Duyurular Makaleler&Raporlar 3 Temmuz 2026
184Views
Soru 2: Başvurucuların isimlerinin olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerinin eklerindeki listelerde yayımlanması ve eski hâkim veya savcı olan başvurucular bakımından Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararının Kurulun internet sitesinde kamuoyuna ilan edilmesi nedeniyle, Sözleşme’nin 8. maddesinde güvence altına alınan itibarın korunması hakkının ihlal edilip edilmediği (bkz. Karajanov/Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti, §§ 70-77; Xhoxhaj/Arnavutluk, § 413)?
AİHM’in Candar ve Diğerleri/Türkiye davası kapsamında taraflara yönelttiği 2. soru, Sözleşme’nin 8. maddesi bağlamında meslekten çıkarma işleminin ötesinde, doğrudan kişinin manevi bütünlüğünü ve şerefini hedef alan bağımsız bir ihlal alanına işaret etmektedir. Başvurucuların isimlerinin, kimlik bilgilerinin ve unvanlarının kesinleşmiş bir yargı kararı olmaksızın OHAL KHK’larının ekindeki listelerle Resmi Gazete’de ve HS(Y)K internet sitesinde yayımlanması, şeref ve itibar hakkına yönelik ağır bir müdahaledir. AİHM, bir kişinin lustrasyon/tasfiye kapsamında kamuoyu önünde “işbirlikçi” olarak ilan edilmesinin, itibarını ağır biçimde zedelediğini ve bu ifşanın Madde 8’in koruma alanına giren bir müdahale oluşturduğunu tespit etmiştir (Karajanov/Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti, § 71).
Söz konusu ifşa pratiklerinin hukuki yönden en sakat yanı, masumiyet karinesini ve idari istikrarı bütünüyle ortadan kaldıran kesinleşmemişlik sorunu oluşturmasıdır. Bireylerin isimleri Resmi Gazete’de ve kurumsal internet sitelerinde, haklarında yürütülmüş adil bir idari veya yargısal soruşturma neticesinde verilen kesin bir hükme dayalı olarak değil, doğrudan KHK metinlerinin ekinde yayımlanmıştır. Başvurucular, kendilerine yönelik suçlamalardan haberdar edilmeksizin, önceden herhangi bir ihtar veya bildirim almadan ve aleyhlerindeki iddialara karşı çıkma fırsatı bulamadan listelerin içinde kamuoyuna ifşa edilmişlerdir. Ayrıca, Türk hukukunda kişilerin isimlerinin yayımlanmasını öngören bir düzenleme de yoktur. AİHM, ifşanın en ağır kusuru olarak, tedbirin nihai ve kesin hale gelmesinden önce, yani ilgili kişi henüz itiraz yollarını dahi tüketmemişken kamuoyuna açıklanmasını göstermi ve bu “erken ifşa”nın masumiyet karinesiyle bağdaşmadığını vurgulamıştır (Karajanov / Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti, § 73).
Candar grubunda gerek hakim ve savcıların ve gerekse diğer kamu görevlilernin isimlerinin KHK ekinde ve HS(Y)K internet sitesinde herhangi bir yargı kararı olmaksızın yayımlanması, bu erken ifşa sakatlığının en uç örneğidir. AİHM içtihadı gereğince, devletin bireyleri yasa dışı yapılarla ilişkilendirerek kamuoyu önünde lekelemeden önce, çok sıkı ve titiz bir idari veya yargısal doğrulama sürecini tamamlamış olması pozitif bir yükümlülüktür. OHAL KHK ihraçlarındaki pratikte ise bu doğrulamadan tamamen vazgeçilmiş, yürütme organı belirlediği kategorik varsayımlar üzerinden binlerce kamu görevlisini bir gecede terör örgütü bağlantılı ilan ederek şeref ve itibar hakkını şeklen ve fiilen ihlal etmiştir. Bu durum, yayımın meşruiyetini daha ilk aşamada sakatlamıştır (Karajanov / Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti, §§ 74-75).
Kamuoyuna yapılan bu ifşanın, Sözleşme’nin 8. maddesinin 2. fıkrası anlamında herhangi bir meşru amaca hizmet etmediği de açıktır. Hükümet tarafından ileri sürülebilecek olan şeffaflığın sağlanması, kamunun bilgilendirilmesi veya demokratik kurumların korunması gibi soyut gerekçeler, bireysel temellendirmeden yoksun kitlesel ifşaları meşrulaştırmaya yetmez. Kamusal otoritenin bir bireyin itibarını zedeleyecek nitelikte açıklama yapabilmesi, ancak ve ancak o bireyin yasa dışı faaliyetlerini nesnel, tarafsız ve bağımsız bir mekanizma önünde ortaya koyan somut bir tespit sürecinin varlığına bağlıdır. Mevcut uyuşmazlıkta böyle bir durum olmadığından, isimlerin listeler halinde yayımlanmasının Madde 8 § 2 kapsamında korunan hiçbir meşru amaca hizmet etmediği açıktır. Kamusal bir müdahalenin meşru bir amaçtan yoksun olduğunun tespiti halinde, müdahalenin demokratik toplum düzeninde gerekli veya orantılı olup olmadığı yönünde bir inceleme yapılmasına gerek kalmaksızın doğrudan ihlal kararı verilmektedir. Dolayısıyla bu yapısal amaç eksikliği, Sözleşme’nin 15. maddesi altındaki derogasyon savunmalarını da bütünüyle işlevsiz ve geçersiz kılmaktadır.
Uyuşmazlığın en önemli ve hukuken kabul edilemez tarafı ise zamanlama ve kalıcı etki açısından kendini göstermektedir. Candar ve Diğerleri/Türkiye davasındaki pek çok başvurucu, yürütülen ceza yargılamalarında sonradan beraat etmiş veya haklarında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Buna rağmen başvurucuların isimleri, internet veri tabanlarında, Resmi Gazete arşivlerinde ve HS(Y)K resmi sitesinde “terör örgütü bağlantılı” ithamıyla varlığını ve erişilebilirliğini sürdürmektedir. Bu kurumsal inat ve sistem hatası, beraat kararlarının idari alanda hiçbir sonuç doğurmadığı bir sivil ölüm rejimini kalıcı hale getirmektedir. AİHM’in bu husustaki tespiti son derece açık ve nettir; yargı kararı öncesinde gerçekleştirilen yayım, sonradan yapılacak herhangi bir düzeltmeyle telafi edilemeyecek bir itibar kaybına yol açmakta ve kişi bu kayba karşı kendini savunma imkanından mahrum bırakılmaktadır. İfşa eylemi, gerçekleştirildiği ilk andan itibaren bireyin ve ailesinin hayatı üzerinde kalıcı, yıkıcı ve geri döndürülemez etkiler meydana getirmekte ve lekeleyici etkisini hala sürdürmektedir (Karajanov / Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti, § 75).
Eski hakim ve savcı olan başvurucuların isimlerinin HS(Y)K internet sitesinde yayımlanması, diğer kamu görevlilerinin durumundan farklı olarak, yargı bağımsızlığına yönelik bir tehdit de oluşturmaktadır. Kurulun resmi sitesinde yapılan bu yayımlar, salt bir idari tasarrufun ilanı olmaktan öte, yargı mensuplarının hem meslektaşları hem de kamuoyu nezdinde doğrudan “anayasal düzene ihanet eden hainler” olarak yaftalanması amacına hizmet etmiştir. Her ne kadar yüksek sorumluluk taşıyan ve devlet egemenlik gücünü kullanan yargı mensuplarının belirli ölçüde şeffaflık denetimine tabi tutulması meşru kabul edilebilse de, bu durum adil bir karar alma sürecinin bütünüyle dışlandığı toplu ifşaları asla korumaz (Xhoxhaj/Arnavutluk, § 413; Nikëhasani / Arnavutluk, § 129). Arnavutluk ile verilen kararlarda AİHM bu tür ifşaları ve isimlerin kamuoyuna açıklanmasını orantılı bulunmuştur. Ancak bunun nedeni, ifşanın arkasında Bağımsız Nitelendirme Komisyonu’nun her bir hakim hakkında yürüttüğü somut, belgeli ve çelişmeli bir bireysel inceleme sürecinin yer almasıdır. Türkiye’deki uygulamada ise HSK, hiçbir somut ve kişiselleştirilmiş delil tartışması yürütmeden binlerce yargı mensubunu tek bir şablon kararla internet sitesi üzerinden teşhir etmiştir. Bu kurumsal pratik, şeffaflık amacını aşarak yargı camiası üzerinde sistematik bir korku ve oto-sansür iklimi (chilling effect) yaratmak amacıyla kullanılmış bir cezalandırma aracına dönüşmüştür.
Netice itibarıyla, Candar ve Diğerleri/Türkiye davası kapsamında yapılacak itibar hakkı denetiminde, AİHM’in Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine karar vermesi kuvvetle muhtemeldir. Mahkemenin, somut bir bireysel tespite dayanmayan, keyfi, kitlesel ve hiçbir meşru amaca hizmet etmeyen bu ifşa pratiklerini ağır bir hak ihlali olarak tescil etmesi beklenmektedir. Özellikle ceza yargılamalarında beraat eden ya da takipsizlik alan başvurucular yönünden, bu kişilerin uğradığı manevi zararın telafisi adına Mahkemenin Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca yüksek miktarda tazminata hükmetmesi hukukun bir gereğidir.
Soru 3: Başvurucuların ByLock uygulamasını kullandıklarını kanıtlamak amacıyla başvurulan bilgilerin, Sözleşme’nin 8. maddesinin 1. fıkrası kapsamında güvence altına alınan “özel hayat” veya “haberleşme” hakkının koruma alanı içinde yer alıp almadığı; şayet bu kapsamda ise, söz konusu verilerin çeşitli ulusal otoriteler tarafından derlenmesinin ve işlenmesinin bu hakka bir müdahale teşkil edip etmediği; müdahalenin varlığı halinde ise bu işlemin Sözleşme’nin 8. maddesinin 2. fıkrası uyarınca hukuki meşruiyet taşıyıp taşımadığı (bkz. Benedik / Slovenya, §§ 100-106, 117-118, 120 v.d.)? Bilhassa:
a) Başvurucuların, ilgili verilerin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134. ve 135. maddelerine ve Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Kanunu’nun ilgili hükümlerine aykırı olarak toplandığı yönündeki iddiaları karşısında, MİT’in bahse konu verileri hangi hukuki dayanakla elde ettiği ve işlediği; ilgili mevzuatın Sözleşme’nin 8. maddesinin 2. fıkrası anlamında erişilebilirlik, öngörülebilirlik ve hukukun üstünlüğü ilkeleri dahil olmak üzere “kanunilik” şartlarını karşılayıp karşılamadığı ve keyfi müdahale ile suistimallere karşı ne tür koruyucu güvenceler barındırdığı?
b) Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ve/veya internet servis sağlayıcıları tarafından başvurucuların telefon ve internet trafik kayıtlarına ilişkin sunulan verilerin, yasal azami saklama sürelerini aşan bilgileri de içerdiği iddiaları dikkate alındığında, bu verilerin ilgili iç hukuka uygun olarak muhafaza edilip edilmediği ve ifşa edilip edilmediği; söz konusu mevzuat ve uygulamanın keyfiliğe ve suistimallere karşı hangi güvenceleri sağladığı?
AİHM’in Candar ve Diğerleri/Türkiye davası kapsamında yönelttiği 3. soru, ByLock uygulamasına ait dijital verilerin devletin istihbarat ve adli birimleri tarafından ele geçirilmesi, depolanması ve idari ihraç süreçlerinde yaptırımın dayanağı olarak kullanılmasının bir ihlale sebep olup olmadığına ilişkindir. Bu denetim, söz konusu dijital verilerin özel hayatın gizliliği ve haberleşme hürriyeti kapsamında korunup korunmadığını ve verilerin toplanması ile işlenmesi aşamalarının Sözleşme’nin 8. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen meşruiyet ve ölçülülük kriterlerini karşılayıp karşılamadığını belirlemeyi amaçlamaktadır.
Mahkeme, bir kişinin internet üzerindeki faaliyetiyle bağlantılı abonelik verisinin (dinamik IP adresinin bir kimliğe eşlenmesi dahil) Madde 8’in “özel hayat” güvencesine girdiğini,; zira bu verinin, kişinin çevrimiçi kimliğini deşifre ederek anonimlik beklentisini ortadan kaldırdığını tespit etmiştir (bkz. Benedik/Slovenya, § 100). ByLock verilerinin elde edilme ve işlenmesi süreci de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Benedik kararında Mahkeme,
ByLock uygulaması, mahiyeti gereği şifreli ve anonim iletişim sağlayan kapalı bir mesajlaşma platformudur. Bu platforma ait bağlantı meta verileri, sunucu IP adresleri, iletişim tarihleri, kullanıcı kimlik numaraları, kullanıcı adları, şifreler ve mesaj içeriklerinin bütünü; özel hayatın gizliliği ve haberleşme hürriyetinin farklı boyutlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Kişisel verilerin korunması konusundaki yerleşik AİHM içtihadı, kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak tanımlayan her türlü dijital izi ve kaydı, Sözleşme’nin 8. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki güvence alanı içerisinde kabul etmektedir (Benedik/Slovenya, §§ 102-104).
Telefon numaraları, e-posta trafiği, IP adresleri ve internet kullanım kayıtları; bir kişinin iletişim alışkanlıkları, sosyal çevresi, ilgi alanları ve konumu hakkında bilgi verir. Bu veriler, bireyin kendi özel alanı üzerindeki kontrol hakkının temel parçalarıdır. Mahkeme, bireyin verileri üzerindeki bu denetim yetkisini temel bir hak olarak görür ve kişilerin, tarafsız görünen verilerin bile beklenmedik yöntemlerle bir araya getirilip analiz edilmesine karşı korunması gerektiğini vurgular. Bu yaklaşım, ByLock verilerinin ilk başta istihbarat amacıyla toplanıp sonradan ihraç süreçlerinde delil olarak kullanılması, yani verinin toplanma amacının sonradan genişletilmesi noktasında MİT’in yetki sınırlarını tartışmaya açan önemli bir dayanak sunmaktadır (Benedik/Slovenya, § 103). Benedik’te Mahkeme, verilerin sistematik biçimde toplanıp saklanmasının dahi Madde 8’i devreye sokabileceğini; belirleyici olanın, verinin toplandığı bağlamdan farklı bir amaçla kullanılıp kullanılmadığı olduğunu belirtmiştir. ByLock verilerinin istihbari amaçla toplanıp ardından idari yaptırıma dayanak yapılması, tam da bu “amaç dışı kullanım” sorununu doğurmaktadır.
Benedik/Slovenya kararı, ByLock verilerinin elde edilme yönteminin hukuka uygunluğu bakımından önemli bir emsaldir. MİT’in, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 134. maddesinde öngörülen güvenceleri gözetmeksizin istihbari yöntemlerle verileri temin etmesi ve bu işlemin aylar sonra alınan geriye dönük hakim kararlarıyla hukuka uygun hale getirilmeye çalışılması, söz konusu veri toplama sürecini hukuki güvenlik açısından tartışmalı kılmaktadır. Slovenya yasalarındaki bağımsız denetim mekanizması eksikliğinin ihlal nedeni olarak kabul edildiği dikkate alındığında, MİT’in on binlerce kişiye ait iletişim verisini hakim kararı olmaksızın temin etmesi, “kanunla öngörülme” ve “öngörülebilirlik” standartlarıyla bağdaşmamaktadır. Sonuç olarak, Litvanya’daki sunuculardan elde edilen ByLock verilerinin kamu otoritelerince depolanması, işlenmesi ve tasnif edilmesi, Sözleşme’nin 8. maddesiyle güvence altına alınan özel hayatın gizliliğine yönelik açık bir müdahaledir.
ByLock gibi şifreli ve uçtan uca korumalı platformların doğası gereği, bu uygulamaları tercih eden bireylerin kamusal otoritelerin izlemesinden uzak, yüksek düzeyde bir gizlilik beklentisi içinde hareket ettikleri açıktır (Benedik / Slovenya, §§ 105-106). İnsan hakları hukuku, internet ortamında anonim kalma ve şifreli iletişim araçlarını kullanma hakkını, dijital çağda ifade ve haberleşme özgürlüklerinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul eder. Bireyin, yasal olarak indirilmeye hazır ve uygulama mağazalarında sunulan bir yazılımı kullanma tasarrufu, anayasal düzeyde korunan haberleşme gizliliğine olan güveninin doğal bir neticesidir (Benedik / Slovenya, §§ 117-118). Benedik kararındaki en önemli tespit şudur; kişinin internette anonim kalma yönünde makul bir beklentisi vardır ve bu beklenti, ancak yeterli hukuki güvencelerle çevrili bir usul çerçevesinde bertaraf edilebilir; anonimliğin kaldırılması (kimliğin deşifre edilmesi) yeterli kanuni temel ve yargısal denetim olmaksızın yapıldığında Madde 8 ihlal edilir. Nitekim Anayasa ve yürürlükteki mevzuat da haberleşmenin gizliliğini mutlak olarak güvence altına alırken, bu gizliliğe dijital delil elde etme amacıyla yapılacak müdahaleleri ceza muhakemesi hukukunda çok sıkı yargısal denetim mekanizmalarına bağlamıştır (Benedik/Slovenya, § 118). Dolayısıyla, herhangi bir suç delili veya somut şüphe olmaksızın, bir iletişim ağının bütünüyle ele geçirilerek kullanıcı listelerinin deşifre edilmesi, bireyin internet ortamındaki mahremiyet beklentisini zedeleyen ağır bir müdahaledir.
ByLock verilerinin elde edilmesi ve işlenmesinin Sözleşme’nin 8. maddesinin 1. fıkrası anlamında korunan haklara yönelik bir müdahale teşkil ettiği açıktır. Bu aşamadan sonra netleştirilmesi gereken husus, bu müdahalenin Madde 8’in 2. fıkrasında aranan kanunilik, meşru amaç ve demokratik toplumda gereklilik eşiklerini karşılayıp karşılamadığıdır.
Başvurucular, ByLock verilerinin bir hakim kararı olmaksızın, CMK’nın 134. ve 135. maddelerindeki yasal güvenceler bütünüyle arkadan dolanılarak ve Devlet İstihbarat Hizmetleri ile MİT Kanunu’nun yasal sınırları aşılarak toplandığını ileri sürmüşlerdir. Bu iddia, müdahalenin “kanunla öngörülmüş olma” standardını doğrudan sakatlamaktadır.
Sözleşme hukuku, özellikle elektronik iletişim verilerinin kamu makamları tarafından ele geçirilmesinde, veri toplama yetkisinin yasal sınırlarını, müdahalenin amacını, kapsamını ve kamusal gücün keyfi kullanımını önleyecek bağımsız denetim mekanizmalarını içeren yüksek nitelikli bir “kanun kalitesi” standardı aramaktadır. Benedik kararında Mahkeme, iletişim verilerine erişimi düzenleyen iç hukukun yalnızca erişilebilir olmasının yetmediğini; müdahalenin hangi koşullarda ve hangi usulle yapılabileceğini, bireyi keyfiliğe karşı koruyacak açıklıkta öngörmesi gerektiğini ve bu güvencelerin fiilen işletilmesinin şart olduğunu belirtmiştir (Benedik / Slovenya, § 120). CMK’nın 134. maddesi, bilgisayarlarda ve dijital veri tabanlarında yapılacak arama ve elkoyma işlemleri için hakim kararını, dijital verilerin bütünlüğünün (sıhhatinin) korunması adına imaj alma ve hash değerlerinin tespitini ve veriye erişimin sıkı bir şekilde kayıt altına alınmasını zorunluluk olarak öngörmektedir.
Elde edilme süreci incelendiğinde; MİT tarafından Litvanya’daki bir sunucudan istihbari yöntemlerle elde edilen ByLock verilerinin, CMK’nın 134. maddesindeki usuli güvenceler devre dışı bırakılarak işlendiği, ham verilerin asıllarının korunmadığı ve ancak 9 Aralık 2016 tarihinde (yani verilerin ele geçirilmesinden ve ihraç kararlarının alınmasından aylar sonra) verilen geriye dönük bir hakim kararıyla delil statüsüne kavuşturulmaya çalışıldığı görülmektedir. Bu geriye dönük yasallaştırma çabası, kanunilik ve hukukun üstünlüğü ilkeleriyle çelişmektedir (Benedik/Slovenya, §§ 117-120). Kamusal makamların keyfi müdahalelerine karşı bağımsız bir yargısal denetimin bulunmayışı, Sözleşme’nin aradığı usuli güvencelerin özünü zedelemektedir.
Bununla birlikte, idare hukukunda, istihbarat teşkilatlarının ulusal güvenliği koruma amacıyla yürüttükleri istihbari veri toplama faaliyetleri ile adli makamların veya idari kurulların ceza/disiplin yargılamalarında esas alacakları delil toplama faaliyetleri birbirinden farklı hukuki rejimlere tabidir. MİT Kanunu’nun istihbari veri toplamaya izin veren genel ve soyut çerçevesi, bu verilerin kişilerin meslekten çıkarılmasına veya cezalandırılmasına yönelik yürütülen adli/idari uyuşmazlıklarda doğrudan birer delil olarak kullanılmasının yasal dayanağı olamaz. Verilerin hukuki niteliği ve toplanma sıralamasındaki bu tersine dönüş — önce istihbari veri olarak işlenme, ardından ihraç kararlarına ve tutuklamalara dayanak yapılma ve geriye dönük mahkeme kararlarıyla hukuka uygun hale getirilmeye çalışılması — “kanunla öngörülmüş olma” şartını açıkça ihlal etmektedir.
Başvurucular, ByLock kullanım iddiasına dayanak yapılan internet ve telefon trafik kayıtlarının (HTS ve CGNAT kayıtları), BTK ve internet servis sağlayıcıları tarafından mevzuatta öngörülen yasal saklama süreleri aşan geçmiş tarihli bilgileri de kapsadığını iddia etmişlerdir.
Bu iddialar, elektronik haberleşme hukukunun emredici nitelikteki zaman sınırları dikkate alındığında muazzam bir hukuksuzluğu ortaya çıkarmaktadır. 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu ile bu kanuna dayanılarak çıkarılan ilgili yönetmelikler, bireylerin internet trafik bilgilerinin saklanma sürelerini net ve kesin sınırlarla düzenlemiştir. Bahse konu mevzuat uyarınca, internet trafik bilgilerinin servis sağlayıcılar nezdinde muhafaza edilme süresi 2016 Haziran ayına kadar azami 1 (bir) yıl, bu tarihten sonra da en fazla 2 (iki) yıldır. Bu sürelerden sonra, verilerin imha edilmesi kanuni bir zorunluluktur.
Ancak Candar grubundaki somut idari pratikler incelendiğinde, kamu makamlarının çoktan imha edilmesi gereken internet trafik verilerini ve IP log kayıtlarını hukuk dışı bir biçimde sistemlerinde tutmaya devam ettikleri anlaşılmaktadır. Saklama süresi dolmuş ve imha edilmesi gereken bu veriler, hukuka aykırı şekilde muhafaza edilmekle kalmamış; OHAL döneminde gerçekleştirilen meslekten çıkarma işlemlerine sonradan gerekçe üretmek amacıyla geriye dönük olarak kullanılmıştır. Bu durum, idari işlemlerin tesis edildiği tarihte mevcut ve meşru delillere dayanması gerektiğine ilişkin en temel idare hukuku ilkesine aykırıdır.
Ulusal hukukta veri saklama sürelerine ilişkin getirilen sınırlamalar, bireylerin geçmişteki dijital ayak izlerinin kamusal makamlarca sınırsız bir süreyle denetlenmesini engellemeyi amaçlayan hukuki koruma alanlarıdır. 5809 sayılı Kanun’a dayanılarak çıkarılan yönetmeliklerin emredici süre sınırları çiğnenerek, imha edilmesi gereken sürelerin çok ötesinde muhafaza edilen ve sonradan ihraç kararlarını haklılaştırmak üzere dosyaya dahil edilen internet trafik verileri, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında keyfi müdahaleye karşı koruma sağlayan güvence standartlarıyla çelişmektedir (Benedik/Slovenya, §§ 102-103, 120 vd.). Kamusal müdahalenin iç hukukla ve mevzuatla uyumlu olup olmadığı, yani verinin yasal azami süre sınırları gözetilerek tutulup tutulmadığı sorusu, kanunilik şartının karşılanması bakımından belirleyici etkiye sahiptir.