bir başka yayın organında (Aydınlık’ta) tam tersine, ekipleri yanlış yönlendiren ve olayın Mossad ayağını oluşturan kişi olarak gösterilmiştir.

Tüm bu anlatılanlardan sonra asıl sorulması gereken soru, on yedi yıl boyunca bu kişinin beyanı neden alınmamış ve adı neden hiçbir aşamada dosyaya girmemiştir? Anlattığı her şey 2009’a ait ve kendisi baştan beri bu bilgilere sahip biriyken, tam da soruşturmayı yürütenlerin tezini destekleyen bir anlatı sunduktan sonra mı dosyanın merkezine yerleştirilmiştir? Eğer aynı kişi bunun aksi yönünde, örneğin arama-kurtarmada kasıtlı bir gizleme bulunmadığı yönünde beyanda bulunsaydı, dosyaya yine ve “baş tanık” sıfatıyla eklenir miydi? Hakkında Mossad casusluğundan kesinleşmiş mahkumiyet bulunan, geçmişte gizli tanıklık yapmış birinin beyanı, doğrulama süzgecinden neden geçirilmemiştir? Böyle bir kişinin beyanının, hiçbir maddi delil eklenmeden ve yıllarca beklendikten sonra, tam da bu operasyonla eşzamanlı biçimde “en önemli delil” şeklinde kamuoyuna sunulması, dosyanın maddi gerçeği değil, önceden kurulmuş bir anlatıyı desteklediğini göstermektedir. Kısacası buradaki amaç delil değil, algı üretmektir.

Soru 15. Ali Armağan’ın Adil Öksüz ile 152 kez görüştüğü, eşinin parmak izinin Öksüz’ün evindeki kitapta çıktığı ve ByLock yazışmalarında olayın “tereyağından kıl çeker gibi halledildiğinin” yazıldığı ileri sürülmektedir. Bu ByLock yazışması tam olarak neye ilişkindir, kimler arasında geçmiştir ve olayla bağlantısı nedir? Ayrıca uçağı kullanmayan bir subay bir helikopteri düşürmüş olabilir mi?

İddia edilen husus: Basında şu hususlar dosyanın “FETÖ ayağı” olarak sunulmaktadır: F-4 pilotu Ali Armağan, Adil Öksüz ile 2012-2014 arasında 152 (bazı kaynaklarda 158) kez irtibat kurmuştur; eşi Şerife Armağan’ın parmak izi, Öksüz’ün Sakarya’daki evinde ele geçirilen ve kapağında Fetullah Gülen adı yazan kitapta bulunmuştur; iki kişi arasındaki ByLock yazışmasında olayın “tereyağından kıl çeker gibi halledildiği” yazılmıştır; itirafçı beyanlarında Gülen’in “ortadan kaldırın” talimatı verdiği yer almaktadır.[16]

Cevap (ByLock yazışması neyi gösterir, neyi göstermez): Basına yansıyan iddiaya göre yazışma, Cemaatin Elazığ il imamı olduğu belirtilen Mehmet Durakoğlu ile mülki idare yapılanmasında görevli olduğu belirtilen Ömer Hakan Kısıkkaya arasında, 31 Ocak 2016 tarihinde geçmiştir. Metinde Durakoğlu özetle şunu yazdığı iddia edilmiştir; “başıma Yazıcıoğlu hadisesi gelince hemen İzmir’e gittim, Barbaros abiyle görüştüm. O büyüğümüzle görüştü; sabah İstanbul’da heyet toplandı. Öğlen Elazığ’a geldim, noktayı koyduk. Tereyağından kıl çeker gibi iş halloldu. Amerika’ya gittiğimde büyüğümüz ‘Sürecin en sıkıntılı hadisesiydi’ dedi.” Bu metnin bir kazaya delil sayılabilmesi için önce tek bir sorunun yanıtlanması gerekir; yazışma gerçekten 2009’daki kazaya mı ilişkindir? Yanıt hem tarih hem de içerik bakımından olumsuzdur.

Tarih bakımından: Helikopter kazası 25 Mart 2009’da olmuştur. ByLock uygulaması ise ilk kez 2014 yılının Mart-Nisan aylarında kullanıma açılmıştır ve yazışmanın 31 Ocak 2016 tarihli olduğı iddia edilmektedir. Yani kazadan yaklaşık yedi yıl sonrasına aittir. Kaza tarihinde böyle bir uygulama mevcut olmadığına göre, bu içeriğin kazanın öncesine, anına ya da onu izleyen kritik saatlere ilişkin doğrudan bir delil oluşturması teknik olarak mümkün değildir.

İçerik bakımından: Metnin kendisi bir helikopterden, bir savaş uçağından, bir uçuştan, bir sabotajdan ya da arama-kurtarma faaliyetinden söz etmemektedir. Yazışma içeriği doğru olsa bile konuşan kişi, “başıma Yazıcıoğlu hadisesi gelince” diyerek kendi başına gelen bir meseleyi ve sonrasında bu meseleyle nasıl uğraştığını (İzmir’e, İstanbul’a, Elazığ’a gitmesini) anlatmaktadır. Bu ifade biçimi, bir cinayeti işleyen değil, bir olaydan etkilenen birinin anlatısıdır. “İş halloldu” cümlesi de tümüyle muğlaktır. Acaba hangi iş, kim tarafından, nasıl halledilmiştir? Yazışma bunların hiçbirine tam olarak cevap vermemektedir. Bu cümleyi “cinayet halledildi” şeklinde okumak da mümkündür, “başıma gelen mesele/soruşturma halledildi” şeklinde okumak da. Ancak bu okumalar yazışma içeriğini değil, okuyanın olayı nasıl yorumlamak istediğini gösterir. İşte sorun da budur ve yazışma, kişlerin varsayıma göre anlam kazanmaktadır. Bir metne, doğrulanmamış bir kabulü giydirip sonra o metni o kabulün kanıtı saymak, ceza muhakemesinde yapılan en bilindik hatadır. Bir cümlenin hangi anlama geldiği, tahminle değil, ancak o cümleyi doğrulayan bağımsız ve maddi bir delille anlaşılabilir. Ancak, dosyada böyle bir delil gösterilmiş değildir. ByLock verilerinin hukuka aykırı elde edilişi ve delil olarak kullanılamayacağı da olayın bir başka yanıdır.

Kısacası bu yazışma, ne kesin biçimde bir cinayeti ne de bir başka olayı kanıtlar. Kanıtladığı tek şey, konuşanların bu dosyadan söz etmiş olduğudur. Bir yazışmada “Yazıcıoğlu” adının geçmesi, o yazışmanın helikopterin düşürülmesini anlattığını göstermez. Aynı tarih sorunu, dosyanın diğer başlıkları için de geçerlidir: Ali Armağan’a yöneltilen 152 irtibat kaydı 21 Şubat 2012 – 10 Şubat 2014 tarihleri arasına, eşinin parmak izinin bulunduğu belirtilen kitabın ele geçirilmesi ise 13 Kasım 2017’ye aittir. 2012-2017 arasına ait veriler, 2009’da bir helikopterin faili olmayı gösteremez. Netice olarak bu başlıkta ortaya konulan, 2009’a ait yeni bir maddi delil değil; 2012-2016 arasına ait metin ve kayıtların, 2009’daki bir olaya göre geriye dönük yorumlanmasıdır.

Cevap (uçağı kullanmayan bir subayın bir helikopteri düşürmesi): Bu başlıktaki en somut çelişki, Ali Armağan’ın uçaktaki görevidir. Basına yansıyan bilgilere göre Armağan, F-4 uçağında “silah sistem subayı”dır;[17] yani iki kişilik F-4 uçağının arka kokpitinde oturan, radar ve silah sistemlerini kullanan, ancak uçağı bizzat uçurmayan subaydır. Uçağı kumanda eden, öndeki pilottur. Oysa Armağan’a yöneltilen isnat, “alçak uçuş yapıp sonik patlama oluşturarak helikopteri düşürmek”tir; bu ise tümüyle bir uçuş manevrasıdır. Bir uçağı kullanmayan, arka koltukta oturan bir subayın, bir uçuş manevrasıyla helikopter düşürdüğünü ileri sürmek kendi içinde tutarsızdır. Nitekim Armağan da savunmasında o saatlerde Sivas üzerinde önleme görevinde olduğunu, Kahramanmaraş semalarında uçmadığını belirtmiştir. Bugün dosyaya eklenen tek gerçek husus, Armağan’ın 15 Temmuz sonrasında mahkum olmasıdır; ancak sonradan alınan bir ceza, bir kişinin yıllar önceki bir kazadan sorumlu olduğunu değil, olsa olsa araştırılması gereken bir husus olduğunu gösterir. Kaldı ki Armağan 2016 takipsizlik kararında da şüphelidir. İletişimi denetlenmiş ve hakkında olayı aydınlatacak veri elde edilemediği için takipsizlik verilmiştir.

Soru 16. Olaydan on iki yıl sonra itirafçı olan Abuzer Dilekçi’nin, bilgi ve görgüye değil tahmine dayanan ifadesinin delil olarak sunulmasının sebebi nedir?

İddia edilen husus: Basında Dilekçi’nin beyanı, “itirafçı her şeyi anlattı” başlığıyla suikastın kanıtı gibi sunulmuştur.[18]

Cevap: Abuzer Dilekçi’nin ifadesi olaydan on iki yıl sonra (2021) verilmiştir. Basındaki aktarımlara göre Dilekçi, bir Cemaat yöneticisinin, Muhsin Yazıcıoğlu’na Cemaat yanında yer alması için teklif götürüldüğünü, teklifin reddedilmesi üzerine Gülen’in önce açıklarının araştırılmasını, bir şey bulunamayınca da “ortadan kaldırın” talimatını verdiğini anlattığına tanık olduğunu ileri sürmektedir. Bu beyanın delil değerini belirleyen üç temel sorun vardır. Birincisi, Dilekçi bizzat gördüğü bir fiile değil, “Jhosef” kod adlı bir kişinin sözlerine tanıklık ettiğini söylemektedir; yani anlattığı, doğrudan tanık olduğu bir olay değil, bir başkasından duyduğu sözlerdir. İkincisi, Dilekçi’nin kendisi de bu konuşmalardan helikopterin ‘’örgütçe’’ düşürüldüğü “kanaatine vardığını” söylemiştir. Yani ortada doğrudan bir bilgi değil, kişisel bir çıkarım vardır. Üçüncüsü, beyan olaydan on iki yıl sonrasına aittir ve helikopterin neyle ve nasıl düşürüldüğüne dair hiçbir bilgi ve belge ortaya koymamaktadır.

Kulaktan dolma, yıllar sonrasına ait ve kanaate dayalı bir beyanın, yüzlerce sayfalık teknik raporla ortaya konan kaza tespitini tersine çevirebilmesi için, en azından anlatılanların doğruluğunu gösteren delille desteklenmesi gerekir. Dosyada böyle bir destek yoktur. Böyle bir beyanın delil olarak öne çıkarılmasının anlaşılabilir tek sebebi, elde oluşturulmak istenen algıyı güçlendiren somut bir delil bulunmamasıdır. Mevcut deliller suikast tezini desteklemeyince, bu boşluk kişisel beyanlarla doldurulmaya çalışılmaktadır. Bu ise tam olarak aynı savcılığın 2020 yılında yazdığı iddianamede eleştirdiği yöntemdir. O iddianamede, 2016 yılında verilen takipsizlik dosyasında “kurgu gizli tanık beyanları ve ortam dinlemeleriyle yapay deliller üretildiği”, kriminal geçmişi olan kişilere yalan tanıklık yaptırıldığı ileri sürülmüştür. Bugün aynı dosyada yeniden itirafçı ve gizli tanık beyanı üzerinden ilerlenmesi, bu iddianamenin nasıl aşıldığının açıklanmasını gerektirmektedir.

Soru 17. Halihazırda cezaevinde bulunan üç kişinin, olayla ilgisi bulunmayan eşleri neden gözaltına alınıp tutuklanmıştır? Bununla yapılmak istenen nedir?

Cevap: Gözaltına alınan üç kadın (Melike Sinem Uçum, Gülseren Özsıcak ve Şerife Armağan), başka bir dosyadan halihazırda cezaevinde bulunan üç kişinin (Davut Uçum, Aydın Özsıcak ve Ali Armağan’ın) eşleridir. Eşleri zaten tutuklu olan ve olayla kişisel bir bağı gösterilemeyen bu kişilerin işleme tabi tutulması, kendilerine isnat edilebilecek somut bir fiile dayanmaktan çok, cezaevindeki eşleri itirafçılığa yöneltmek ya da onlardan bilgi almak için bir baskı aracı işlevi görmektedir. Ceza sorumluluğunun şahsiliği, yani herkesin yalnızca kendi fiilinden sorumlu tutulabilmesi, hukukun en temel ve en eski ilkelerinden biridir; Anayasa’da ve Türk Ceza Kanunu’nda açıkça güvence altına alınmıştır. Bir kişiye, kendisine ait bireysel bir fiil gösterilmeden, yalnızca bir şüphelinin eşi olduğu için işlem yapılması bu ilkeyle bağdaşmaz ve kolektif (toplu) suçluluk yasağına aykırıdır. Bu yönüyle söz konusu gözaltılar bir soruşturma tekniği değil, sürecin hukuki zeminden ayrıldığının açık bir göstergesidir.

Soru 18. Gözaltına alınan yirmi dokuz kişiden yalnızca yedisi hakkında 15 Temmuz sonrası bir işlem bulunmasına ve önceki dosyaya göre yeni bir husus olmamasına rağmen medyada koparılan fırtınanın sebebi nedir? On yıl önce tespit edilen kitap üzerindeki parmak izi neden bekletilip tam da şimdi gündeme getirilmiştir?

İddia edilen husus: Basın, operasyonu tarihi bir “hakikat anı” gibi sunmuş ve dikkatleri belirli kişiler (özellikle pilotlar ve kaza-kırım ekibi) üzerine yoğunlaştırmıştır.[19]

Cevap: Dosyadaki tespite göre, gözaltına alınan yirmi dokuz kişiden yalnızca yedisi hakkında yürütülen bir cemaat soruşturması veya kovuşturması vardır. Geri kalanların çoğunun tek bağı, o gün bölgede uçmuş olmak, kaza-kırım veya koordinat biriminde görev yapmış olmak yahut böyle birinin yakını olmaktır. Medyaya servis edilen haberlerin hiçbiri, doğrudan kazanın nasıl olduğuna dair yeni bir maddi delil içermemektedir. Gündeme getirilen hususlar (152 irtibat, ByLock, parmak izi, itirafçı beyanı), yukarıda anlatıldığı gibi ya kazadan yıllar sonrasına aittir ya da varsayıma dayanmaktadır. Parmak izi örneği bu açıdan çarpıcıdır: Öksüz’ün evindeki kitapta parmak izi tespiti 2017 tarihli bir bulgudur; yıllardır dosyada duran bu husus, herhangi bir yeni gelişme olmadan, tam da bu operasyonla eşzamanlı biçimde “yeni delil” gibi kamuoyuna sunulmuştur. Bir delilin, elde edildiği tarihten yıllar sonra ve tam da bir operasyonla aynı anda “keşfedilmiş” gibi gündeme getirilmesi, o delilin kendisiyle değil, operasyonun oluşturmak istediği gündemle ilgilidir.

Asıl dikkat çekici olan, gerçekten kritik ve önemli hususların hiç gündeme getirilmemesidir.  Helikopterin köhne durumu ve ruhsatının kazadan beş gün önce yenilenmesi, kiralama sürecindeki usulsüzlükler, Genelkurmay’ın radar bilgilerini DDK’dan saklaması, arama-kurtarmayı yanlış yöne çeviren SKKHM ve başındaki komutan, sahada adı geçen Ercüment Güler; bunların tümü, dosyada belgeye dayalı, somut ve teknik olarak sınanabilir başlıklardır. Buna karşılık medya, ısrarla belirli kişiler etrafında ve varsayıma dayalı bir “örgütsel hava” oluşturmaya çalışmaktadır. Soruşturmaya gerçekten yeni giren hususların tamamı bu varsayımsal başlıklardan ibarettir ve hiçbirinin kazayla doğrudan ya da dolaylı somut bir bağı yoktur. Ortaya çıkan tablo, delilden şüpheliye giden bir soruşturma değil, önce isimlerin belirlenip sonra bu isimlere uygun malzeme aranan ve sorumluluğu yeniden masum kişilerin üzerine yıkmaya çalışan bir işleyiştir.

Soru 19. Tüm teknik veri, belge ve raporlar ışığında bu olay bir kaza mıdır, yoksa bir suikast mıdır?

Dosyadaki teknik verilerin bütünü, yani Ulaştırma Bakanlığı Kaza Soruşturma Kurulu’nun 522 sayfalık raporu, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun 782 sayfalık raporu ve TBMM Araştırma Komisyonu taslak raporu, kazanın, sertifikasyonu bulunmayan, kar saptırma donanımı takılı olmayan, azami kalkış ağırlığı aşılmış bir helikopterle, görüşün 300-500 metreye düştüğü sisli ve karlı bir sahada “görerek uçuş” ısrarından kaynaklanan bir pilotaj hatası ve buna bağlı yön kaybı olduğu sonucunda birleşmektedir. Bir başka hava aracının etkisi, çarpışma önleyici cihazın uyarı vermemesi, dikey hız göstergesindeki tırmanış izi ve türbülans için gereken mesafe hesabıyla; mekanik arıza, Almanya ve Kanada’daki komponent testleriyle; zehirleme ise karbonmonoksit değerleri ve otopsi bulgularıyla tek tek araştırılmış ve iddalar karşılanmıştır. Bugün hâlâ “suikast delili” gibi sunulan başlıkların neredeyse tamamı, ya on yıl önceki raporlarda yer verilmiş iddialar ya da kazadan yıllar sonrasına ait, fiille zaman ve mekân bağı kurulamayan hususlardır. Mevcut durumda, helikopterin bir suikastle düşürüldüğünü gösteren somut ve maddi bir delil dosyada bulunmamaktadır.

Bununla birlikte bu sonuç, dosyanın tümüyle düzgün ve kusursuz olduğu anlamına gelmemektedir. Çünkü cevapsız bırakılan hususlar, “helikopter nasıl düştü” başlığıyla birlikte “düştükten sonra ne olduğu” hususudur. Köhne bir helikopterin tüm sorunlarına rağmen kiralanması, arama-kurtarmanın hiçbir resmiyeti olmayan hatalı bir koordinatla dokuz kilometre uzağa yönlendirilmesi, elde bulunan tek bilimsel verinin kullanılmaması, kurtarma helikopterlerine elli dakika kalkış izni verilmemesi ve gazeteci İsmail Güneş’in donarak öldüğü dört saatlik zaman diliminin hiç incelenmemesi, ceza sorumluluğu doğurabilecek nitelikte ve bir kısmı yargı kararıyla da sabit hale gelmiş ihmallerdir. Genelkurmay’ın radar kayıtlarını DDK’dan saklaması, iki resmî makama iki farklı bilgi vermesi ve enkazdan cihazların kimin emriyle söküldüğünün netleştirilememesi de açıklanmayı bekleyen hususlardır. Kısacası mevcut delil durumuna göre olay, teknik nedenleri bakımından bir kazadır; ancak kaza öncesi ve sonrasında arama-kurtarma ve delil tespiti sürecinde, üzerine gidilmesi gereken ağır ihmaller ve tutarsızlıklar vardır.

Adaletin aranması gereken yer tam olarak burasıdır. Oysa 2026 operasyonu, bu belgeye dayalı ve teknik olarak sınanabilir başlıkları değil; on yedi yıldır bilinen iddiaların yeniden gündeme getirilmesini, kazadan yıllar sonrasına ait verileri ve varsayımları esas almıştır. Bir soruşturmanın inandırıcılığı, kimi kapsamına aldığı kadar kimi dışarıda bıraktığıyla da ölçülür. Hakkında somut ve belgeye dayalı tespitler bulunan isimler soruşturma dışında bırakılırken, dosyayla bağı yıllardır kurulamamış kişilerin, yurt dışında yaşayanların ve yalnızca bir şüphelinin eşi olanların toplu biçimde işleme tabi tutulması; bu sürecin önceliğinin maddi gerçeği aydınlatmak değil, sorumluluğu belirli bir adrese yıkmak olduğunu düşündürmektedir. Altı kişinin hayatını kaybettiği bu dosyada asıl yapılması gereken, teknik olarak sınanabilir olan “donma” sorusunu sormak, o dört saatin ve eksik radar kayıtlarının hesabını, bunları elinde tutan makamlardan istemektir. Tutukluluk suçluluk anlamına gelmez, isnatlar henüz bir mahkeme kararıyla doğrulanmamıştır ve kişilerin öldürme kastı, fiil tarihindeki somut ve bireysel delillerle ortaya konmadıkça, “o gün oradaydı”, “o birimdeydi” ya da “onun eşidir” türünden ilişkiler ne hukukta ne de vicdanda bir mahkumiyetin temeli olamaz.

Tüm yazıyı buradan indirebilirsiniz.

[1]           “Yazıcıoğlu dosyasına yakın markaj: Savaş jetleri mercek altında”, Yeni Şafak, 20 Temmuz 2026. https://www.yenisafak.com/gundem/yazicioglu-dosyasina-yakin-markaj-savas-jetleri-mercek-altinda-4841634; “FETÖ’nün rolüne ilişkin yeni delillere ulaşıldı”, NTV, 16 Temmuz 2026. https://www.ntv.com.tr/turkiye/muhsin-yazicioglunun-olumune-iliskin-sorusturma-fetonun-rolune-iliskin-yeni-delillere-ulasildi-1733234

[2]           “Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri neden düştü? FETÖ’cü pilottan taciz ve sonik patlama”, A Haber, 19 Temmuz 2026. https://www.ahaber.com.tr/gundem/2026/07/19/yazicioglunun-helikopteri-nasil-dusuruldu-sonik-patlama-mi; “Enkazı bulmuşlar ölmesini beklemişler”, Türkiye Gazetesi, 18 Temmuz 2026. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/f-4-pilotu-adil-oksuz-ile-152-defa-gorusmus-muhsin-yazicioglu-sorusturmasinda-19-suph-1803865

[3]           “Yazıcıoğlu ailesinin avukatı: Etkin irade soruşturmaya yansımış durumda”, DHA, 15 Temmuz 2026. https://www.dha.com.tr/gundem/yazicioglu-ailesinin-avukati-etkin-irade-sorusturmaya-yansimis-durumda-2910094

[4]           “Yazıcıoğlu dosyasına yakın markaj: Savaş jetleri mercek altında”, Yeni Şafak, 20 Temmuz 2026. https://www.yenisafak.com/gundem/yazicioglu-dosyasina-yakin-markaj-savas-jetleri-mercek-altinda-4841634; “A’dan Z’ye Muhsin Yazıcıoğlu dosyası”, Odatv, 17 Temmuz 2026. https://www.odatv.com/guncel/adan-zye-muhsin-yazicioglu-dosyasi-120155114

[5]           “Muhsin Yazıcıoğlu soruşturmasında yeni gelişme: 19 kişi tutuklandı”, Sabah, 17 Temmuz 2026. https://www.sabah.com.tr/gundem/2026/07/17/muhsin-yazicioglu-sorusturmasinda-yeni-gelisme-19-kisi-tutuklandi

[6]           “Muhsin Yazıcıoğlu dosyasında NATO gölgesi: Emekli yarbayın ‘garip’ yolculuğu”, Odatv, 17 Temmuz 2026. https://www.odatv.com/guncel/muhsin-yazicioglu-dosyasinda-nato-baglantisi-emekli-yarbayin-garip-yolculugu-120155101 ; “Yazıcıoğlu suikastında Mossad izi”, Aydınlık, 16 Temmuz 2026. https://www.aydinlik.com.tr/haber/yazicioglu-suikastinda-mossad-izi-583525

[7]           TBMM Milletvekili komisyon konuşma tutanağı. https://www.tbmm.gov.tr/Milletvekili/UyeKomisyonKonusmaTutanakDetay?tutanakId=40895

[8]           İsmet Özçelik, “Yazıcıoğlu suikastçılarına NATO koruması”, Aydınlık. https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/yazicioglu-suikastcilarina-nato-korumasi-583628

[9]           “Yazıcıoğlu dosyasına yakın markaj: Savaş jetleri mercek altında”, Yeni Şafak, 20 Temmuz 2026. https://www.yenisafak.com/gundem/yazicioglu-dosyasina-yakin-markaj-savas-jetleri-mercek-altinda-4841634; “Yazıcıoğlu suikastında 5 FETÖ izi”, Star, 20 Temmuz 2026. https://www.star.com.tr/guncel/yeni-deliller-dosyaya-girdi-cioglu-suikastinda-5-feto-izi-haber-2028963/

[10]         “Korkunç iddia! Enkazı buldular ölmesini beklediler”, Sözcü, 18 Temmuz 2026. https://www.sozcu.com.tr/korkunc-iddia-enkazi-buldular-olmesini-beklediler-p337490

[11]         “A’dan Z’ye Muhsin Yazıcıoğlu dosyası”, Odatv, 17 Temmuz 2026. https://www.odatv.com/guncel/adan-zye-muhsin-yazicioglu-dosyasi-120155114

[12]         “A’dan Z’ye Muhsin Yazıcıoğlu dosyası”, Odatv, 17 Temmuz 2026. https://www.odatv.com/guncel/adan-zye-muhsin-yazicioglu-dosyasi-120155114 ; “17 yıl sonra gelen 19 tutuklama ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun pişmanlığı”, Yetkin Report, 17 Temmuz 2026. https://yetkinreport.com/2026/07/17/17-yil-sonra-gelen-19-tutuklama-ve-muhsin-yazicioglunun-pismanligi/

[13]         “Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili yeni iddianame”, Anadolu Ajansı / Ekonomim, 25 Aralık 2020. https://www.ekonomim.com/gundem/muhsin-yazicioglunun-olumuyle-ilgili-yeni-iddianame-haberi-604995

[14]         “Soruşturma K.Maraş’tan Ankara’ya verilmişti! Muhsin Yazıcıoğlu dosyasında çarpıcı gelişme”, Hürriyet, 13 Temmuz 2026. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/sorusturma-k-marastan-ankaraya-verilmisti-muhsin-yazicioglu-dosyasinda-carpici-gelisme-25-supheli-yakalandi-43237766 ; Ceza Muhakemesi Kanunu m. 172/2.

[15]         “Yazıcıoğlu suikastında Mossad izi”, Aydınlık, 16 Temmuz 2026. https://www.aydinlik.com.tr/haber/yazicioglu-suikastinda-mossad-izi-583525; “Enkazı bulmuşlar ölmesini beklemişler”, Türkiye Gazetesi, 18 Temmuz 2026. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/f-4-pilotu-adil-oksuz-ile-152-defa-gorusmus-muhsin-yazicioglu-sorusturmasinda-19-suph-1803865

[16]         “FETÖ’nün rolüne ilişkin yeni delillere ulaşıldı”, NTV, 16 Temmuz 2026. https://www.ntv.com.tr/turkiye/muhsin-yazicioglunun-olumune-iliskin-sorusturma-fetonun-rolune-iliskin-yeni-delillere-ulasildi-1733234; “Muhsin Yazıcıoğlu dosyasındaki 51 FETÖ’cü”, Nedim Şener, Hürriyet, 26 Haziran 2026. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/nedim-sener/muhsin-yazicioglu-dosyasindaki-51-fetocu-43218857

[17]         “Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri neden düştü? FETÖ’cü pilottan taciz ve sonik patlama”, A Haber, 19 Temmuz 2026 (Ali Armağan’ın “F-4 Silah Sistem Subayı” olarak anılması). https://www.ahaber.com.tr/gundem/2026/07/19/yazicioglunun-helikopteri-nasil-dusuruldu-sonik-patlama-mi; “FETÖ’cü pilot Ali Armağan’ın ifadesi ortaya çıktı”, Odatv, 18 Temmuz 2026. https://www.odatv.com/guncel/muhsin-yazicioglu-dosyasinda-fetocu-pilot-ali-armaganin-ifadesi-ortaya-cikti-kactigi-bank-asya-sorusu-120155220

[18]         “A’dan Z’ye Muhsin Yazıcıoğlu dosyası”, Odatv, 17 Temmuz 2026. https://www.odatv.com/guncel/adan-zye-muhsin-yazicioglu-dosyasi-120155114

[19]         “Muhsin Yazıcıoğlu dosyasında FETÖ iltisaklı isimler var”, A Haber (Adalet Bakanı açıklaması), 14 Temmuz 2026. https://www.ahaber.com.tr/gundem/2026/07/14/muhsin-yazicioglu-dosyasinda-feto-iltisakli-isimler; “Muhsin Yazıcıoğlu soruşturmasında kan donduran itiraflar”, Takvim, 19 Temmuz 2026. https://www.takvim.com.tr/guncel/2026/07/19/muhsin-yazicioglu-sorusturmasinda-kan-donduran-itiraflar