<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>savunmahakki, SavunmaHakki sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://www.savunmahakki.net/author/savunmahakki/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.savunmahakki.net/author/savunmahakki/</link>
	<description>Hakkını Arama Platformu</description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 Jul 2026 12:20:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.1</generator>

<image>
	<url>https://www.savunmahakki.net/wp-content/uploads/cropped-logo_kare-32x32.png</url>
	<title>savunmahakki, SavunmaHakki sitesinin yazarı</title>
	<link>https://www.savunmahakki.net/author/savunmahakki/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>MUHSİN YAZICIOĞLU HELİKOPTER KAZASI SORUŞTURMASINA İLİŞKİN SORULAR VE CEVAPLARI</title>
		<link>https://www.savunmahakki.net/muhsin-yazicioglu-helikopter-kazasi-sorusturmasina-iliskin-sorular-ve-cevaplari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[savunmahakki]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jul 2026 12:18:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler&Raporlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.savunmahakki.net/?p=3814</guid>

					<description><![CDATA[<p>GİRİŞ Bu çalışma, 13 Temmuz 2026 tarihli operasyonun ardından basında “yeni delil” veya “flaş gelişme” başlığıyla sunulan iddialar ile dosyadaki belgeler karşılaştırılarak hazırlanmıştır. Çalışmaya esas alınan başlıca belge ve raprlar şunlardır: Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2016/5992 sayılı takipsizlik kararı, Ulaştırma Bakanlığı Kaza Soruşturma&#8230;</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/muhsin-yazicioglu-helikopter-kazasi-sorusturmasina-iliskin-sorular-ve-cevaplari/">MUHSİN YAZICIOĞLU HELİKOPTER KAZASI SORUŞTURMASINA İLİŞKİN SORULAR VE CEVAPLARI</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p>Bu çalışma, 13 Temmuz 2026 tarihli operasyonun ardından basında “yeni delil” veya “flaş gelişme” başlığıyla sunulan iddialar ile dosyadaki belgeler karşılaştırılarak hazırlanmıştır. Çalışmaya esas alınan başlıca belge ve raprlar şunlardır: Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2016/5992 sayılı takipsizlik kararı, Ulaştırma Bakanlığı Kaza Soruşturma Kurulu’nun 4 Aralık 2009 tarihli 522 sayfalık raporu, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK) 782 sayfalık raporu ile 16 Haziran 2011 tarihli ek mütalaası, TBMM Araştırma Komisyonu taslak raporu, Adli Tıp Kurumu ile 1. İhtisas Kurulu raporları, ODTÜ ve Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı raporları, 2 Mart 2016 tarihli radar bilirkişi raporu, Genelkurmay Başkanlığı ile 2. Kara Havacılık Alay Komutanlığı yazışmaları, dosya inceleme tutanağı ve aynı savcılığın 25 Aralık 2020 tarihli iddianamesi.</p>
<h1>Soru 1. Yazıcıoğlu’nun bindiği helikopteri kim kiralamıştır ve helikopterin durumu uçuş için uygun mudur?</h1>
<p>Bu soru, kazanın nedenini doğrudan ilgilendirdiği halde, bugünkü medya anlatısında neredeyse hiç yer almamıştır. Oysa üzerinde en çok durulması gereken hususlardan biri budur. Çünkü dosyanın en somut, belgeye dayalı ve tartışmasız bulguları buradadır.</p>
<p><strong>Kiralama,</strong> Büyük Birlik Partisi’nin kurumsal sorumluluğunda yapılmıştır. 2009 Mart yerel seçimlerinde miting programlarının zamanında icrası için helikopter kiralanmasına karar verilmiş; Genel Başkan Muhsin Yazıcıoğlu’nun onayıyla Genel Başkan Yardımcısı <strong>Mustafa Destici,</strong> Esas Havacılık şirketinin satış ve pazarlama müdürü Recep Karakuş ile görüşmüş ve ardından parti özel kalem müdürü Okan Köksal’a talimat vermiştir. Köksal’ın pazarlığı sonucunda TC-HEK tescilli Bell 206 L-4 tipi helikopter 32.000 TL bedelle kiralanmıştır. Bedelin bir kısmı MKYK üyesi Mehmet Mustafa Korkmaz tarafından partililerden toplanmış, bir kısmı Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır tarafından karşılanmış ve toplanan para Okan Köksal eliyle, Mustafa Destici’ye ait “Ohem İletişim” adlı iş yerinin banka hesabı üzerinden havacılık şirketine aktarılmıştır. Savcılık, kiralama kararının parti içinde ne zaman alındığına dair bir kayıt bulunmadığını, konunun karar defterine işlenmediğini ve ödemenin parti tüzel kişiliği yerine bir şahıs şirketi hesabından yapıldığını tespit etmiştir. Burada dikkat çeken husus, savcılığın kokpit camındaki çatlağın onarımı gibi teknik bir ayrıntıyı ayrı bir başlık altında değerlendirip sonuca bağlarken, seçim kampanyasında kullanılan bir hava aracının kiralama usulü ve ödeme trafiği gibi önemli hususları yalnızca “tespit” aşamasında bırakması ve bunların idari veya mali bir sonuç doğurup doğurmadığını değerlendirmemesidir.</p>
<p><strong>Helikopterin durumu</strong> ise dosyanın en sıkıntılı bölümüdür. Kayıt altına alınan başlıca eksiklikler şunlardır. <strong>Birincisi,</strong> kar yağışlı uçuşta motora kar girmesini önleyen “Snow Deflector Kit” adlı kar saptırma donanımı helikopterde takılı değildir; Kaza Soruşturma Kurulu raporuna göre hava aracının bu donanım olmadan söz konusu koşullarda hiç uçmaması gerekir. <strong>İkincisi,</strong> üretici bakım el kitabının 5.3 “Special Inspection” (Özel Muayene) bölümü uyarınca ana rotor mil sıkma işleminin (mast torklaması) belirli bir uçuş saatinde yapılması zorunluyken, bu süre kaza anında 2 saat 46 dakika aşılmıştır. <strong>Üçüncüsü,</strong> kokpit camındaki çatlağı onaran teknisyen Mehmet Aytar, yetkisi dışında işlem yapmıştır; aynı teknisyenin 23 Ocak 2009’da taktığı ELT (kaza anında konum sinyali yayan acil yer belirleme vericisi) cihazına ilişkin üretici testlerinin yapıldığına dair teknik kayıt defterinde (000550) hiçbir kayıt bulunmamaktadır ve cihazın ruhsatı için Telekomünikasyon Kurumu’na başvurulmamıştır. <strong>Dördüncüsü,</strong> işleticinin ruhsatı 28 Aralık 2008 denetimindeki eksiklikler yüzünden 27 Şubat 2009’da askıya alınmış, ancak şirketin eksiklikleri giderdiğini beyan etmesi üzerine kazadan yalnızca beş gün önce, 20 Mart 2009’da yenilenmiştir. <strong>Beşincisi,</strong> helikopterin azami kalkış ağırlığı aşılmıştır; bu aşım birbirinden bağımsız üç ayrı hesapla doğrulanmıştır. Kaza Soruşturma Kurulu 68,5 kilogram, İstanbul Teknik Üniversitesi raporu 128,9 kilogram, ICAO’nun (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü) DOC 6920 sayılı yöntemine göre çalışan teknik komisyon ise aşımı ayrıca teyit etmiştir. Miktarlar farklı olsa da üç hesap, sınırın aşıldığı noktasında birleşmektedir; uçuş planında beş yolcu yazılıyken Çağlayancerit’te son anda binen fazladan bir yolcu, hava aracını sınırın dışına çıkarmıştır. <strong>Altıncısı,</strong> TBMM Araştırma Komisyonu raporunda daha da ağır bir tespit yer almıştır; düşen helikopterin periyodik bakımlarının usulüne uygun yapılmadığı, bakım defterlerinde tahrifat bulunduğu ve sahte imzalar atıldığı belirtilmiştir. Bu tespit, savcılığın “bakım kaynaklı bir aksaklık yoktur” sonucuyla doğrudan çelişmekte ve bu çelişki bugüne kadar giderilmemiştir. Buna ek olarak, işletici firma ile kiralamaya aracılık eden şirketin bağlı olduğu Esas Holding, 2008 yılında bakımsız uçak kullanımı, uçuş güvenliğini tehlikeye atma ve eksik ekipman gerekçeleriyle yüksek tutarlı idari para cezalarına çarptırılmıştır.</p>
<p>Bu eksikliklerin ortak ve belirleyici yönü, hiç birinin uçuş sırasında dışarıdan gelen bir müdahaleye veya üçüncü bir kişinin eylemine dayanmaması, tamamının uçuş öncesinde mevcut, sivil havacılık mevzuatı çerçevesinde denetlenebilir ve önlenebilir kusurlar olmasıdır. Bu kusrular 2009-2016 arasında belgelenmiştir, yani hiçbiri sonradan ortaya çıkmış hususlar değildir. Sertifikasyonu bulunmayan, bakımı aksatılmış, kar donanımı olmayan ve ağırlık sınırı aşılmış bir hava aracının, ruhsatı kazadan beş gün önce yenilenerek elverişsiz hava koşullarında havalanması, bir “suikast” iddiası kadar, hatta ondan çok daha somut biçimde araştırılmayı hak ederken, 13 Temmuz 2026 operasyonunda bu başlık gündeme dahi getirilmemiştir.</p>
<h1>Soru 2. Yazıcıoğlu’nun helikopteri, başka bir hava aracının çarpması, türbülansı ya da sonik patlaması sonucu mu düşürülmüştür?</h1>
<p><strong>İddia edilen husus:</strong> Basında, helikopterin bölgede uçtuğu belirtilen F-16 ve F-4 savaş uçaklarının etkisiyle düşürüldüğü ileri sürülmüştür. Bu iddia içinde birkaç senaryo barınmaktadır. Bunlar; jetlerin yarattığı türbülans ve şok dalgasının helikopteri sarsıp kontrol kaybına yol açtığı,<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> savaş uçağının helikoptere yakın alçak uçuş yaparak “sonik patlama” (ses hızının aşılmasıyla oluşan ani basınç dalgası) oluşturduğu,<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> iki jetin radarda tek uçak gibi görünecek biçimde “kol altı uçuş” yaptığı<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> ve jet geçişinin helikopterin yükseklik göstergesini yanılttığıdır.</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu soru dosyada baştan sona araştırılmış; hatta “başka bir hava aracının etkisine maruz kalma” ihtimali, DDK raporunda ayrı bir başlık altında ele alınmıştır. Olayı inceleyen üç bağımsız merci, yani 522 sayfalık Kaza Soruşturma Kurulu raporu, 782 sayfalık DDK raporu ve TBMM Araştırma Komisyonu taslak raporu, kazaya bir başka hava aracının yol açtığını saptamamıştır. Bunun yerine üçü de, kazanın kendi içinde tutarlı bir nedeni olduğunu ortaya koymuştur. O da; sertifikasyonu bulunmayan, kar saptırma donanımı takılı olmayan ve azami ağırlığı aşılmış bir helikopterin, görüşün 300-500 metreye düştüğü sisli ve karlı bir sahada “görerek uçuş” ısrarıyla yön kaybına (havacılıktaki adıyla oryantasyon kaybına, yani pilotun yerini ve konumunu şaşırmasına) uğramasıdır.</p>
<p>Türbülans iddiası, söz konusu raporlarda teknik bilirkişi incelemesiyle sayısal olarak çürütülmüştür. Her uçağın arkasında, kanat uçlarından doğan ve girdap biçiminde ilerleyen bir hava akımı oluşur ve havacılıkta buna dümen suyu türbülansı (wake turbulence) denir ve şiddeti, uçağın ağırlığıyla doğru orantılıdır. ICAO Doc 4444 dokümanına göre F-4 ve F-16 uçakları “medium” (orta), Bell 206 L-4 helikopteri ise “light” (hafif) sınıftadır. Bu sınıflandırmaya göre orta sınıf bir uçağın arkasında bıraktığı türbülansın hafif bir helikopteri etkileyebilmesi için, o uçağın helikoptere dikey olarak 1.000 feet’ten (304,8 metre) ya da yatay olarak 5 deniz milinden (9,26 kilometre) çok daha yakın geçmesi gerekir. Dosyada, herhangi bir askerî uçağın helikoptere bu mesafede yaklaştığını gösteren bir veri yoktur. Aksine, bölgede radar irtifasının altında görülüp kaybolan uçaklar bulunsa da, helikopterle bunlar arasında doğrudan ya da tehlikeli bir temas olmadığı tespit edilmiştir.</p>
<p>Maddi deliller ve teknik veriler, bir uçağın kazada rol oynamasının fiziksel olarak imkânsız olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. <strong>Birincisi,</strong> helikopterin çarpışma önleyici cihazı, yani yakındaki uçakları algılayıp pilotu uyaran TCAD (Trafik ve Çarpışma İkaz Cihazı), ABD’deki üretici laboratuvarında (Avidyne) test edilmiş ve pilota hiçbir yakın çarpışma uyarısı vermediği belirlenmiştir. Yakınında transponderi açık bir uçak olsaydı bu cihaz uyarı verirdi. Uyarı vermemesi, tehlikeli bir yakınlaşmanın yaşanmadığını göstermektedir. <strong>İkincisi,</strong> helikopterin dikey hız göstergesi (varyometre), yani tırmanma ve alçalma hızını gösteren alet, çarpma anını kaydetmiştir. Izler, helikopterin çarpma anında dakikada 500 feet ile tırmanışta olduğunu göstermektedir. Bir başka uçağın türbülansıyla aşağı itilip düşürülen bir helikopterin göstergesinde tırmanış değil, ani alçalma izi kalır. Buradaki tırmanış izi, sisli ve karlı arazide görüş kaybederek yükselmeye çalışan bir helikopterin, yani bir pilotaj hatası senaryosunun tipik bulgusudur. Bu göstergeler, Kanada’daki ilk inceleme yetersiz görülünce, DDK’nın talebiyle 30 Ekim &#8211; 6 Kasım 2010 tarihlerinde Ottawa’daki Ulaştırma Emniyet Kurumu laboratuvarında incelenmiştir. Ayrıca motor, şanzıman, kuyruk ve hidrolik yağı numuneleri ile transmisyon hidrolik pompası ve rotor takometresi üzerinde Almanya’da yapılan fiziksel kontrollerde herhangi bir anormallik saptanmamış; böylece mekanik arıza ihtimali de ortadan kalkmıştır.</p>
<p>“Sonik patlama”, “kol altı uçuş” ve “yükseklik göstergesinin yanıltılması” senaryoları da aynı gerçeklikle kabul görmemiştir. Sonik patlama, ancak uçağın helikoptere çok yakın geçmesi halinde bir etki yaratabilir. Ancak, yukarıda belirtildiği üzere dosyada böyle bir yakınlaşma yoktur ve TCAD hiçbir yakın uçak sinyali vermemiştir. “Kol altı uçuş”, iki uçağın birbirine çok yakın uçarak radarda tek iz gibi görünmesidir. Teknik olarak mümkün olsa bile bu, bir helikopterin düşürüldüğünü değil, ancak bir uçuş biçimini gösterir. Bir uçağın bir süre radardan kaybolması ise, dağlık arazide alçak irtifada radar kaplamasının dışına çıkmasıyla açıklanır. Nitekim düşen helikopterin kendisi de aynı sebeple radarda görünmemiştir. Yükseklik göstergesinin yanıltılması iddiası da varyometre bulgusuyla bağdaşmamaktadır. Çünkü gösterge çarpma anında tırmanışı kaydetmiştir. Nihayet, 2 Mart 2016 tarihli son bilirkişi raporu da helikopterin bir hava aracının etkisiyle düştüğüne dair bir bulguya ulaşılamadığını ve kayıtlar üzerinde herhangi bir montaj izine rastlanmadığını teyit etmiştir. Sonuç olarak türbülans, sonik patlama ve kol altı uçuş iddiaları kanıtlanmış olgular değil, mevcut fiziksel bulgularla çelişen varsayımlardır. Bu varsayımlara dayanak yapılan uçuşların dosyada yıllardır bulunması da ayrıca dikkat çekicidir. Örneğin “denetleme” amaçlı uçuş yaptığı bildirilen MJ524 kuyruk numaralı uçağın bilgileri ile pilotu Tezcan Kaymaz’ın yazılı beyanı 2011’den beri dosyadadır.</p>
<h1>Soru 3. Kazazedelerin kanında karbonmonoksit bulunması bir suikast yöntemine mi işaret etmektedir?</h1>
<p><strong>İddia edilen husus:</strong> Basında, otopsilerde “normalin üzerinde” karbonmonoksit tespit edildiği ve kazazedelerin kaza öncesinde bayıltılmış ya da zehirlenmiş olabileceği ileri sürülmüştür.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p><strong>Cevap:</strong> İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun 7 Temmuz 2010 tarihli tahlillerinde kanda karbonmonoksit saptanmıştır. Ancak değerler bir zehirleme yöntemine değil, hava aracı kazalarında sık görülen egzoz sızıntısına işaret etmektedir. Pilotun kanındaki oran %26,6 gibi koordinasyon kaybına yol açabilecek düzeydeyken, Muhsin Yazıcıoğlu’nun kanındaki %13,1’lik oran dahil diğer değerler tek başına ölüme yol açacak seviyede değildir. Yine, bir zehirleme senaryosu da teknik ve tıbbi olarak dayanaksızdır. Dosyadaki 6 Mayıs 2014 tarihli bilirkişi raporuna göre düşen helikopterde karbonmonoksite karşı herhangi bir uyarı ya da salım sistemi bulunmamaktadır. Yani kabine dışarıdan gaz verilebilecek bir mekanizma yoktur. Ayrıca numuneler olaydan yaklaşık on beş ay sonra analiz edildiği için, elde edilen değerlerin ihtiyatla karşılanması gerektiği bilirkişilerce ayrıca belirtilmiştir. Yine bir zehirleme senaryosu otopsi bulgularıyla da bağdaşmamaktadır. 28 Mart 2009’da, biri profesör dört adli tıp uzmanı, bir patoloji uzmanı ve iki Cumhuriyet savcısı huzurunda yapılan otopsilerde ölüm nedeni, doğrudan kazanın şiddetine bağlı “genel beden travması”, çoklu kırıklar ve iç organ yaralanmaları olarak saptanmıştır. Kandaki karbonmonoksit, bir suikast aracının değil, kazanın sonucudur.</p>
<h1>Soru 4. Helikopterin düştüğü yeri en az hatayla bulup üstlerine bildiren astsubay sanık sandalyesine oturtulurken, kurtarma ekiplerini yanlış yere yönlendiren birimin başındaki General Şirin Ünal’ın bugüne kadar ifadesinin dahi alınmaması normal midir?</h1>
<p><strong>İddia edilen husus:</strong> Basında bugün öne çıkarılan isimler, o gün bölgede uçan pilotlar ile kaza-kırım ekibidir. Buna karşılık arama-kurtarma zincirinin en üst karar makamı olan SKKHM ve başındaki komutan hiç gündeme getirilmemektedir.</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu soru, dosyadaki en açık ve en ağır çelişkiyi göstemektedir. Olay gecesi enkazın yerini bilimsel yöntemle bulan kişi, Jandarma İstihbarat Astsubayı Süleyman Akdoğu’dur. Akdoğu, düşen helikoptere ait telefon numaralarının bağlı olduğu baz istasyonu sinyallerinin kesişimini hesaplayarak enkazın bulunabileceği yaklaşık 1 kilometrekarelik alanı olay gecesi daraltmıştır. O gece üretilen tek bilimsel veri budur. Buna karşın Akdoğu, üst düzey görevlilerin yargılandığı davada sanık sandalyesine oturtulmuş ve beraat etmiştir. Kısacası, doğru veriyi üreten bu kişi yargılanmaktan kurtulamamıştır.</p>
<p>Buna karşılık, yanlış verinin resmî yönlendirmeye dönüştüğü makam olan Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi (SKKHM) hiçbir zaman derinlemesine soruşturulmamıştır. Olay şöyle gelişmiştir; hiçbir resmi sıfatı bulunmayan hatalı bir koordinat, bir telsiz amatörünün (TRAC üyesi Hüseyin Murat Odabaş’ın) APRS adlı sisteme “muhtemel kaza yeri” olarak girdiği bir bilgiden ibarettir. Bu bilgi, bir başka telsiz amatörü aracılığıyla Başbakanlık Kriz Merkezi’ne, oradan Genelkurmay’a, oradan da başında dönemin <strong>Hava Pilot Tümgenerali Şirin Ünal’ın</strong> bulunduğu SKKHM’ye ulaşmış; bu merkez bilginin doğruluğunu araştırmadan onu Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığına aktarmıştır. Sonuçta enkazın gerçek yerinden yaklaşık dokuz kilometre uzaktaki Kurucaova bölgesinde, ilk gece yüzlerce kişiyle sabaha kadar sonuçsuz arama yapılmıştır. Ayrıca kurtarma helikopterlerine zamanında kalkış izni verilmemesinden doğan yaklaşık elli dakikalık gecikme de aynı merkezin sorumluluk alanındadır.</p>
<p>Bu makamın konumu, sahada görev yapan bir er ya da astsubayın konumundan niteliksel olarak farklıdır. <strong>SKKHM; bir hava aracı kaybı ihbarını doğrulamak, arama-kurtarma unsurlarını sevk etmek ve hava araçlarını görevlendirmekle yetkili karar merciidir.</strong> Bu makam “garantör”olarak kabul edilmektedir, yani bir tehlikeyi önlemekle özel olarak yükümlü kılınmış makamdır. Onun ihmali, sıradan bir idari savsaklama değil, garantörlük yükümlülüğünün ihlalidir. Dosyadaki SKKHM personel çizelgesine göre Şirin Ünal, kazaya dair ilk bilginin merkeze ulaştığı saat 16.32’den gece yarısına kadar bizzat merkezde bulunmuştur. Yani kritik kararların tamamı, kendisinin merkezde olduğu saatlerde alınmıştır.</p>
<p>Kurtarma sürecindeki kusurun ceza sorumluluğu doğurabileceği hususu teorik bir tartışma olmayıp, yargı bu soruyu birden fazla kez yanıtlamıştır. Danıştay, 20 Ocak 2019 tarihli kararıyla Adana Bölge Jandarma Komutanı Ali Lapanta ile Kurmay Başkanı Mazlum Koçoğlu hakkında yargılama yolunu açmıştır. Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 15 Şubat 2021 tarihli kararıyla dönemin Kahramanmaraş Valisi, İl Jandarma Komutanı ve İl Emniyet Müdürü’nü “görevi kötüye kullanma”dan mahkûm etmiş; üstelik sanıkların fiil sonrası tutumunu dikkate alarak takdiri indirim (TCK 62) uygulamamış, cezanın ertelenmesine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına da yer olmadığına karar vermiştir. Yani Yüksek Mahkeme bu ihmali basit bir idari savsaklama olarak değil, bir kusur olarak nitelendirmiştir. Benzer bir görevi ihmal iddiasıyla Hava Kuvvetleri kriz merkezindeki Yarbay Ali Gerede hakkında da askeri savcılıkça soruşturma yürütülmüştür. Aynı kusur, karar zincirinin en üstünde yer alan komutan için de söz konusuyken, bu kişinin on yedi yıldır bir kez dahi ifadeye çağrılmaması normal değildir ve hukuken izaha muhtaçtır. Milletvekilliği döneminde dokunulmazlığın işlem yapmayı engellediği söylenebilse de, dokunulmazlığın sona ermesinden sonra da hiçbir adım atılmamış olması bu izahı imkânsız kılmaktadır.</p>
<p>Bu çelişkiyi daha da arttıran gelişme, yapılan son operasyonla yaşanmıştır. Zira, görev verilir verilmez helikopterleri on dakika içinde havalandıran dönemin 2. Kara Havacılık Alay Komutanı Tuğgeneral Fatih Bengi 2026 operasyonunda tutuklanmıştır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Oysa aynı komutanlığın 12 Mart 2012 tarihli resmî yazısına göre helikopter saat 17.00’de hazır bulundurulmuş, görev SKKHM tarafından ancak saat 18.00’de verilmiş, kalkış ise görevin verilmesinden on dakika sonra, 18.10’da yapılmıştır. Yani hazır bekleyen helikopterlerin elli dakika yerde tutulmasının tek nedeni, görevin SKKHM tarafından geç verilmesidir. Görevi on dakikada yerine getiren komutan tutuklanırken, görevi elli dakika geciktiren merkezin başındaki komutanın ifadesinin dahi alınmamasının izahı mümkün değildir.</p>
<h1>Soru 5. Hiçbir yetkisi ve görevi olmadığı hâlde kurtarma ekiplerini yanlış yönlendirip enkaza ulaşmayı geciktirdiği ileri sürülen Ercüment Güler kimdir; bu isim on yıldır neden araştırılmamış ve şimdi yeni bir olaymış gibi gündeme getirilmektedir?</h1>
<p>Bu ismün bazı haber ve yorumlarda “garip yolculuk” ve “NATO bağlantısı” başlıklarıyla, sanki dosyaya yeni girmiş bir figürmüş gibi sunulmasının sebebi nedir?<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Ercüment Güler dosyada yeni bir isim değildir; 2016 takipsizlik kararında şüpheli listesinin 41. sırasında yer almış ve haklarında iletişim tespiti (CMK 135) yapılan yaklaşık doksan kişilik listede bulunmaktadır. Buna rağmen kararın hiçbir yerinde kendisine yöneltilen iddialar adıyla ve ayrıca ele alınmamıştır; hakkında bireysel bir değerlendirme, gerekçe ya da sonuç yoktur. Oysa Dursun Özmen, TRAC üyeleri veya kaza-kırım görevlileri için kararda ayrı ayrı gerekçe bölümleri bulunurken, bu ismle ilgili dosyadaki tek husus, kimlik kaydı ile bir dinleme listesinde isminin yer almasıdır.</p>
<p>Oysa kendisine yöneltilen iddialar tam da bu olayın merkezinde yer almaktadır. TBMM Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonu’nda konuşan CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın basına yansıyan açıklamalarına göre, olay tarihinde BOTAŞ personeli olan emekli Yarbay Ercüment Güler, İHA muhabirinin telefonundan konum tespiti için Avea’ya iletilen ve BOTAŞ’la paylaşılan bilgilerin ardından sürecin başından itibaren kaza bölgesine gitmiş, vali ve emniyet müdürünü yönlendirmiş ve enkazın bulunmasında zaman kaybedilmesine yol açmıştır. Yavuzyılmaz’ın ifadesiyle, hangi unvanla ve kimsenin tanımadığı bir kişi olarak sürecin içinde bu kadar aktif rol aldığı sorusu cevapsızdır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Aydınlık yazarı İsmet Özçelik de, Güler’in emekli ve sivil olmasına rağmen bölgedeki ekiplerin sevk ve idaresinde etkili olduğunu, bazı ekiplerin yanlış yönlere gönderilmesi bakımından sorumluluğunun araştırılması gerektiğini ve bu iddiaların daha önce de gündeme gelmesine rağmen bu kişinin soruşturmanın dışında kalmayı başardığını ileri sürmüştür. Aynı kaynaklara göre Güler kazadan sonra BOTAŞ’taki görevinden ayrılmış; Gambiya, Bosna Hersek, Yemen ve Cibuti’de çalışmış, NATO ve ABD askeri tesislerine altyapı yapan bir şirkette güvenlik müdürü olmuş ve halen Yunanistan’da bulunmaktadır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>Bu iddiaların doğruluğu bu çalışmanın konusu değildir ve dikkat çekilmek istenen husus başkadır. Arama-kurtarma ekiplerinin yanlış yönlendirilmesine ilişkin olarak dosyada adı anılarak somut iddia ileri sürülen iki isim vardır; biri Genelkurmay bünyesindeki kriz merkezinin başındaki Şirin Ünal, diğeri sahada bulunduğu ileri sürülen Ercüment Güler. Bu iddialar yeni de değildir ve TBMM kürsüsünden ve basından yıllardır tekrarlanmaktadır. On yıl boyunca hakkında hiçbir işlem yapılmayan bir ismin, tam da bu operasyon sırasında “yeni keşfedilmiş bir figür” gibi sunulması, soruşturmanın delili değil, anlatıyı takip ettiğini göstermektedir. Delilden şüpheliye giden bir soruşturmada beklenen, hakkında yıllardır somut iddia bulunan Güler ve Ünal’ın durumunun öncelikle aydınlatılmasıdır. Ancak, her ikisi de 2026 operasyona dahil edilmemiştir.</p>
<h1>Soru 6. Genelkurmay Başkanlığı radar kayıtlarıyla ilgili DDK’ya ve savcılığa farklı bilgi mi vermiştir? Sökülen cihazlar nelerdir, ne işe yaramaktadırlar ve sökülmeselerdi hangi bilgiler elde edilebilirdi?</h1>
<p><strong>İddia edilen husus:</strong> Basında, kaza dakikalarında radar kayıtlarında yaklaşık dört buçuk dakikalık bir “kesinti” bulunduğu, bunun kasıtlı olduğu; enkazdaki GPS cihazlarının “delilleri karartmak” için söküldüğü ve bu cihazların “o gün bölgedeki jet koordinatlarını kanıtlayacak tek dijital delil” olduğu ileri sürülmüştür.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p><strong>Cevap (radar):</strong> Radar konusunda gerçekten bir tutarsızlık vardır; ne var ki bu tutarsızlık medyanın işaret ettiği yönde değil, tam tersinedir ve muhatabı pilotlar değil, kayıtları göndermeyen makamdır. Sürecin kronolojisi bunu açıkça göstermektedir. DDK, 30 Haziran 2010 tarihli yazısıyla enkaz bölgesi çevresindeki askerî uçuşlara ait radar görüntülerini istemiş; 11 Ağustos 2010’da gönderilen evrak arasında radar görüntüleri yer almamış, bunun yerine görüntülerden yararlanılarak hazırlandığı değerlendirilen iz haritaları gönderilmiştir. Genelkurmay Başkanlığı, DDK ile yürüttüğü yazışmaların hiç birinde herhangi bir radar arızasından söz etmemiştir. Buna karşılık Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği 27 Mayıs 2011 tarihli yazıda, kaza saatine denk gelen 15.03.02-15.07.40 aralığındaki yaklaşık dört buçuk dakikalık kaydın, “doğu bölgesindeki tüm radarlarda meydana gelen kısa süreli arıza” nedeniyle gönderilemediğini bildirmiştir. Bu cevap kamuoyunda tepki toplayınca, aynı makam 30 Ağustos 2011 tarihli yazısıyla, daha önce “arıza nedeniyle yok” dediği kayıtların Erzurum Dumlu Hava Radar Mevzi Komutanlığı’nda mevcut olduğunun “tespit edildiğini” açıklamış ve görüntüleri savcılığa göndermiştir. Önce yok denilen bir kaydın ısrarlı yazışmalar sonucunda bulunması ve aynı olay için iki resmî makama iki farklı bilgi verilmesi, başlı başına açıklanması gereken bir durumdur. Nitekim DDK, 16 Haziran 2011 tarihli ve üyelerince oybirliğiyle kabul edilen ek mütalaasında, kendisine bu arızadan hiç söz edilmediğini ve Kurula eksik bilgi verildiğini açıkça tespit etmiş; askerî radar kayıtları üzerinde sonradan bir oynama yapılıp yapılmadığının ve gerçek kayıtların saklanıp saklanmadığının bizzat Cumhuriyet savcılığınca araştırılmasını önermiştir.</p>
<p>Yukarıda anlatılanlara, savcılığa ulaşan görüntülerin bir televizyon ekranından kamerayla çekilmiş olması, kayıtların “elle işaretlenmiş iz bilgileri”nden oluşması (yani otomatik değil, operatörün elle seçtiği uçakların görülebilmesi ve elle seçilmeyen bir hava aracının hiç görünmemesi) ve geçmiş radar verilerinin tutulduğu MASE sunucusuna ait hard diskin kazadan yaklaşık beş hafta sonra, 3-4 Mayıs 2009’da arızalanıp “2009 yılına ait tüm veriler”in kaybedilmesi de eklenmelidir. Üstelik bu son husus savcılığa ancak 2014’teki bir yazışmayla bildirilebilmiştir. Ayrıca, Hava Kuvvetleri 31 Ocak 2011 tarihli basın açıklamasında “74 kilometre yarıçapında F-4 ve F-16 dâhil TSK’ya ait hava trafiği yoktur” demişken, savcılığa 28,5 kilometreden F-4 ve F-16 geçişinin olduğunun bildirmiştir. Ancak bütün bunlar, helikopterin bir uçak tarafından düşürüldüğünü değil, kayıtların adli makamlara eksik ve çelişkili verildiğini gösterir. Genelkurmay’ın DDK’dan bilgi saklaması, kritik olduğu halde bugünkü operasyonda hiç sorgulanmayan başlıklardan biridir ve bir delil karartma şüphesi varsa, muhatabı kayıtları göndermeyen makamdır.</p>
<p><strong>Cevap (sökülen cihazlar ve ne işe yaradıkları):</strong> Helikopterde üç ayrı seyrüsefer cihazı vardır: Garmin GNS 430, Argus 5000 CE ve Skymap III C. Bu üç cihazın ortak özelliği, hepsinin “konum ve rota gösterme” işlevi görmesidir; pilot, uçtuğu yeri harita üzerinde bunlar sayesinde takip eder (Argus 5000 CE, uçağın konumunu hareketli bir harita üzerinde gösteren “moving map display”, yani kayar harita göstergesidir). Burada altı çizilmesi gereken teknik gerçek şudur: bu cihazlar, uçakların “kara kutu” dediğimiz kayıt cihazları değildir. Kara kutu iki parçadan oluşur: CVR (Kokpit Ses Kaydedicisi) kokpitteki konuşmaları ve sesleri kaydeder; FDR (Uçuş Veri Kaydedicisi) ise hız, irtifa, motor gücü gibi yüzlerce uçuş verisini saniye saniye kaydeder. Söz konusu GPS cihazlarında böyle bir kayıt işlevi yoktur; <strong>bunlar yalnızca o an nerede olunduğunu gösterir, geçmişi ayrıntılı biçimde kaydetmez ve bir başka uçağın varlığını hiçbir şekilde göstermez.</strong> Dolayısıyla “helikopterin beyni söküldü” ya da “jetlerin koordinatını kanıtlayacak tek delil kayboldu” biçimindeki söylem teknik olarak yanlıştır.</p>
<p><strong>Peki bu cihazlar sökülmeseydi ne elde edilebilirdi?</strong> DDK’nın değerlendirmesine göre bu cihazlardan, helikopterin <strong>kaza öncesindeki irtifası (yüksekliği) ve izlediği güzergâh gibi sınırlı bazı uçuş bilgileri</strong> elde edilebilirdi. Bu bilgiler, kazanın nasıl geliştiğine, yani helikopterin dağa hangi açı ve yükseklikte yaklaştığına dair fikir verebilirdi. Yani cihazların önemi, “bir başka uçağı göstermeleri” nedeniyle değil, helikopterin son uçuş profilini ortaya koymalarından kaynaklanmaktadır. İşte bu yüzden cihazların olay yerinden kaybolması, teknik olarak sınırlı bilgi taşısalar da hukuken önemlidir ve dosyada zaten ciddiyetle ele alınmıştır. DDK raporunun 768. sayfasındaki 12 numaralı öneriye göre, Skymap III C cihazı 29 Mart’tan sonra, Argus 5000 CE cihazı ise 30-31 Mart arasında enkazdan yok olmuş/çalınmıştır; arama-kurtarma sırasında kırıma uğrayan askeri bir Sikorsky helikopterinin kaza-kırım ekibinde yer alan bazı personelin, düşen helikopterin enkazı üzerinde de çalıştığı tespit edilerek bunlar hakkında soruşturma açılması istenmiştir. Aynı bölgedeki üçüncü cihaz olan GNS 430’un hafıza bataryasının çökmüş olması da dikkat çekicidir. DDK bunun basit bir kısa devreyle dahi sağlanabileceğine işaret etmiştir. <strong>Cevapsız kalan sorular şunlardır;</strong> bu cihazları kim, hangi amaçla ve kimin emriyle sökmüştür? Ulaştırma Bakanlığı Nihai Kaza Raporu neden ikinci GPS cihazının kaybından hiç söz etmemiştir? Kaza yerinde tutulan tutanaklarla ilgili sahtecilik iddiası da gündeme gelmiştir. Ancak bu iddia Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı’nın 19 Ekim 2011 &#8211; 12 Ocak 2012 tarihli raporlarıyla çürütülmüştür. Rapora göre tutanaklardaki imzalar gerçektir ve imza tarihlerinin farklı olması, ilk incelemede eksik görünen parçaların kar altında kalmış olabileceği düşünülerek beklenmesi ve cihaz enkaz kaldırıldıktan sonra da bulunamayınca tutanağın 20 Mayıs tarihiyle imzalanıp savcıya bildirilmesiyle gidedilmiştir giderilmiştir. Kaybolan cihazlar ve parça yakma meselesi bu dosyadan ayrılıp Göksun Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir. Kısacası burada da yeni bir bulgu ortaya konmuş değildir; asıl sorun, DDK’nın 2011’deki “bu emri kim verdi” sorusunun on beş yıldır cevaplanmamış olmasıdır.</p>
<h1>Soru 7. Enkazdan parça sökerken görüntülenen askerler kimlerdir ve bu konuda daha önce ne yapılmıştır?</h1>
<p><strong>Cevap: </strong>Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “keçiler mi söktü” sözüyle kamuoyunun gündemine gelen, asker şahısların enkazdan parça söktüğüne dair görüntüler, Gülefer Yazıcıoğlu’nun Malatya Cumhuriyet Başsavcılığına teslim ettiği ihbar mektubu ve ekindeki CD ile dosyaya delil olarak girmiştir. Yapılan soruşturmada, olaya karışan askerlerin Malatya 2. Kara Havacılık Alayı’nda görevli oldukları ve olay yerine Özel Kuvvetler’e ait 10064 kuyruk numaralı helikopterle ulaştıkları saptanmış; kimlikleri teşhis edilen bu kişiler tutuklanmıştır. Yani enkazdan parça söken kişiler bilinmekte ve bu konu yıllardır dosyadadır. Aydınlatılamayan tek husus, bu parçaların hangi saikle ve kimin emriyle söküldüğüdür. Bugün bu görüntüler “yeni delil” gibi sunulsa da ne olay nede failleri yenidir. Yeni olan yalnızca aynı olayın ‘’FETÖ’’ etiketiyle tekrar pazarlanmasıdır.</p>
<p><strong>Soru 8. Kurtarma faaliyetleri bilerek mi geciktirilmiştir; otopsi raporları bu konuda ne söylüyor?</strong></p>
<p><strong>İddia edilen husus:</strong> Basında, kaza yerinin kısa sürede tespit edildiği hâlde ekiplerin oraya gitmediği, dolayısıyla kurtarmanın “kasten” geciktirildiği ve kazazedelerin ölüme terk edildiği ileri sürülmüştür.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p><strong>Cevap:</strong> İlk saatlerde kazanın yeri gerçekten bilinmemekteydi; ancak gecikme yalnızca bu belirsizlikten kaynaklanmamıştır ve işin içinde ciddi bir yönlendirme hatası da vardır. Dosyadaki ceride kayıtları bu tabloyu saat saat göstermektedir. Baz istasyonu sinyalleriyle elde edilen ilk konum bilgisi saat 17.15 sıralarında üst makamlara, haritaya işlenmiş enkaz konumu ise saat 18.00’de Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığına ulaştırılmıştır. Buna karşılık aynı gece saat 22.20’de meteorolojik şartlar gerekçe gösterilerek havadan arama faaliyetine son verilmiştir; 22.30’da Başbakanlık Kriz Merkezinden gelen ve gerçek yeri göstermeyen bir sinyal koordinatı haritadan Kurucaova-Sisne yaylası arasına yerleştirilerek sahaya iletilmiştir.</p>
<p>Vahim olan bir diğer gerçek ise şudur; DDK raporuna göre 25 Mart gecesi saat 23.30 sıralarında yapılan değerlendirme toplantısında, vatandaş ihbarları ve telefon sinyalleri birlikte değerlendirilerek enkazın Karayakup Tepesi ile Keş Dağı yamaçlarında olabileceği hususunda görüş birliğine varılmıştır. Buna rağmen birlikler ters istikametteki Kurucaova’ya sevk edilmiştir. Kızılöz köyü imamı Mustafa Saltık’ın helikopter sesini saat 15.07 ile 15.12 arasında duyduğuna dair beyanı ile kaza günü Jandarma’nın 156 hattını arayıp yeri bildiren köylülerin ihbarına itibar edilmemiş olması da bütün bu ihmaller zincirini iyice gözler önüne sermektedir. Üstelik kurtarma helikopterlerine görevin ancak saat 18.00’de verilebilmesi yüzünden yaklaşık elli dakikalık ek bir gecikme yaşandığı da yine resmi belgelerle sabittir.</p>
<p>Dosyadaki en net ayrım otopsi raporlarında karşımıza çıkmaktadır. Helikopterdeki beş kişi, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu’nun tespitine göre kazayı izleyen 30 ila 60 dakika içinde, yani en geç saat 16.00 civarında ağır travma nedeniyle hayatını kaybetmiştir; dolayısıyla bu kişiler bakımından gecikmenin sonucu değiştirdiği söylenemez. Ancak gazeteci İsmail Güneş için durum tümüyle farklıdır. Aynı kurulun 19 Ocak 2011 tarihli raporuna göre Güneş, diğerlerinden farklı olarak kazadan yaklaşık 4-6 saat sonra donma sonucu hayatını kaybetmiş ve saat 17.23’e kadar telefon görüşmeleri yapmıştır. Donma, tıbben zamana bağlı ve zamanında müdahaleyle önlenebilir bir ölüm biçimidir.</p>
<p>Telefon sinyalleri saat 17.16’dan itibaren merkezlere ulaşıp yaklaşık 30 kilometrelik bir arama alanı çizilmişken, bu yaklaşık dört saatlik kritik zaman diliminde eldeki verilerle kimsenin ne yapmadığı, kalkıştaki elli dakikalık gecikmenin sonuca etkisinin ne olduğu hiçbir aşamada incelenmemiştir. Hukuken bir ihmalden söz edebilmek için &#8220;beklenen davranış yapılsaydı sonuç önlenebilir miydi&#8221; sorusuna yanıt aranmalıdır. Ancak, adli tıp verileriyle arama-kurtarma zaman çizelgesi tam da bu ölüm kalım aralığında hiç karşılaştırılmamıştır. Sonuçta ortada net bir gerçek vardır. Beş kişi açısından gecikme sonucu değiştirmezdi belki ama zamanında ulaşılsaydı İsmail Güneş kurtarılabilirdi ve aradan geçen yıllara rağmen o dört saatin hesabı hâlâ verilmiş değildir. Bu incelemenin bugüne kadar yapılmamış olması eldeki imkanların yetersizliğinden değil, tamamen bilinçli bir tercihten kaynaklanmaktadır.</p>
<h1>Soru 9. Kaza-kırım ekibinin yeterliliğine dair Feridun Seren ile ilgili hususlar gerçekten yeni midir?</h1>
<p><strong>İddia edilen husus:</strong> Basında, kaza-kırım heyeti başkanı Feridun Seren’in ekibin uluslararası kaza-kırım eğitimi ve sertifikasına sahip olmadığını mahkemede söylemesi “çarpıcı yeni gelişme” olarak sunulmuştur.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu husus yeni değildir. Kaza-kırım ekibinin niteliği ve yeterliliği, takipsizlik kararıyla sonuçlanan süreçte zaten tartışılmış; heyet üyelerinin havacılık geçmişi ve tecrübesi 2016 kararında ayrıca incelenmiş ve yeterli bulunmuştur. Ekibin belirli bir uluslararası sertifikaya sahip olmaması, olsa olsa idari bir eksikliği gösterir, bir suikastı göstermez. Dahası, aynı Feridun Seren mahkemedeki savunmasında teknik kanaatini değiştirmemiş, kazanın pilotaj hatası ve olumsuz hava koşulları nedeniyle meydana geldiğini savunmuştur. Yani “yeni tanık” gibi sunulan isim, aslında olayın bir kaza olduğu yönündeki tespiti doğrulamaktadır. Seren hakkındaki sahtecilik isnadı da Diyarbakır Kriminal raporlarıyla düşmüştür. On beş yıldır bilinen ve o dönem bizzat kabul edilmiş bir eksikliğin, bugün ilk kez öğreniliyormuş gibi servis edilmesi, medyadaki anlatının olguya değil, algıya oynadığının bir başka örneğidir.</p>
<h1>Soru 10. 2016 yılında verilen takipsizlik kararı ne anlama gelmektedir ? Bu karar dosya “okunmadan mı verilmiştir”?</h1>
<p><strong>Cevap: </strong>2016/5992 sayılı takipsizlik kararını imzalayan Cumhuriyet savcıları hâlen görevdedir; bu ayrıntı, kararın yüzlerce sayfalık teknik rapora dayanılarak verildiğini göstermesi bakımından anlamlıdır. Kararın “okunmadan, apar topar verildiği” iddiası ise ancak kararın kendisiyle sınanabilir. Savcılıkü bu kararı verirken; iki cilt ekli 522 sayfalık Kaza Soruşturma Kurulu raporuna, 782 sayfalık DDK raporuna, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu raporlarına, ODTÜ ve Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı incelemelerine, Almanya, İngiltere, Kanada ve ABD’de yaptırılan komponent testlerine, radar bilirkişi raporlarına ve TBMM Araştırma Komisyonu taslak raporuna dayanmış ve ileri sürülen iddiaları yirmi sekiz başlık altında toplamıştır. Böyle bir kararın okunmadan yazılmış olması mümkün değildir. Kararın isabetli olup olmadığı ayrı bir tartışmadır ve yargısal denetime aittir. Ancak “okunmadan verildi” iddiası, kararın kendisiyle bağdaşmamaktadır. Aynı hususların bugün taban tabana zıt bir sonuca bağlanması, arada yeni ve somut bir delil ortaya konmadıkça hukuki tutarlılık bakımından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<h1>Soru 11. K.Maraş savcılığının 2020 tarihli iddianamesi bu dosya bakımından ne ifade etmektedir?</h1>
<p><strong>Cevap: </strong>Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı, 25 Aralık 2020’de doksan altı sayfalık bir iddianame düzenlemiş ve iddianame 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilmiştir. Bu iddianamenin konusu, helikopterin nasıl düştüğü değil, Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturmanın kendisidir. Yani o dosyaya yıllarca nasıl bir “suikast” anlatısının yerleştirildiğidir. İddianameye göre, örgüt mensubu bir grup bu soruşturmaya müdahale etmiş ve dosyada gerçekte var olmayan bir cinayet senaryosu üretmiştir. Bu on yedi kişi hakkında silahlı terör örgütüne üye olma, örgüte yardım, hırsızlık, zincirleme yalan tanıklık ve suç uydurma suçlarından dava açılmıştır.</p>
<p>Savcılığın “kurgu” ve “yapay delil” dediği hususlar somut olarak şunlardır; isimli ve isimsiz ihbar mektuplarıyla yüzden fazla kişinin telefonunun uzun süre dinlenmesi; Yazıcıoğlu ile hayatı boyunca yan yana gelmesi mümkün olmayan, uyuşturucu ticareti, dolandırıcılık ve sahtecilikten sabıkalı kişilere “Yazıcıoğlu’nun hukukunu koruma” görüntüsü altında yalan tanıklık yaptırılması; gerçekte yaşanmamış olayları anlatan gizli tanık beyanları ve ortam dinlemeleriyle sahte delil oluşturulması ve ölenlerin yakınlarının acılarının bu süreçte sistematik biçimde kullanılmasıdır. Kısacası savcılık, bu dosyada suikast tezini destekleyen delillerin bizzat bu kişilerce üretilip dosyaya konulduğunu söylemiştir.</p>
<p>Bu iddianame, aynı dosyada 2016’da verilen takipsizlik kararıyla da uyumludur. Zira 2016’daki karar, olayın kaza olduğunu ve elde suikast diyebilecek bir delil bulunmadığını söylemektedir. 2020 yılında hazırlanan iddianame bir adım daha atıp, suikast delili olarak kabul edilen hususların zaten gerçek olmadığını ve sonradan uydurulduğunu ifade etmiştir. Yani 2016 da verilen takipsizlik kararı “suikast delili yok”, 2020&#8217;de hazırlanan iddianame de “ortaya konan suikast delilleri sahte” demiştir. Böylece savcılık 2020’de, bu dosyadaki suikast anlatısının uydurma olduğunu söylemiştir.</p>
<p>İşte bugünkü soruşturmanın sıkıntısı tamda buradadır. 2020’de “uydurma” ve “yapay delil” denilen şeyler neyse, 2026 soruşturmasının dayandığı şeyler de aynıdır. Zira bugünkü deliller; gizli tanık ve itirafçı beyanları ile telefon ve ByLock kayıtlarıdır. Kahramanmaraş Başsavcılığı altı yıl önce “bu yöntemle üretilen deliller sahtedir” demiş ve bunu iddianameye bağlamışken, bugün yetksiz Ankara Başsavcılığı tam tersi yöntemle iş görmeye kalmaktadır. Kaldı ki 2020 tarihli iddianame davaya dönüşerek varlığını sürdürmektedir, yani iptal edilmiş ya da ortadan kaldırılmış değildir. O zaman sorulması gereken soru, altı yıl önce “uydurma” olduğu bizzat savcılıkça söylenen bir hikaye, bugün hangi yeni ve somut delille gerçek haline gelmiştir? Peki, bu durumda K.Maraş 2. Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden yargılama ne olacaktır ? Bu soru cevaplanmadan, 2026’da yapılan operasyon, 2020’de reddedilen yöntemin tekrarı olmaktan öteye geçemeyecektir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></p>
<h1>Soru 12. Dosya neden Kahramanmaraş’tan Ankara’ya alınmıştır; yeni bir delil mi elde edilmiştir?</h1>
<p><strong>Cevap: </strong>Olayın gerçekleştiği yer Kahramanmaraş’tır; dosya bu yer savcılığınca incelenmiş, teknik raporlar bu kapsamda toplanmış ve neticede takipsizlik ile yetkisizlik kararları verilmiştir. Dosyanın istihbari bir yönlendirmeyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına taşınması ve soruşturmanın orada canlandırılması, yer bakımından yetki kurallarıyla bağdaşmadığı gibi, hangi yeni delile dayanıldığı sorusu da cevapsızdır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 172/2. maddesi, takipsizlik kararından sonra aynı fiilden dolayı yeniden soruşturma açılabilmesini, yeterli şüphe oluşturacak yeni delil elde edilmesi ve bu konuda sulh ceza hâkimliğince karar verilmesi şartına bağlamıştır. İstihbari nitelikteki bilgi ise tek başına ne yetkiyi doğuran ne de “yeni delil” sayılabilen bir unsurdur; delil değeri taşıyabilmesi için usulüne uygun biçimde somut delile dönüştürülmesi gerekir. Dosyada bunun gerçekleştiğine dair bir emare yoktur. Yeni bir delil ortaya konmadan, daha önce haklarında takipsizlik verilmiş kişilerin aynı fiil nedeniyle yeniden şüpheli sıfatıyla işleme tabi tutulması, CMK 172/2’nin getirdiği güvenceyi işlevsiz bırakmaktadır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> Ayrıca, aynı konuya ilişkin K.Maraş 2. Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden bir yargılama varken, Ankara savcılığının CMK’ya aykırı şekilde dosyayı ele alarak daha önce dosya kapsamında verilen takipsizlik kararını ve ardından bu kararın yirmiden fazla kişi için kaldırılması sonrası haklarında başlayan yargılamayı görmezden gelmesinin hukken izahı yoktur.</p>
<p><strong>Soru 13. Kaza sırasında F-4 uçaklarıyla uçtuğu iddia edilen pilotlar neden ilk kez gözaltına alınmıştır? Bu kişilere ilişkin bilgiler yeni mi öğrenilmiştir de 17 yıl sonra dosyaya dahil edilmişlerdir?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu kişilere ilişkin bilgiler yeni değildir; on beş yıldır dosyada vardır. Örneğin radar kayıtlarında görülüp kaybolan ve teknik olarak açıklanamayan veriler gösterdiği için üzerinde durulan MJ524 kuyruk numaralı uçağın, olay günü 14.07-15.43 saatleri arasında Hava Kuvvetleri Değerlendirme ve Denetleme Başkanlığı direktifiyle “denetleme” amaçlı bir uçuş yaptığı, Merzifon 5. Ana Jet Üs Komutanlığı’nın 13 Aralık 2011 tarihli yazısıyla bildirilmiş ve bu uçağın pilotu Tezcan Kaymaz’ın yazılı beyanı da 2011’de alınarak dosyaya konulmuştur. Bu teknik verilerin bir kısmı bilirkişilerce “radar hatası” olarak değerlendirilmiş, ancak heyette askeri radar uzmanı bulunmadığından kesin kanaate varılamadığı 19 Mart 2012 tarihli raporda ayrıca belirtilmiştir. Dahası, müdahil vekilleri daha takipsizlik kararından iki ay önce, 19 Nisan 2016 tarihli dilekçelerinde, bu uçakların pilotlarının ve adları harici ihbarlarda geçen Ahmet Turhan ile Ali Armağan’ın şüpheli sıfatıyla sorgulanmasını, hatta kokpitlerinde ve yer harekat merkezlerinde eş zamanlı keşif yapılmasını talep etmiştir.</p>
<p>Yani 2026’da hedef alınan pilot isimleri, yeni bir delilin ortaya çıkardığı isimler değil, on yıl önce aynı dosyada dile getirilmiş, savcılıkça değerlendirilmiş ve takipsizlikle sonuçlanmış hususlardır. Ali Armağan dışındaki bu isimlerin ortak özelliği, 2009’dan bu yana haklarında cemaat soruşturmaları da dâhil hiçbir işlem bulunmaması ve ilk kez, ortada yeni bir maddi delil gösterilmeksizin gözaltına alınmış olmalarıdır. On yedi yıldır ifadesi bile alınmayan kişilerin, aradan geçen sürede tek bir yeni belge eklenmeden birdenbire “yeni öğrenilmiş” gibi dosyaya dahil edilmesi, soruşturmanın gerçek bir delil ihtiyacından değil, başka saiklerden beslendiğini düşündürmektedir.</p>
<h1>Soru 14. Mossad ajanlığı iddiasıyla tutuklanan İsmail Kaya, 13 Temmuz 2026 operasyonunda neden “en önemli tanık” hâline gelmiştir? Dosyaya yeni bilgi ve belge mi vermiştir, yoksa amaç başka mıdır?</h1>
<p><strong>İddia edilen husus:</strong> Kaya, bazı yayınlarda soruşturmanın “baş tanığı” olarak sunulmuş; kaza yerinin kısa sürede tespit edildiği ancak amirlerince gizlendiği yönündeki beyanı öne çıkarılmıştır.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Öncelikle bu kişinin kim olduğuna ve zaman içinde hangi sıfatlarla anıldığına bakılmasında fayda vardır. Çünkü asıl mesele buradadır. İsmail Kaya, kaza tarihinde Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesinde görevli bir polis memurudur. Sonraki yıllarda birbirinden farklı kimliklerle karşımıza çıkmıştır. Basına yansıyan bilgilere göre cemaat soruşturmalarında “TOPRAK” kod adıyla gizli tanıklık yapmış; 15 Temmuz sonrasında KHK ile kamu görevinden ihraç edilmiş; sonrasında 2024 yılında İstanbul’da, yabancı bir istihbarat servisi (Mossad) adına faaliyet yürüttüğü iddiasıyla tutuklanmış ve Nisan 2026’da bu suçtan hüküm giymiştir. Bir kişinin aynı dosya çevresinde hem “gizli tanık”, hem “ihraç memur”, hem “yabancı istihbarata çalışan casus” olarak anılması, beyanının hangi süzgeçten geçirildiği sorusunu zorunlu kılmaktadır.</p>
<p>Casusluk suçundan mahkum olması da kayda değer önemli bir husustur. Basında aktarıldığı kadarıyla Kaya, altı eski emniyet mensubuyla birlikte hüküm giymiş; topladığı bilgileri, 2019’dan itibaren “Victoria” kod adlı bir İsrail istihbarat mensubuyla görüştüğü belirtilen eski bir emniyet müdürü üzerinden ilettiği ileri sürülmüştür. Savcılık, bu yapının Türkiye’de İsrail’in takibindeki Filistin ve Lübnan uyruklu kişilerin yerlerini ve görüntülerini kayıt altına alıp Mossad’a aktardığını, hatta bu kişilere yönelik bir infaz şüphesi bulunduğunu değerlendirmiştir. Yani bugün Yazıcıoğlu dosyasında “en önemli tanık” olarak sunulan kişi, aynı günlerde bir başka dosyada yabancı bir istihbarat servisi adına çalıştığı gerekçesiyle ceza almıştır. Ancak bu kişinin beyanı, bir güvenilirlik incelemesine tabi tutulmaksızın dosyanın en önemli delili haline getirilmiştir.</p>
<p>Kaya’nın dosyaya yeni bir bilgi ya da belge kattığını söylenemekte mümkün değildir. Anlattığı olayların tamamı 2009 yılına aittir ve kendisi o tarihten bu yana aynı kurumda, aynı bilgilere sahip bir görevli olarak bilinmektedir. Beyanı iki hususa ilişkindir ve her ikisi de dosyada yıllardır mevcuttur. Birincisi, “Muhsin Yazıcıoğlu’nun ayağı kırık, sağ ve Göksun Devlet Hastanesine götürülüyor” şeklindeki bilgi notunun, dönemin İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Dursun Özmen’in baskı ve emriyle sisteme girilip çevre illere gönderildiği iddiasıdır. Oysa bu bilgi notu meselesi zaten yargılama konusu olmuştur. Kahramanmaraş 1. Asliye Ceza Mahkemesi 15 Şubat 2021’de Dursun Özmen’i “görevi kötüye kullanma”dan iki yıl hapse mahkum etmiş, karar Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi’nce onanmıştır. Yani notun gerçeğe aykırı olduğu ve bir kamu görevlisince hazırlandığı beş yıl önce hükme bağlanmıştır. Kaya’nın 2026’daki beyanı bu tespite yeni bir unsur eklememekte ve aynı olayı farklı bir ağızdan tekrar etmektedir.</p>
<p>İkincisi, şubede görevli bir başka memurun (İlyas Uçar’ın) baz istasyonu sinyalleriyle kaza yerini yaklaşık 1,5 kilometre sapmayla doğru tespit ettiği, buna rağmen enkaza gidilmediği ve Uçar’ın “ısrarla benim bulduğum adrese gitmiyorlar” diye yakındığı iddiasıdır. Bu da dosyada on beş yıldır bulunan bir tespitin Kaya tarafından tekrarıdır. DDK raporunda aynı tespit Jandarma İstihbarat Astsubayı Süleyman Akdoğu’ya atfedilmiş ve arama-kurtarmanın bu bilimsel veriye rağmen ilgisiz alanlarda yürütüldüğü kayda geçirilmiştir. Kaldı ki Akdoğu, o gece doğru veriye ulaştığı halde üst düzey görevlilerin yargılandığı davada sanık sandalyesine oturtulmuş, ancak beraat etmiştir. Kayan&#8217;nın anlatımında bir tutarsızlık daha vardır. Kaya enkaza “üç gün sonra” ulaşıldığını söylemesine rağmen, dosyadaki tespitlere göre enkaz kazadan iki gün sonra, yani 27 Mart 2009’da vatandaşlarca bulunmuştur. Kısacası bu beyanda yeni olan bilgi değil, aynı bilgiyi veren kişinin adıdır.</p>
<p>Kaya&#8217;nın durumuyla ilgili dikkat çekici bir husus da vardır. Zira Kaya, soruşturmayı yapanların tezini benimseyen yayınlarda “hakikati ortaya çıkaran baş tanık” olarak takdim edilirken, bir başka yayın organında (Aydınlık’ta) tam tersine, ekipleri yanlış yönlendiren ve olayın Mossad ayağını oluşturan kişi olarak gösterilmiştir.</p>
<p>Tüm bu anlatılanlardan sonra asıl sorulması gereken soru, on yedi yıl boyunca bu kişinin beyanı neden alınmamış ve adı neden hiçbir aşamada dosyaya girmemiştir? Anlattığı her şey 2009’a ait ve kendisi baştan beri bu bilgilere sahip biriyken, tam da soruşturmayı yürütenlerin tezini destekleyen bir anlatı sunduktan sonra mı dosyanın merkezine yerleştirilmiştir? Eğer aynı kişi bunun aksi yönünde, örneğin arama-kurtarmada kasıtlı bir gizleme bulunmadığı yönünde beyanda bulunsaydı, dosyaya yine ve “baş tanık” sıfatıyla eklenir miydi? Hakkında Mossad casusluğundan kesinleşmiş mahkumiyet bulunan, geçmişte gizli tanıklık yapmış birinin beyanı, doğrulama süzgecinden neden geçirilmemiştir? Böyle bir kişinin beyanının, hiçbir maddi delil eklenmeden ve yıllarca beklendikten sonra, tam da bu operasyonla eşzamanlı biçimde “en önemli delil” şeklinde kamuoyuna sunulması, dosyanın maddi gerçeği değil, önceden kurulmuş bir anlatıyı desteklediğini göstermektedir. Kısacası buradaki amaç delil değil, algı üretmektir.</p>
<p><strong>Soru 15. Ali Armağan’ın Adil Öksüz ile 152 kez görüştüğü, eşinin parmak izinin Öksüz’ün evindeki kitapta çıktığı ve ByLock yazışmalarında olayın “tereyağından kıl çeker gibi halledildiğinin” yazıldığı ileri sürülmektedir. Bu ByLock yazışması tam olarak neye ilişkindir, kimler arasında geçmiştir ve olayla bağlantısı nedir? Ayrıca uçağı kullanmayan bir subay bir helikopteri düşürmüş olabilir mi?</strong></p>
<p><strong>İddia edilen husus:</strong> Basında şu hususlar dosyanın “FETÖ ayağı” olarak sunulmaktadır: F-4 pilotu Ali Armağan, Adil Öksüz ile 2012-2014 arasında 152 (bazı kaynaklarda 158) kez irtibat kurmuştur; eşi Şerife Armağan’ın parmak izi, Öksüz’ün Sakarya’daki evinde ele geçirilen ve kapağında Fetullah Gülen adı yazan kitapta bulunmuştur; iki kişi arasındaki ByLock yazışmasında olayın “tereyağından kıl çeker gibi halledildiği” yazılmıştır; itirafçı beyanlarında Gülen’in “ortadan kaldırın” talimatı verdiği yer almaktadır.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p><strong>Cevap (ByLock yazışması neyi gösterir, neyi göstermez):</strong> Basına yansıyan iddiaya göre yazışma, Cemaatin Elazığ il imamı olduğu belirtilen Mehmet Durakoğlu ile mülki idare yapılanmasında görevli olduğu belirtilen Ömer Hakan Kısıkkaya arasında, 31 Ocak 2016 tarihinde geçmiştir. Metinde Durakoğlu özetle şunu yazdığı iddia edilmiştir; “başıma Yazıcıoğlu hadisesi gelince hemen İzmir’e gittim, Barbaros abiyle görüştüm. O büyüğümüzle görüştü; sabah İstanbul’da heyet toplandı. Öğlen Elazığ’a geldim, noktayı koyduk. Tereyağından kıl çeker gibi iş halloldu. Amerika’ya gittiğimde büyüğümüz ‘Sürecin en sıkıntılı hadisesiydi’ dedi.” Bu metnin bir kazaya delil sayılabilmesi için önce tek bir sorunun yanıtlanması gerekir; yazışma gerçekten 2009’daki kazaya mı ilişkindir? Yanıt hem tarih hem de içerik bakımından olumsuzdur.</p>
<p><strong>Tarih bakımından:</strong> Helikopter kazası 25 Mart 2009’da olmuştur. ByLock uygulaması ise ilk kez 2014 yılının Mart-Nisan aylarında kullanıma açılmıştır ve yazışmanın 31 Ocak 2016 tarihli olduğı iddia edilmektedir. Yani kazadan yaklaşık yedi yıl sonrasına aittir. Kaza tarihinde böyle bir uygulama mevcut olmadığına göre, bu içeriğin kazanın öncesine, anına ya da onu izleyen kritik saatlere ilişkin doğrudan bir delil oluşturması teknik olarak mümkün değildir.</p>
<p><strong>İçerik bakımından:</strong> Metnin kendisi bir helikopterden, bir savaş uçağından, bir uçuştan, bir sabotajdan ya da arama-kurtarma faaliyetinden söz etmemektedir. Yazışma içeriği doğru olsa bile konuşan kişi, “başıma Yazıcıoğlu hadisesi gelince” diyerek kendi başına gelen bir meseleyi ve sonrasında bu meseleyle nasıl uğraştığını (İzmir’e, İstanbul’a, Elazığ’a gitmesini) anlatmaktadır. Bu ifade biçimi, bir cinayeti işleyen değil, bir olaydan etkilenen birinin anlatısıdır. “İş halloldu” cümlesi de tümüyle muğlaktır. Acaba hangi iş, kim tarafından, nasıl halledilmiştir? Yazışma bunların hiçbirine tam olarak cevap vermemektedir. Bu cümleyi “cinayet halledildi” şeklinde okumak da mümkündür, “başıma gelen mesele/soruşturma halledildi” şeklinde okumak da. Ancak bu okumalar yazışma içeriğini değil, okuyanın olayı nasıl yorumlamak istediğini gösterir. İşte sorun da budur ve yazışma, kişlerin varsayıma göre anlam kazanmaktadır. Bir metne, doğrulanmamış bir kabulü giydirip sonra o metni o kabulün kanıtı saymak, ceza muhakemesinde yapılan en bilindik hatadır. Bir cümlenin hangi anlama geldiği, tahminle değil, ancak o cümleyi doğrulayan bağımsız ve maddi bir delille anlaşılabilir. Ancak, dosyada böyle bir delil gösterilmiş değildir. ByLock verilerinin hukuka aykırı elde edilişi ve delil olarak kullanılamayacağı da olayın bir başka yanıdır.</p>
<p>Kısacası bu yazışma, ne kesin biçimde bir cinayeti ne de bir başka olayı kanıtlar. Kanıtladığı tek şey, konuşanların bu dosyadan söz etmiş olduğudur. Bir yazışmada “Yazıcıoğlu” adının geçmesi, o yazışmanın helikopterin düşürülmesini anlattığını göstermez. Aynı tarih sorunu, dosyanın diğer başlıkları için de geçerlidir: Ali Armağan’a yöneltilen 152 irtibat kaydı 21 Şubat 2012 &#8211; 10 Şubat 2014 tarihleri arasına, eşinin parmak izinin bulunduğu belirtilen kitabın ele geçirilmesi ise 13 Kasım 2017’ye aittir. 2012-2017 arasına ait veriler, 2009’da bir helikopterin faili olmayı gösteremez. Netice olarak bu başlıkta ortaya konulan, 2009’a ait yeni bir maddi delil değil; 2012-2016 arasına ait metin ve kayıtların, 2009’daki bir olaya göre geriye dönük yorumlanmasıdır.</p>
<p><strong>Cevap (uçağı kullanmayan bir subayın bir helikopteri düşürmesi):</strong> Bu başlıktaki en somut çelişki, Ali Armağan’ın uçaktaki görevidir. Basına yansıyan bilgilere göre Armağan, F-4 uçağında “silah sistem subayı”dır;<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> yani iki kişilik F-4 uçağının arka kokpitinde oturan, radar ve silah sistemlerini kullanan, ancak uçağı bizzat uçurmayan subaydır. Uçağı kumanda eden, öndeki pilottur. Oysa Armağan’a yöneltilen isnat, “alçak uçuş yapıp sonik patlama oluşturarak helikopteri düşürmek”tir; bu ise tümüyle bir uçuş manevrasıdır. Bir uçağı kullanmayan, arka koltukta oturan bir subayın, bir uçuş manevrasıyla helikopter düşürdüğünü ileri sürmek kendi içinde tutarsızdır. <strong>Nitekim Armağan da savunmasında o saatlerde Sivas üzerinde önleme görevinde olduğunu, Kahramanmaraş semalarında uçmadığını belirtmiştir.</strong> Bugün dosyaya eklenen tek gerçek husus, Armağan’ın 15 Temmuz sonrasında mahkum olmasıdır; ancak sonradan alınan bir ceza, bir kişinin yıllar önceki bir kazadan sorumlu olduğunu değil, olsa olsa araştırılması gereken bir husus olduğunu gösterir. Kaldı ki Armağan 2016 takipsizlik kararında da şüphelidir. İletişimi denetlenmiş ve hakkında olayı aydınlatacak veri elde edilemediği için takipsizlik verilmiştir.</p>
<p><strong>Soru 16. Olaydan on iki yıl sonra itirafçı olan Abuzer Dilekçi’nin, bilgi ve görgüye değil tahmine dayanan ifadesinin delil olarak sunulmasının sebebi nedir?</strong></p>
<p><strong>İddia edilen husus:</strong> Basında Dilekçi’nin beyanı, “itirafçı her şeyi anlattı” başlığıyla suikastın kanıtı gibi sunulmuştur.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Abuzer Dilekçi’nin ifadesi olaydan on iki yıl sonra (2021) verilmiştir. Basındaki aktarımlara göre Dilekçi, bir Cemaat yöneticisinin, Muhsin Yazıcıoğlu’na Cemaat yanında yer alması için teklif götürüldüğünü, teklifin reddedilmesi üzerine Gülen’in önce açıklarının araştırılmasını, bir şey bulunamayınca da “ortadan kaldırın” talimatını verdiğini anlattığına tanık olduğunu ileri sürmektedir. Bu beyanın delil değerini belirleyen üç temel sorun vardır. <strong>Birincisi,</strong> Dilekçi bizzat gördüğü bir fiile değil, “Jhosef” kod adlı bir kişinin sözlerine tanıklık ettiğini söylemektedir; yani anlattığı, doğrudan tanık olduğu bir olay değil, bir başkasından duyduğu sözlerdir. <strong>İkincisi,</strong> Dilekçi’nin kendisi de bu konuşmalardan helikopterin ‘’örgütçe’’ düşürüldüğü “kanaatine vardığını” söylemiştir. Yani ortada doğrudan bir bilgi değil, kişisel bir çıkarım vardır. <strong>Üçüncüsü,</strong> beyan olaydan on iki yıl sonrasına aittir ve helikopterin neyle ve nasıl düşürüldüğüne dair hiçbir bilgi ve belge ortaya koymamaktadır.</p>
<p>Kulaktan dolma, yıllar sonrasına ait ve kanaate dayalı bir beyanın, yüzlerce sayfalık teknik raporla ortaya konan kaza tespitini tersine çevirebilmesi için, en azından anlatılanların doğruluğunu gösteren delille desteklenmesi gerekir. Dosyada böyle bir destek yoktur. Böyle bir beyanın delil olarak öne çıkarılmasının anlaşılabilir tek sebebi, elde oluşturulmak istenen algıyı güçlendiren somut bir delil bulunmamasıdır. Mevcut deliller suikast tezini desteklemeyince, bu boşluk kişisel beyanlarla doldurulmaya çalışılmaktadır. Bu ise tam olarak aynı savcılığın 2020 yılında yazdığı iddianamede eleştirdiği yöntemdir. O iddianamede, 2016 yılında verilen takipsizlik dosyasında “kurgu gizli tanık beyanları ve ortam dinlemeleriyle yapay deliller üretildiği”, kriminal geçmişi olan kişilere yalan tanıklık yaptırıldığı ileri sürülmüştür. Bugün aynı dosyada yeniden itirafçı ve gizli tanık beyanı üzerinden ilerlenmesi, bu iddianamenin nasıl aşıldığının açıklanmasını gerektirmektedir.</p>
<h1>Soru 17. Halihazırda cezaevinde bulunan üç kişinin, olayla ilgisi bulunmayan eşleri neden gözaltına alınıp tutuklanmıştır? Bununla yapılmak istenen nedir?</h1>
<p><strong>Cevap:</strong> Gözaltına alınan üç kadın (Melike Sinem Uçum, Gülseren Özsıcak ve Şerife Armağan), başka bir dosyadan halihazırda cezaevinde bulunan üç kişinin (Davut Uçum, Aydın Özsıcak ve Ali Armağan’ın) eşleridir. Eşleri zaten tutuklu olan ve olayla kişisel bir bağı gösterilemeyen bu kişilerin işleme tabi tutulması, kendilerine isnat edilebilecek somut bir fiile dayanmaktan çok, cezaevindeki eşleri itirafçılığa yöneltmek ya da onlardan bilgi almak için bir baskı aracı işlevi görmektedir. Ceza sorumluluğunun şahsiliği, yani herkesin yalnızca kendi fiilinden sorumlu tutulabilmesi, hukukun en temel ve en eski ilkelerinden biridir; Anayasa’da ve Türk Ceza Kanunu’nda açıkça güvence altına alınmıştır. Bir kişiye, kendisine ait bireysel bir fiil gösterilmeden, yalnızca bir şüphelinin eşi olduğu için işlem yapılması bu ilkeyle bağdaşmaz ve kolektif (toplu) suçluluk yasağına aykırıdır. Bu yönüyle söz konusu gözaltılar bir soruşturma tekniği değil, sürecin hukuki zeminden ayrıldığının açık bir göstergesidir.</p>
<h1>Soru 18. Gözaltına alınan yirmi dokuz kişiden yalnızca yedisi hakkında 15 Temmuz sonrası bir işlem bulunmasına ve önceki dosyaya göre yeni bir husus olmamasına rağmen medyada koparılan fırtınanın sebebi nedir? On yıl önce tespit edilen kitap üzerindeki parmak izi neden bekletilip tam da şimdi gündeme getirilmiştir?</h1>
<p><strong>İddia edilen husus:</strong> Basın, operasyonu tarihi bir “hakikat anı” gibi sunmuş ve dikkatleri belirli kişiler (özellikle pilotlar ve kaza-kırım ekibi) üzerine yoğunlaştırmıştır.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Dosyadaki tespite göre, gözaltına alınan yirmi dokuz kişiden yalnızca yedisi hakkında yürütülen bir cemaat soruşturması veya kovuşturması vardır. Geri kalanların çoğunun tek bağı, o gün bölgede uçmuş olmak, kaza-kırım veya koordinat biriminde görev yapmış olmak yahut böyle birinin yakını olmaktır. Medyaya servis edilen haberlerin hiçbiri, doğrudan kazanın nasıl olduğuna dair yeni bir maddi delil içermemektedir. Gündeme getirilen hususlar (152 irtibat, ByLock, parmak izi, itirafçı beyanı), yukarıda anlatıldığı gibi ya kazadan yıllar sonrasına aittir ya da varsayıma dayanmaktadır. Parmak izi örneği bu açıdan çarpıcıdır: Öksüz’ün evindeki kitapta parmak izi tespiti 2017 tarihli bir bulgudur; yıllardır dosyada duran bu husus, herhangi bir yeni gelişme olmadan, tam da bu operasyonla eşzamanlı biçimde “yeni delil” gibi kamuoyuna sunulmuştur. Bir delilin, elde edildiği tarihten yıllar sonra ve tam da bir operasyonla aynı anda “keşfedilmiş” gibi gündeme getirilmesi, o delilin kendisiyle değil, operasyonun oluşturmak istediği gündemle ilgilidir.</p>
<p>Asıl dikkat çekici olan, gerçekten kritik ve önemli hususların hiç gündeme getirilmemesidir.  Helikopterin köhne durumu ve ruhsatının kazadan beş gün önce yenilenmesi, kiralama sürecindeki usulsüzlükler, Genelkurmay’ın radar bilgilerini DDK’dan saklaması, arama-kurtarmayı yanlış yöne çeviren SKKHM ve başındaki komutan, sahada adı geçen Ercüment Güler; bunların tümü, dosyada belgeye dayalı, somut ve teknik olarak sınanabilir başlıklardır. Buna karşılık medya, ısrarla belirli kişiler etrafında ve varsayıma dayalı bir “örgütsel hava” oluşturmaya çalışmaktadır. Soruşturmaya gerçekten yeni giren hususların tamamı bu varsayımsal başlıklardan ibarettir ve hiçbirinin kazayla doğrudan ya da dolaylı somut bir bağı yoktur. Ortaya çıkan tablo, delilden şüpheliye giden bir soruşturma değil, önce isimlerin belirlenip sonra bu isimlere uygun malzeme aranan ve sorumluluğu yeniden masum kişilerin üzerine yıkmaya çalışan bir işleyiştir.</p>
<h1>Soru 19. Tüm teknik veri, belge ve raporlar ışığında bu olay bir kaza mıdır, yoksa bir suikast mıdır?</h1>
<p>Dosyadaki teknik verilerin bütünü, yani Ulaştırma Bakanlığı Kaza Soruşturma Kurulu’nun 522 sayfalık raporu, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun 782 sayfalık raporu ve TBMM Araştırma Komisyonu taslak raporu, kazanın, sertifikasyonu bulunmayan, kar saptırma donanımı takılı olmayan, azami kalkış ağırlığı aşılmış bir helikopterle, görüşün 300-500 metreye düştüğü sisli ve karlı bir sahada “görerek uçuş” ısrarından kaynaklanan bir pilotaj hatası ve buna bağlı yön kaybı olduğu sonucunda birleşmektedir. Bir başka hava aracının etkisi, çarpışma önleyici cihazın uyarı vermemesi, dikey hız göstergesindeki tırmanış izi ve türbülans için gereken mesafe hesabıyla; mekanik arıza, Almanya ve Kanada’daki komponent testleriyle; zehirleme ise karbonmonoksit değerleri ve otopsi bulgularıyla tek tek araştırılmış ve iddalar karşılanmıştır. Bugün hâlâ “suikast delili” gibi sunulan başlıkların neredeyse tamamı, ya on yıl önceki raporlarda yer verilmiş iddialar ya da kazadan yıllar sonrasına ait, fiille zaman ve mekân bağı kurulamayan hususlardır. Mevcut durumda, helikopterin bir suikastle düşürüldüğünü gösteren somut ve maddi bir delil dosyada bulunmamaktadır.</p>
<p>Bununla birlikte bu sonuç, dosyanın tümüyle düzgün ve kusursuz olduğu anlamına gelmemektedir. Çünkü cevapsız bırakılan hususlar, “helikopter nasıl düştü” başlığıyla birlikte “düştükten sonra ne olduğu” hususudur. Köhne bir helikopterin tüm sorunlarına rağmen kiralanması, arama-kurtarmanın hiçbir resmiyeti olmayan hatalı bir koordinatla dokuz kilometre uzağa yönlendirilmesi, elde bulunan tek bilimsel verinin kullanılmaması, kurtarma helikopterlerine elli dakika kalkış izni verilmemesi ve gazeteci İsmail Güneş’in donarak öldüğü dört saatlik zaman diliminin hiç incelenmemesi, ceza sorumluluğu doğurabilecek nitelikte ve bir kısmı yargı kararıyla da sabit hale gelmiş ihmallerdir. Genelkurmay’ın radar kayıtlarını DDK’dan saklaması, iki resmî makama iki farklı bilgi vermesi ve enkazdan cihazların kimin emriyle söküldüğünün netleştirilememesi de açıklanmayı bekleyen hususlardır. Kısacası mevcut delil durumuna göre olay, teknik nedenleri bakımından bir kazadır; ancak kaza öncesi ve sonrasında arama-kurtarma ve delil tespiti sürecinde, üzerine gidilmesi gereken ağır ihmaller ve tutarsızlıklar vardır.</p>
<p>Adaletin aranması gereken yer tam olarak burasıdır. Oysa 2026 operasyonu, bu belgeye dayalı ve teknik olarak sınanabilir başlıkları değil; on yedi yıldır bilinen iddiaların yeniden gündeme getirilmesini, kazadan yıllar sonrasına ait verileri ve varsayımları esas almıştır. Bir soruşturmanın inandırıcılığı, kimi kapsamına aldığı kadar kimi dışarıda bıraktığıyla da ölçülür. Hakkında somut ve belgeye dayalı tespitler bulunan isimler soruşturma dışında bırakılırken, dosyayla bağı yıllardır kurulamamış kişilerin, yurt dışında yaşayanların ve yalnızca bir şüphelinin eşi olanların toplu biçimde işleme tabi tutulması; bu sürecin önceliğinin maddi gerçeği aydınlatmak değil, sorumluluğu belirli bir adrese yıkmak olduğunu düşündürmektedir. Altı kişinin hayatını kaybettiği bu dosyada asıl yapılması gereken, teknik olarak sınanabilir olan “donma” sorusunu sormak, o dört saatin ve eksik radar kayıtlarının hesabını, bunları elinde tutan makamlardan istemektir. Tutukluluk suçluluk anlamına gelmez, isnatlar henüz bir mahkeme kararıyla doğrulanmamıştır ve kişilerin öldürme kastı, fiil tarihindeki somut ve bireysel delillerle ortaya konmadıkça, “o gün oradaydı”, “o birimdeydi” ya da “onun eşidir” türünden ilişkiler ne hukukta ne de vicdanda bir mahkumiyetin temeli olamaz.</p>
<p>Tüm yazıyı <a href="https://www.savunmahakki.net/wp-content/uploads/MUHSIN_YAZICIOGLU_HELIKOPTER_KAZASI_SORUSTURMASINA_ILISKIN_SORULAR_VE_CEVAPLARI.docx" target="_blank" rel="noopener">buradan</a> indirebilirsiniz.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>           “Yazıcıoğlu dosyasına yakın markaj: Savaş jetleri mercek altında”, Yeni Şafak, 20 Temmuz 2026. https://www.yenisafak.com/gundem/yazicioglu-dosyasina-yakin-markaj-savas-jetleri-mercek-altinda-4841634; “FETÖ’nün rolüne ilişkin yeni delillere ulaşıldı”, NTV, 16 Temmuz 2026. https://www.ntv.com.tr/turkiye/muhsin-yazicioglunun-olumune-iliskin-sorusturma-fetonun-rolune-iliskin-yeni-delillere-ulasildi-1733234</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>           “Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri neden düştü? FETÖ’cü pilottan taciz ve sonik patlama”, A Haber, 19 Temmuz 2026. https://www.ahaber.com.tr/gundem/2026/07/19/yazicioglunun-helikopteri-nasil-dusuruldu-sonik-patlama-mi; “Enkazı bulmuşlar ölmesini beklemişler”, Türkiye Gazetesi, 18 Temmuz 2026. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/f-4-pilotu-adil-oksuz-ile-152-defa-gorusmus-muhsin-yazicioglu-sorusturmasinda-19-suph-1803865</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>           “Yazıcıoğlu ailesinin avukatı: Etkin irade soruşturmaya yansımış durumda”, DHA, 15 Temmuz 2026. https://www.dha.com.tr/gundem/yazicioglu-ailesinin-avukati-etkin-irade-sorusturmaya-yansimis-durumda-2910094</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>           “Yazıcıoğlu dosyasına yakın markaj: Savaş jetleri mercek altında”, Yeni Şafak, 20 Temmuz 2026. https://www.yenisafak.com/gundem/yazicioglu-dosyasina-yakin-markaj-savas-jetleri-mercek-altinda-4841634; “A’dan Z’ye Muhsin Yazıcıoğlu dosyası”, Odatv, 17 Temmuz 2026. https://www.odatv.com/guncel/adan-zye-muhsin-yazicioglu-dosyasi-120155114</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>           “Muhsin Yazıcıoğlu soruşturmasında yeni gelişme: 19 kişi tutuklandı”, Sabah, 17 Temmuz 2026. https://www.sabah.com.tr/gundem/2026/07/17/muhsin-yazicioglu-sorusturmasinda-yeni-gelisme-19-kisi-tutuklandi</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a>           “Muhsin Yazıcıoğlu dosyasında NATO gölgesi: Emekli yarbayın ‘garip’ yolculuğu”, Odatv, 17 Temmuz 2026. https://www.odatv.com/guncel/muhsin-yazicioglu-dosyasinda-nato-baglantisi-emekli-yarbayin-garip-yolculugu-120155101 ; “Yazıcıoğlu suikastında Mossad izi”, Aydınlık, 16 Temmuz 2026. https://www.aydinlik.com.tr/haber/yazicioglu-suikastinda-mossad-izi-583525</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a>           TBMM Milletvekili komisyon konuşma tutanağı. https://www.tbmm.gov.tr/Milletvekili/UyeKomisyonKonusmaTutanakDetay?tutanakId=40895</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>           İsmet Özçelik, “Yazıcıoğlu suikastçılarına NATO koruması”, Aydınlık. https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/yazicioglu-suikastcilarina-nato-korumasi-583628</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a>           “Yazıcıoğlu dosyasına yakın markaj: Savaş jetleri mercek altında”, Yeni Şafak, 20 Temmuz 2026. https://www.yenisafak.com/gundem/yazicioglu-dosyasina-yakin-markaj-savas-jetleri-mercek-altinda-4841634; “Yazıcıoğlu suikastında 5 FETÖ izi”, Star, 20 Temmuz 2026. https://www.star.com.tr/guncel/yeni-deliller-dosyaya-girdi-cioglu-suikastinda-5-feto-izi-haber-2028963/</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a>         “Korkunç iddia! Enkazı buldular ölmesini beklediler”, Sözcü, 18 Temmuz 2026. https://www.sozcu.com.tr/korkunc-iddia-enkazi-buldular-olmesini-beklediler-p337490</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a>         “A’dan Z’ye Muhsin Yazıcıoğlu dosyası”, Odatv, 17 Temmuz 2026. https://www.odatv.com/guncel/adan-zye-muhsin-yazicioglu-dosyasi-120155114</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a>         “A’dan Z’ye Muhsin Yazıcıoğlu dosyası”, Odatv, 17 Temmuz 2026. https://www.odatv.com/guncel/adan-zye-muhsin-yazicioglu-dosyasi-120155114 ; “17 yıl sonra gelen 19 tutuklama ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun pişmanlığı”, Yetkin Report, 17 Temmuz 2026. https://yetkinreport.com/2026/07/17/17-yil-sonra-gelen-19-tutuklama-ve-muhsin-yazicioglunun-pismanligi/</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a>         “Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili yeni iddianame”, Anadolu Ajansı / Ekonomim, 25 Aralık 2020. https://www.ekonomim.com/gundem/muhsin-yazicioglunun-olumuyle-ilgili-yeni-iddianame-haberi-604995</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a>         “Soruşturma K.Maraş’tan Ankara’ya verilmişti! Muhsin Yazıcıoğlu dosyasında çarpıcı gelişme”, Hürriyet, 13 Temmuz 2026. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/sorusturma-k-marastan-ankaraya-verilmisti-muhsin-yazicioglu-dosyasinda-carpici-gelisme-25-supheli-yakalandi-43237766 ; Ceza Muhakemesi Kanunu m. 172/2.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a>         “Yazıcıoğlu suikastında Mossad izi”, Aydınlık, 16 Temmuz 2026. https://www.aydinlik.com.tr/haber/yazicioglu-suikastinda-mossad-izi-583525; “Enkazı bulmuşlar ölmesini beklemişler”, Türkiye Gazetesi, 18 Temmuz 2026. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/f-4-pilotu-adil-oksuz-ile-152-defa-gorusmus-muhsin-yazicioglu-sorusturmasinda-19-suph-1803865</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a>         “FETÖ’nün rolüne ilişkin yeni delillere ulaşıldı”, NTV, 16 Temmuz 2026. https://www.ntv.com.tr/turkiye/muhsin-yazicioglunun-olumune-iliskin-sorusturma-fetonun-rolune-iliskin-yeni-delillere-ulasildi-1733234; “Muhsin Yazıcıoğlu dosyasındaki 51 FETÖ’cü”, Nedim Şener, Hürriyet, 26 Haziran 2026. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/nedim-sener/muhsin-yazicioglu-dosyasindaki-51-fetocu-43218857</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a>         “Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri neden düştü? FETÖ’cü pilottan taciz ve sonik patlama”, A Haber, 19 Temmuz 2026 (Ali Armağan’ın “F-4 Silah Sistem Subayı” olarak anılması). https://www.ahaber.com.tr/gundem/2026/07/19/yazicioglunun-helikopteri-nasil-dusuruldu-sonik-patlama-mi; “FETÖ’cü pilot Ali Armağan’ın ifadesi ortaya çıktı”, Odatv, 18 Temmuz 2026. https://www.odatv.com/guncel/muhsin-yazicioglu-dosyasinda-fetocu-pilot-ali-armaganin-ifadesi-ortaya-cikti-kactigi-bank-asya-sorusu-120155220</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a>         “A’dan Z’ye Muhsin Yazıcıoğlu dosyası”, Odatv, 17 Temmuz 2026. https://www.odatv.com/guncel/adan-zye-muhsin-yazicioglu-dosyasi-120155114</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a>         “Muhsin Yazıcıoğlu dosyasında FETÖ iltisaklı isimler var”, A Haber (Adalet Bakanı açıklaması), 14 Temmuz 2026. https://www.ahaber.com.tr/gundem/2026/07/14/muhsin-yazicioglu-dosyasinda-feto-iltisakli-isimler; “Muhsin Yazıcıoğlu soruşturmasında kan donduran itiraflar”, Takvim, 19 Temmuz 2026. https://www.takvim.com.tr/guncel/2026/07/19/muhsin-yazicioglu-sorusturmasinda-kan-donduran-itiraflar</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/muhsin-yazicioglu-helikopter-kazasi-sorusturmasina-iliskin-sorular-ve-cevaplari/">MUHSİN YAZICIOĞLU HELİKOPTER KAZASI SORUŞTURMASINA İLİŞKİN SORULAR VE CEVAPLARI</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Algı Operasyonunun Anatomisi &#8211; Muhsin Yazıcıoğlu Helikopter Kazası Soruşturması</title>
		<link>https://www.savunmahakki.net/bir-algi-operasyonunun-anatomisi-muhsin-yazicioglu-helikopter-kazasi-sorusturmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[savunmahakki]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Jul 2026 19:17:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler&Raporlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.savunmahakki.net/?p=3807</guid>

					<description><![CDATA[<p>Giriş Bu çalışma, Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki beş kişinin hayatını kaybettiği helikopter kazasına ilişkin olarak Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 20 Haziran 2016’da takipsizlikle sonuçlandırdığı 2014/5021 soruşturma ve 2016/5992 karar sayılı dosyasındaki; Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) İnceleme Raporu,[1] TBMM Araştırma Komisyonu 27/01/2011 tarihli&#8230;</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/bir-algi-operasyonunun-anatomisi-muhsin-yazicioglu-helikopter-kazasi-sorusturmasi/">Bir Algı Operasyonunun Anatomisi &#8211; Muhsin Yazıcıoğlu Helikopter Kazası Soruşturması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2>Giriş</h2>
<p>Bu çalışma, Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki beş kişinin hayatını kaybettiği helikopter kazasına ilişkin olarak Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 20 Haziran 2016’da takipsizlikle sonuçlandırdığı 2014/5021 soruşturma ve 2016/5992 karar sayılı dosyasındaki; Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) İnceleme Raporu,<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> TBMM Araştırma Komisyonu 27/01/2011 tarihli Taslak Raporu, Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi yazışmaları ve aynı başsavcılığın 2016/428 sayılı yetkisizlik kararı başta olmak üzere dosyaya giren belge ve raporlara dayanmaktadır. Bu kapsamda, radar kayıtları, ELT cihazı, otopsi ve karbonmonoksit raporları gibi teknik veriler ele alınmış; 13 Temmuz 2026’da Ankara merkezli yürütülen operasyon, bu operasyonda alınan ifadeler ve basına yansıyan değerlendirmeler de aynı şekilde incelenmiştir.</p>
<p><strong>Çalışmanın vardığı nokta şudur.</strong> Yedi yıla yakın süren, yüz otuz klasöre ulaşan ve onlarca kurumun raporuyla desteklenen bir soruşturmanın sonunda verilen ve <strong>bugün hâlâ görevde bulunan iki Cumhuriyet savcısının imzasını taşıyan</strong> takipsizlik kararı, ortaya yeni ve somut tek bir belge konulmaksızın kaldırılmıştır. Ardından başlatılan süreçte ise dosyayla bağı yıllardır kurulamamış kişiler, Türkiye’de bulunmayanlar, bir kısmı da yalnızca bir şüphelinin eşi olanlar bir operasyonla topluca gözaltına alınmıştır. Buna karşılık arama-kurtarmanın yanlış bölgeye yönlendirilmesinde ve kurtarma helikopterlerine kalkış izni verilmemesinde adı geçen dönemin SKKHM Komutanı <strong>Tümgeneral Şirin Üna</strong>l ile hakkında benzer fiiller nedeniyle yargı kararı bulunan komutanlar bu operasyonun kapsamı dışında kalmıştır.</p>
<p>Bir soruşturmanın inandırıcılığı, kimi kapsamına aldığı kadar kimi dışarıda bıraktığıyla da ölçülür. Hakkında belgeye dayalı tespit bulunanların dokunulmadan bırakıldığı, hakkında hiçbir tespit bulunmayanların ise topluca gözaltına alındığı bir süreç, delilin peşinden giden bir soruşturma değildir. Aşağıda yer verilen hususlar, son operasyon dalgasının kazanın maddi gerçeğini aydınlatmaya yönelmediğini ve kamuoyunda hüküm öncesi bir suçluluk algısı oluşturma sonucunu doğurduğunu göstermektedir.</p>
<h2>I. Son Listede Yer Alan Yirmi İki Kişiye Yneltilen İsnatlar ve 2016 Yılında Verilen Takipsizlik Kararı</h2>
<h2>1. Olayın ve Soruşturmanın Niteliği</h2>
<p>Çalışmanın birinci kısımda, <strong>yirmi dokuz</strong> kişilik son gözaltı listesinde de yer alan <strong>yirmi iki</strong> kişi hakkında daha önce verilmiş takipsizlik kararı ve gerekçeleri; ikinci kısımda da 2018 sonrası süreç ile son gözaltı ve tutuklama dalgası ele alınmıştır.</p>
<p>Çalışmanın konusu, 25 Mart 2009 günü öğle saatlerinde Kahramanmaraş’ın Çağlayancerit ilçesinden havalanan ve Yozgat Yerköy’e giderken Keş Dağları’ndaki Karayakup Tepesi civarına düşen TC-HEK tescilli Bell 206 L-4 tipi helikopterin yol açtığı ölümlerdir. Kazada BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile Sivas il yöneticileri Erhan Üstündağ, Murat Çetinkaya ve Yüksel Yancı, İHA muhabiri gazeteci İsmail Güneş ve pilot Mustafa Kaya İstektepe hayatını kaybetmiştir.</p>
<p>Soruşturmanın yıllar içinde vardığı nokta, sıradan bir kaza incelemesinin çok ötesindedir. Dosya artık bir uçuş kazasının teknik nedenleri üzerine değil, üç ayaklı bir iddia üzerine kuruludur. Bunlar; Yazıcıoğlu’nun üyeleri tespit edilemeyen bir silahlı terör örgütü tarafından kasten öldürüldüğü, olayın bir suikast ya da sabotaj olduğu ve arama-kurtarmanın bilerek geciktirilerek kurtarılabilecek durumdakilerin ölüme terk edildiğidir. Nitekim soruşturma bir aşamada, terör örgütü faaliyeti çerçevesinde adam öldürme ve örgüt üyeliği suçlarından, Malatya’daki özel yetkili başsavcılığa (önce CMK’nın 250, ardından TMK’nın 10. maddesi uyarınca görevli) devredilmiştir.</p>
<h2>2. Şüphelilere İsnat Edilen Suçlamalar</h2>
<p>2016 takipsizlik kararında şüphelilere yöneltilen isnatlar şunlardır; silahlı terör örgütü kurmak, yönetmek ve bu örgüte üye olmak; örgüt kapsamında nitelikli kasten öldürmek; örgüt kapsamında ihmal suretiyle öldürmek; arama-tarama faaliyetini geciktirmek suretiyle ihmalen öldürmek; resmî belgede sahtecilik; suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme; özel belgede sahtecilik; kişinin ölmesinden yararlanarak hırsızlık; adli görevi kötüye kullanma ve bu suça iştirak; taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olmak.</p>
<p>Bu isnatlar tek bir kişiye yöneltilmiş değildir ve kişilerin olay sırasındaki görev ve rolüne göre dağılmıştır. Örgüt kurma, yönetme, üyelik ve örgüt eliyle öldürme iddiası şüphelilerin tamamına yöneltilen ana suçlamadır. Sahtecilik ve delil karartma iddiası ağırlıkla enkazda ve kaza incelemesinde görev alanlara, arama-taramayı geciktirme iddiası kurtarma ve haberleşme zincirinde yer alanlara, hırsızlık iddiası ise enkazdan kaybolan cihazlara bakanlara yöneltilmiştir.</p>
<h2>3. Yirmi İki Kişinin İlk Soruşturmaya Dahil Edilme Nedeni</h2>
<p>Takipsizlik kararının en açıklayıcı bölümü, iletişimin denetlenmesine ilişkin kısımdır. Buradan anlaşıldığı üzere son operasyona muhatap olan yirmi iki ismin tamamı “silahlı terör örgütü üyesi oldukları” iddiasıyla soruşturmaya dahil edilmiş ve haklarında CMK’nın 135. maddesi uyarınca telefon dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerini değerlendirme kararları alınmıştır. Yani bu kişileri şüpheli yapan husus çoğu zaman kişiye özgü bir eylem değil, bir örgütün mensubu olabilecekleri varsayımı ile adlarının olay bölgesindeki baz istasyonu ve HTS kayıtlarında geçmesidir.</p>
<p>Dinlemelerden ve teknik incelemelerden bir sonuç çıkmamıştır. Tespit edilen görüşmeler basında çıkan haberlerin değerlendirilmesi, parti içi konuşmalar ve olaya ilişkin sıradan diyaloglardan ibarettir; isnat edilen suçları aydınlatacak tek bir görüşmeye rastlanmamıştır. Şüphelilerin cep telefonları, SIM ve hafıza kartları ile HTS raporları da ayrıca incelenmiş, buradan da hiçbir veri elde edilememiştir.</p>
<p>Soruşturma kapsamında kamuoyunun yakından bildiği önemli dosyalar da taranmış ve Yazıcıoğlu’nun ölümüyle bağ olup olmadığı araştırılmıştır. 28 Şubat soruşturmasındaki Batı Çalışma Grubu belgelerinde Yazıcıoğlu’nun siyasi duruşuna ve bazı askerî kişilerle ilişkisine değinildiği görülmüş, ancak ölüm olayını aydınlatacak somut delil bulunamamıştır. Ergenekon iddianamesinde Yazıcıoğlu’na dair kayıt olmadığı, ifadesinin dahi alınmadığı tespit edilmiştir. Askerî casusluk davasında bir şüphelinin (Bülent Ekizoğlu) “içince her şeyi anlatıyor, helikopter kazasındaki ihmallerden bahsetti” biçimindeki bir başkasına ait sözü dışında maddi veri bulunamamıştır. Kozmik Oda soruşturmasında ilgili harddisk incelemesinin tamamlanamadığı ve dosyada Yazıcıoğlu’nun ölümüne dair belge bulunmadığı bildirilmiştir. Hrant Dink dosyasında ise Emniyet İstihbarat’ın C5 bürosunda Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili 61 evrakın düşümü yapıldığına dair tespit araştırılmış, belgeler kurumdan istenmiştir. Bu geniş taramanın hiçbirinden suikast teorisini ayakta tutacak bir kanıt çıkmamıştır.</p>
<p>Kişileri dosyadaki görev ve konumlarına göre ele almadan önce, savcılığın olayın bir kaza olduğu kanaatiyle verdiği takipsizlik kararının hangi rapor, bilgi ve belgelere dayandığına bakmakta fayda vardır.</p>
<h2>4. Kararın Dayandığı İnceleme ve Raporlar</h2>
<p>Dosya kapsamından ve takipsizlik kararından anlaşıldığı üzere, yedi yıla yakın süren boyunca müştekilere, vekillerine ve BBP yetkililerine açık tutulmuş, tarafların talepleri incelenmiştir. Kararın; bilimsel görüşler, teknik veriler, beyanlar, iletişim tespitleri ve bilirkişi raporlarına dayanılarak verildiği belirtilmiştir.</p>
<p><strong>Bu incelemelerin ilki,</strong> Ulaştırma Bakanlığı’nca 2920 sayılı Kanun uyarınca daha kaza günü kurulan <strong>Kaza Soruşturma Kurulu’nun</strong> çalışmasıdır. Kurul, iki cilt eki bulunan 522 sayfalık nihai raporunu 4 Aralık 2009’da sunmuş; ileri sürülen iddialar yurt içindeki ve yurt dışındaki laboratuvarlarda incelettirilmiş, üretici firmalardan doğrudan bilgi alınmıştır. Rapora göre pilot, Kahramanmaraş’a inişinin ardından bir sonraki uçuşa dair meteoroloji bilgisini almak üzere Meteoroloji İstasyon Müdürlüğü ile irtibata geçmemiş; elindeki bilgi yalnızca kuleden verilen ve havaalanı çevresiyle sınırlı rutin veriden ibaret kalmıştır. Aynı raporda kar yağışlı uçuş için helikopterde bulunması gereken <em>“Snow Deflector Kit”</em> adlı kar saptırma donanımının takılı olmadığı ve hava aracının o koşullarda bu uçuşu hiç yapmaması gerektiği; görüş mesafesinin 300-500 metreye düştüğü sisli ve karlı sahada görerek uçuş kurallarının ihlal edildiği; buna karşılık yakıtın hem miktar hem kalite olarak uygun olduğu tespit edilmiştir.</p>
<p>Savcılığa göre helikopterin azami kalkış ağırlığının aşıldığı ise birbirinden bağımsız üç hesapla doğrulanmıştır. Kaza Soruşturma Kurulu bu aşımı 68,5 kilogram, İstanbul Teknik Üniversitesi’ne hazırlatılan rapor 128,9 kilogram olarak bulmuş; ICAO’nun kaza inceleme kitapçığındaki (DOC 6920) yönteme göre çalışan teknik komisyon da aşımı teyit etmiştir. Miktarlar farklı olsa da üç hesap limitin aşıldığı noktasında birleşmektedir. Uçuş planında beş yolcu yazılıyken Çağlayancerit’te son anda binen fazladan bir yolcu, hava aracını sınırın dışına çıkarmıştır.</p>
<h2>5. Helikopterin Kiralanması</h2>
<p>Kararda yer alan yirmi sekiz iddia başlığından biri, helikopterin kiralama sürecine ilişkindir. Karara göre, 2009 Mart ayı yerel seçimlerinde miting programlarının hızlı ve zamanında icrası amacıyla BBP yetkili birimlerince helikopter kiralanmasına karar verilmiştir. Genel Başkan Muhsin Yazıcıoğlu’nun muvafakatiyle <strong>Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Destici, </strong>Esas Havacılık şirketinin satış ve pazarlama müdürü Recep Karakuş ile görüşmüş, ardından parti özel kalem müdürü Okan Köksal’a talimat vermiştir. Köksal’ın Karakuş ile yaptığı pazarlık sonucunda TC-HEK tescil işaretli helikopter 32.000 TL bedelle kiralanmıştır. Kira bedelinin bir kısmı BBP MKYK üyesi Mehmet Mustafa Korkmaz tarafından partililerden toplanmış, bir kısmı Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır tarafından karşılanmış; toplanan tutar, Okan Köksal eliyle <strong>Mustafa Destici’ye ait “Ohem İletişim” isimli iş yeri hesabı üzerinden havacılık şirketine aktarılmıştır. </strong>Savcılık, bu süreç sonunda kiralamanın <em>“BBP kurumsal sorumluluğu içerisinde”</em> gerçekleştiği ve seçilen aracın; transmisyon gücü, motor performansı, yük kapasitesi ve hız bakımından diğer alternatiflere göre daha üstün nitelikte olduğu sonucuna varmıştır.</p>
<p>Kararın bu bölümdeki asıl dikkat çekici husus, ulaştığı sonuçtan ziyade bu sonucun kapsamıdır. Zira savcılık; kiralama kararının parti içinde ne zaman alındığına dair bir kayda rastlanmadığını, konunun bazı toplantılarda konuşulmasına rağmen resmi bir karar defterine işlenmediğini ve ödemenin parti tüzel kişiliği yerine bir şahıs şirketi üzerinden yapıldığını da tespit etmiştir. Ancak savcılık, bu usul eksikliklerine yer vermekle yetinmiş; bunların idari veya mali sonuç doğurup doğurmadığına dair herhangi bir değerlendirmede bulunmamıştır.</p>
<p>Bu yaklaşım, kararın genel yöntemiyle çelişmektedir. Karar; kokpit camındaki çatlağın yetkisiz kişilerce onarılması gibi teknik bir detayı dahi ayrı bir başlık altında ele alıp uçuş emniyeti açısından bir risk teşkil etmediği sonucuna bağlarken; işleticinin lisansı, bakım denetimleri, pilotun sağlık durumu ve yakıt kalitesi gibi konularda da her tespiti bir değerlendirmeyle karşılamıştır.</p>
<p>Buna karşın, seçim kampanyasında kullanılan hava aracının kiralama usulü ve ödeme trafiği gibi kritik sorular, herhangi bir irdelenme yapılmaksızın sadece “tespit” aşamasında bırakılmıştır. Kuşkusuz helikopter, kiralama usulünden bağımsız olarak, yukarıda sayılan teknik eksikliklerle havalanmıştır. Ancak, tüm iddiaları tek tek yanıtladığını vurgulayan bir kararın, bizzat kendi tespit ettiği bu hususları cevapsız bırakması, kararla ilgili soru işaretine neden olan bir husustur.</p>
<h2>6. Hava Aracına İlişkin Eksiklikler</h2>
<p>Karar metninde, helikopter ve işleticiye dair ciddi teknik eksikliklere yer verilmiştir. Örneğin, üretici bakım el kitabının 5.3 <em>“Special Inspection”</em> bölümü uyarınca ana rotor mast torklamasının 3.673 uçuş saatine kadar yapılması zorunluyken, kaza anında bu sürenin 2 saat 46 dakika aşıldığı tespit edilmiştir. Kokpit camındaki çatlağı onaran teknisyen Mehmet Aytar, yetki kapsamı dışında işlem yapmıştır. Benzer şekilde, aynı teknisyenin 23 Ocak 2009’da montajını yaptığı ELT cihazına dair üretici firma testlerinin yapıldığına dair teknik kayıt defterinde (000550) hiçbir kayıt bulunmadığı ve cihazın ruhsatlandırılması için Telekomünikasyon Kurumu’na başvurulmadığı saptanmıştır. İşleticinin ruhsatı, 28 Aralık 2008 tarihli denetimdeki eksiklikler nedeniyle 27 Şubat 2009’da askıya alınmış; ancak şirketin eksiklikleri giderdiğini beyan etmesi üzerine, kazadan sadece beş gün önce, 20 Mart 2009’da yenilenmiştir. Ayrıca hava aracının, sertifikasyonunun bulunmadığı ağır karlı ve buzlu hava şartlarında uçuş yaptığı, kazaya yardımcı faktörler arasında ise pilotun elverişsiz hava koşullarında cep telefonuyla konuşarak dikkatini dağıttığı belirtilmiştir.</p>
<p>Bakım süreçlerine dair daha vahim bulgular ise TBMM Meclis Araştırma Komisyonu raporunda yer almıştır. Raporda, düşen helikopterin periyodik bakımlarının usulüne uygun yapılmadığı, bakım defterlerinde tahrifat bulunduğu ve sahte imzalar atıldığı ifade edilmiştir. Bu tespit, savcılığın <em>“bakım kaynaklı bir aksaklık bulunmadığı”</em> yönündeki değerlendirmesiyle çelişmektedir ve bu çelişki bugüne kadar giderilmemiştir. Ayrıca işletici firma Esas Hava Taşımacılık ile kiralamaya aracılık eden Med Air’in bağlı olduğu Esas Holding, 2008 yılında bakımsız uçak kullanımı, uçuş güvenliğini tehlikeye atma ve eksik ekipman gerekçeleriyle yüksek tutarlı idari para cezalarına çarptırılmıştır.</p>
<p>Bu eksikliklerin ortak ve dikkat çekici özelliği, hiçbirinin uçuş sırasında gelişen dışsal bir etkene veya üçüncü kişilerin müdahalesine dayanmamasıdır. Tamamı uçuş öncesinde mevcut olan, sivil havacılık mevzuatı çerçevesinde denetlenebilir ve önlenebilir nitelikteki bu bulgular, 2009-2016 yılları arasında belgelenerek dosyaya girmiştir. Yani hiçbiri sonradan ortaya çıkmış yeni veriler değildir.</p>
<h2>7. Devlet Denetleme Kurulu Raporu</h2>
<p><strong>İkinci önemli inceleme,</strong> Cumhurbaşkanlığı’nın talimatıyla DDK tarafından hazırlanan 782 sayfalık rapordur. Bu rapor; doğrudan kaza nedenini, arama-kurtarmadaki ihmal iddialarını, delil karartma şüphelerini ve olayın bir suikast olup olmadığını aydınlatmak amacıyla kaleme alınmıştır. Kurul; teknik bir komisyon oluşturmuş, sivil kaza soruşturma kurulunun raporunun yeterliliğini denetlemiş ve 72 başlıkta tespit yaparak 29 ayrı idari ve adli öneride bulunmuştur. DDK raporunun nihai sonucuna göre; kaza soruşturmasında kullanılan inceleme metotları ve test prosedürleri mevzuata ve tekniğe uygundur; mevcut eksiklikler çalışmalarla büyük ölçüde giderilmiştir ve yeniden bir kaza araştırma kurulu kurulmasına gerek yoktur. Rapor, sivil kurulun “<em>çevresel şartlara bağlı oryantasyon kaybı”</em> şeklindeki kaza nedenini geçerli kabul etmiş, işleticinin ruhsat ve bakım süreçlerinde kaza-kırıma yol açacak bir kusur olmadığını belirtmiştir.</p>
<p>Ne var ki, DDK raporunun bu genel sonucu, aynı raporun Ulaştırma Bakanlığı Kaza Kırım Raporu’na yönelttiği ağır eleştirilerle birlikte değerlendirilmelidir. Rapora göre, Bakanlık raporu esaslı eksiklikler barındırmakta ve bazı kritik konulara hiç değinmemektedir. Örneğin, kokpit panelinden söküldüğü tespit edilen cihazlara dair bilgiler raporda yer almamakta; fotoğraflarda görülen ve sigorta panelinde <em>“atmış”</em> vaziyette bulunan sigortaların sebebi ile hangi cihazlarla ilintili olduğu soruları cevapsız bırakılmaktadır. DDK raporunda, uzman heyetin teknik bilgi eksikliği nedeniyle helikopterin bakımını yapan teknisyene ihtiyaç duyduğu, süre kısıtlılığı sebebiyle sadece birkaç fotoğraf çekebildiği, ELT cihazını yerinde fotoğraflayıp söktükten sonra geri döndüğü ve o gün başka bir çalışma yapamadığı kaydedilmiştir. Heyet, hava koşullarının düzelmesini bekleyip enkaz alanına tekrar gittiğinde ise kokpit panelindeki bazı cihazların yerinden söküldüğünü görmüştür. Ayrıca kazadan sonra bölgeye ancak dört gün sonra ulaşılabildiği ve helikopterdeki yer darlığı gerekçesiyle üç kişilik heyetten birinin olay yerine götürülemediği belirtilmiştir.</p>
<p>Bu tablo, kararda yer alan <em>“kurul üyelerinin yetersiz olduğu”</em> iddiasına verilen yanıtın da yeniden sorgulanmasını gerektirmektedir. Takipsizlik kararı; üyelerin özgeçmişlerine vurgu yaparak havacılık tecrübelerine dikkat çekmektedir: Kurul Başkanı <strong>Ferudun Seren</strong> 1977’den beri Devlet Hava Meydanları’nda çalışan bir hava trafik kontrolörüdür; <strong>Şıhmehmet Sevdim</strong> 1988-2003 yılları arasında TSK’da pilotluk yapmış ve SHGM’de sekiz kaza incelemesinde bulunmuştur; <strong>Kerem Mumcuoğlu</strong> ise uçak bakım teknisyenliği eğitimi almıştır. Ancak aynı heyet, DDK raporunda <em>“teknik bilgi eksikliği”</em> nedeniyle bakım teknisyeni eşliğinde çalışabilen bir yapı olarak tarif edilmektedir. Dahası, 2026 soruşturmasında ifade veren Ferudun Seren, kaza tarihinde ekipte uluslararası kaza-kırım eğitimi ve sertifikasına sahip personel bulunmadığını bizzat açıklamıştır. Dolayısıyla heyetin niteliği konusunda dosyada birbiriyle çelişen iki ayrı değerlendirme mevcuttur ve bu çelişki on yedi yıldır giderilmemiştir.</p>
<h2>8. Karbonmonoksit, Otopsiler ve Mekanik İnceleme</h2>
<p>Cinayet iddialarının temel dayanaklarından biri olan karbonmonoksit bulgusuna ilişkin olarak; İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun 7 Temmuz 2010 tarihinde gerçekleştirdiği tahlillerde kanda karbonmonoksit saptanmıştır. Pilotun kanındaki oranın %26,6 gibi ağır ve koordinasyon kaybına yol açabilecek düzeyde olduğu, Muhsin Yazıcıoğlu’nun kanındaki %13,1’lik oran dâhil olmak üzere diğer değerlerin ise tek başına ölüme sebebiyet verecek seviyede bulunmadığı belirtilmiştir. Bu durum, söz konusu bulgunun bir suikast yöntemi olmaktan ziyade, hava aracı kazalarında sıkça karşılaşılan yüksek egzoz sızıntısının bir sonucu olduğu şeklinde değerlendirilmiştir.</p>
<p>Kararda yer verildiği şekliyle, ölüm nedenleri ve zamanlaması ise yapılan otopsilerle kesinleştirilmiştir. 28 Mart 2009 tarihinde Kahramanmaraş Devlet Hastanesi morgunda; biri profesör dört adli tıp uzmanı, bir patoloji uzmanı, olay yeri inceleme görevlileri ve iki Cumhuriyet savcısı huzurunda gerçekleştirilen otopsilerde; Yazıcıoğlu ve yanındakilerin ölümünün, doğrudan kazanın şiddetine bağlı <em>“genel beden travması”,</em> çoklu kırıklar ve iç organ yaralanmalarından kaynaklandığı saptanmıştır. Ayrıca otopsi raporları, hayatını kaybedenlerin kazayı izleyen 30 ila 60 dakika içerisinde yaşamlarını yitirdiklerini ortaya koymuştur. Kamuoyunda dönem dönem dolaşıma sokulan, yaralıların enkaz başında “elleri havada” görüntülendiği ve üzerlerine askerlerin yürüdüğü bir video bulunduğu iddiası da soruşturmada ayrıca araştırılmıştır. Söz konusu görüntünün kendisinde bulunduğundan şüphelenilen Alper Akpak’ın İstanbul’daki ikametinde 7 Ocak 2014 tarihinde arama yapılmış; el konulan dizüstü bilgisayarın imajı üzerinde Malatya İl Emniyet Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce yürütülen incelemede, 29 Ocak 2014 tarihli rapora göre iddia edilen türden herhangi bir video kaydına rastlanmamıştır. Yani bu iddia soruşturulmamış değildir; soruşturulmuş ve maddi dayanağının bulunmadığı adli imaj incelemesiyle tespit edilmiştir.</p>
<p>Mekanik arıza ve sabotaj iddialarının da detaylı biçimde araştırıldığı belirtilmiştir. Bu kapsamda motor, şanzıman, kuyruk ve hidrolik yağı numuneleri üzerinde yapılan incelemelerde; Almanya’da gerçekleştirilen fiziksel kontrollerde transmisyon hidrolik pompası ve rotor takometresinde herhangi bir anormallik tespit edilmemiştir. Helikopterin uçuş göstergeleri, Kanada’daki incelemenin yetersiz görülmesi üzerine DDK’nın talebiyle 30 Ekim &#8211; 6 Kasım 2010 tarihleri arasında Ottawa’daki Ulaştırma Emniyet Kurumu laboratuvarlarına gönderilmiştir. Varyometre göstergesindeki iz, helikopterin çarpma anında dakikada 500 feet ile tırmanışta olduğunu, dolayısıyla mekanik bir aksaklığın söz konusu olmadığını kanıtlamıştır.</p>
<p>Kararda, enkazın geç bulunmasının en önemli teknik nedeni olan ELT cihazı üzerindeki eksikliklere de değinilmiştir. Cihazın işlevselliğine yönelik incelemelerde ise ODTÜ Mühendislik Fakültesi’nin 21 Mart 2011 tarihli raporu, cihazın anteninin bir üretim hatasından değil, kaza anındaki darbeden kırıldığını doğrulamıştır. Cihaz kaza anında aktif durumdadır; ancak anteni koptuğu için sinyal yalnızca yirmi metreye ulaşabilmiş ve COSPAS-SARSAT uyduları tarafından konum tespiti yapılamamıştır. Kararda ayrıca, ELT düzgün çalışıyor olsaydı dahi uydu verisinin ortalama 1,5 saat gecikmeyle ulaştığı, konum sapmasının 4-5 kilometreyi bulabildiği ve 31 Ocak 2009’da Bolu-Kıbrısçık’ta düşen, ELT’si çalışır durumdaki bir helikoptere dahi ancak on dokuz saat sonra ulaşılabildiği hatırlatılmıştır. Bu veriler ışığında, <em>“enkazın birkaç dakikada bulunabileceği”</em> yönündeki iddiaların teknik gerçeklerle bağdaşmadığı ortaya konulmaya çalışılmıştır.</p>
<h2>9. Radar Kayıtları ve Bölgedeki Hava Trafiği</h2>
<p>Bugün yeniden gündeme getirilen radar ve <em>&#8220;başka uçak&#8221;</em> iddiaları da o dönemde araştırılmıştır. Kaza bölgesini kapsayan sivil radarların (Kahramanmaraş Gökçedağ, Şanlıurfa Korçik, Erzincan Karadağ) ve askeri radarların (Adana Davutdağı, Gaziantep Büyüksoftepe, Sivas Şarkışla ve diğerleri) kaza anında arızasız ve faal olduğu; radarların olayı görüntüleyememesinin nedeninin bir gizleme değil, dağlık coğrafya yüzünden helikopterin 6.000-7.000 feet civarındaki alçak irtifada radar kaplamasının dışında kalması olduğu tespit edilmiştir. Helikopterin çarpışma önleyici cihazı (TCAD) ABD&#8217;deki üretici laboratuvarında (Avidyne) test edilmiş ve pilota hiçbir yakın çarpışma sinyali vermediği belirlenmiştir.</p>
<p>Bununla birlikte dosyadaki tespitler, radar konusunun tümüyle sorunsuz olmadığını da göstermektedir. Bunu en açık biçimde ortaya koyan, kayıt taleplerinin dosyadaki kronolojik seyridir. <strong>DDK, 30 Haziran 2010 tarihli yazısıyla enkaz bölgesi çevresindeki askeri uçuşlara ait radar görüntülerini istemiş; 11 Ağustos 2010&#8217;da gönderilen evrak arasında radar görüntüleri yer almamış, bunun yerine görüntülerden yararlanılarak hazırlandığı değerlendirilen iz haritaları gönderilmiştir.</strong> Genelkurmay Başkanlığı, DDK ile yürütülen bu yazışmaların hiçbirinde herhangi bir arızadan söz etmemiş; buna karşılık Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği 27 Mayıs 2011 tarihli yazıda, helikopterin düştüğü an olarak kabul edilen 15.03.02-15.07.40 aralığındaki yaklaşık dört buçuk dakikalık kaydın, Doğu bölgesindeki tüm radarların aynı anda arızalanması nedeniyle gönderilemediğini bildirmiştir. <strong>Bu cevabın kamuoyunda tepkiyle karşılanması üzerine aynı makam, 30 Ağustos 2011 tarihli yazısıyla, daha önce temin edilemediği bildirilen kayıtların Erzurum Dumlu Hava Radar Mevzi Komutanlığı&#8217;nda mevcut olduğunun &#8220;<em>tespit edildiğini&#8221;</em> açıklamış ve görüntüler bu şekilde savcılığa ulaştırılmıştır.</strong> Önce <em>&#8220;arıza nedeniyle yok&#8221;</em> denilen bir kaydın ısrarlı yazışmaların ardından bulunuvermesi ve aynı olay hakkında iki resmî makama birbirinden farklı bilgi verilmesi, başlı başına açıklanması gereken hususlardır. Zira buradaki mesele radarların bozuk olup olmadığı değil, kayıtların adli makamlara hangi özenle sunulduğudur.</p>
<p><strong>Nitekim DDK, 16 Haziran 2011 tarihli ve üyelerince oybirliğiyle kabul edilen ek mütalaasında; kendisine söz konusu arızadan hiç söz edilmediğini ve Kurula eksik bilgi verildiğini açıkça tespit etmiş; üç uçağın bu zaman dilimindeki güzergahının ortaya konulamadığını ve sürenin, azami sürat limitleri dâhilinde kaza bölgesinden geçilmesine imkân verdiğini kayda geçirerek, askeri radar kayıtları üzerinde sonradan bir oynama yapılıp yapılmadığının ve gerçek kayıtların saklanıp saklanmadığının bizzat Cumhuriyet savcılığınca araştırılmasını önermiştir. Tabloya eklenmesi gereken bir husus daha vardır; geçmişe dönük radar kayıtlarının depolandığı MASE sunucusu ile ilgili hard disk, kazadan yaklaşık beş hafta sonra, 3-4 Mayıs 2009 tarihinde arızalanmış ve resmi cevaba göre <em>&#8220;2009 yılına ait tüm veriler&#8221;</em> kaybedilmiştir ve bu durum savcılığa ancak 2014 yılındaki bir yazışmayla bildirilebilmiştir.</strong></p>
<p>Savcılığa nihayet ulaştırılan görüntülerin niteliği de dosyaya yansımıştır. İnceleme sonucunda bu görüntülerin, bir televizyon ekranında oynatılan radar kayıtlarının uzaktan kamerayla çekilmesi suretiyle elde edildiği; görüntülerin net olmaması nedeniyle uçakların kimliğinin tespit edilemediği; ayrıca kayıtların &#8220;<em>manuel olarak etiketlenmiş iz bilgileri&#8221;</em>nden oluştuğu, yani otomatik değil elle seçilip işaretlenen hava araçlarının görülebildiği anlaşılmıştır. Bu durumda cevaplanması gereken soru şudur; operatör tarafından elle girilmemiş ya da seçilmemiş bir hava aracı bulunabilir mi?</p>
<p>Hava Kuvvetleri Komutanlığı&#8217;nın beyanları arasında da benzer bir tutarsızlık vardır. Komutanlığın 31 Ocak 2011 tarihli basın açıklamasında, olayın meydana geldiği saatlerde olay mahallinin 74 kilometrelik yarıçapı içinde F-4 ve F-16&#8217;lar dâhil TSK&#8217;ya ait herhangi bir hava trafiği bulunmadığı bildirilmişken; Cumhuriyet Başsavcılığına verilen cevapta 28,5 kilometre uzaktan F-4 ve F-16 uçaklarının geçtiği kabul edilmiştir.</p>
<p>Nitekim 2 Mart 2016 tarihli ve Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen bilirkişi raporunda da HH721 numaralı uçağın radar izlerinin sivil radarlarda görünmesine rağmen askeri radarlarda neden görünmediğinin anlaşılamadığı, MJ524 ve HH721 kuyruk numaralı hava araçlarının izlerinin HvBS ile Erzurum MASE kayıtlarında neden farklılık gösterdiği konusunda kesin bir değerlendirme yapılamadığı belirtilmişti<strong>r. </strong><strong>Aynı raporda; Erzurum MASE kayıtlarındaki sinyal ve transponder verilerinden tespit edilen uçak sayısı ile askerî makamlarca bildirilen uçuş planındaki uçak sayısı arasında farklılık bulunduğu, ayrıca HH721 uçuşunun sivil radarca kesintisiz izlenmesine karşın askerî MASE kaydında yaklaşık on dört dakikalık bir iz eksikliği bulunduğu ve bunun nedeninin eldeki verilerle açıklanamadığı da ifade edilmiştir.</strong></p>
<p>Bu tespitler önemlidir; ancak neyi gösterdikleri konusunda dikkatli olmak gerekir. Bunlar, helikopterin bir hava aracının etkisiyle düşürüldüğünü ispat eden bulgular değildir; gösterdikleri, kayıtların eksik ve çelişkili biçimde verildiği ve bu eksikliğin bugüne kadar giderilmediğidir. Üzerinde durulması gereken de tam olarak budur: 2026 operasyonu, bu bölümde sıralanan çelişkilerin hiçbirini, arıza beyanının gerçekliğinden görüntülerin televizyon ekranından çekilerek gönderilmesine kadar, soruşturma konusu yapmamış; bunun yerine o gün bölgede uçmuş pilotları gözaltına almayı tercih etmiştir. Oysa bir delil karartma şüphesi varsa, muhatabı kayıtları gönderen makamdır.</p>
<h2>10. Enkazdan Sökülen Cihazlar</h2>
<p>Takipsilik kararında, kamuoyunda <em>“helikopterin beyni söküldü”</em> şeklinde yer alan cihazların teknik niteliğine de yer verilmiştir. Söz konusu helikopterde Garmin GNS 430, Argus 5000 CE ve Skymap III C olmak üzere üç ayrı GPS cihazı bulunmaktadır. Bunlar, uçuş verilerini kaydeden ve <em>“kara kutu”</em> olarak bilinen CVR (Kokpit Ses Kaydedicisi) veya FDR (Uçuş Veri Kaydedicisi) cihazları değildir; yalnızca pilotun seyrüsefer için kullandığı, kaza nedenini aydınlatacak bir veri kaydetme kapasitesi bulunmayan konum bildirme cihazlarıdır.</p>
<p>Ancak bu teknik ayrım, cihazların olay yerinden sökülmesi eylemini hukuki açıdan önemsiz kılmamaktadır. DDK araştırma raporunda, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına sunulan 12 numaralı öneride; uçuş bilgilerine erişilebilecek bu cihazların 30 Mart 2009 tarihinde söküldüğü belirtilmiştir. Ayrıca, arama-kurtarma çalışmaları sırasında kırıma uğrayan askeri bir Sikorsky helikopterinin kaza-kırım heyetinde yer alan bazı personelin, TC-HEK tescilli helikopter üzerinde de çalışma yaptığının tespit edildiği vurgulanarak, bu şüpheliler hakkında soruşturma açılması talep edilmiştir. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sökülen parçalara ilişkin <em>“keçiler mi söktü”</em> şeklindeki ifadesiyle kamuoyunun dikkatine taşınan bu olay, asker şahısların enkazdan parça söktüğüne dair görüntülerin televizyonlarda yayımlanmasıyla derinleşmiştir.</p>
<p>Söz konusu görüntüler, Gülefer Yazıcıoğlu’nun Malatya Cumhuriyet Başsavcılığına teslim ettiği ihbar mektubu ve ekindeki CD ile dosyaya delil olarak girmiştir. Yapılan soruşturma neticesinde; olaya karışan askerlerin Malatya 2. Kara Havacılık Alayı’nda görevli oldukları ve olay yerine Özel Kuvvetler’e ait 10064 kuyruk numaralı helikopterle ulaştıkları saptanmıştır. Kimlikleri teşhis edilen bu kişiler tutuklanmış ve yargılanmışlardır. Bununla birlikte, bugüne kadar aydınlatılamayan husus; bu parçaların hangi saiklerle ve kimin emriyle söküldüğüdür.</p>
<p>DDK raporunun bu başlıktaki tespitleri, cihaz kaybının ötesine geçmektedir. Rapora göre Skymap III C cihazı 29 Mart’tan sonra, Argus 5000 CE cihazı ise 30 Mart öğle saatleri ile 31 Mart öğle saatleri arasında enkazdan yok olmuş/çalınmıştır. Aynı bölgede bulunan ve kaza sonrasında basit modifikasyonlarla çalışır duruma getirilebilen GNS 430 cihazının hafıza bataryasının <em>“çökmüş”</em> olması nedeniyle, helikopterin dağa nasıl çarptığına ilişkin bilgilerin önemli bir kısmı yok olmuştur. DDK, bu çökmenin kaza sonrasında basit bir kısa devreyle dahi sağlanabileceğine dikkat çekmiş ve Nihai Kaza Raporu’nda ikinci GPS cihazının kaybından hiç söz edilmemesini <em>“oldukça dikkat çekici”</em> bulmuştur. Kurul ayrıca 14 numaralı önerisinde; cihazların kaybolması, kanlardaki karbonmonoksit bulgusu ve alçak irtifadaki hava hareketliliği gibi hususlar ile TİB verisiyle üretilen koordinatta hiç arama yapılmamış olması arasında bir illiyet bağı bulunup bulunmadığının, DDK’nın sahip olmadığı yetki ve yöntemlerle bizzat Cumhuriyet savcılığınca araştırılmasını istemiştir. Bu öneri de, tıpkı 12 numaralı öneri gibi, on beş yıl boyunca gereği yapılmamış bir öneri olarak dosyada durmaktadır.</p>
<h2>11. Arama-Kurtarma: Zaman Çizelgesi ve Yönlendirme Hatası</h2>
<p>Kararın soruşturma başlangıcı bölümünde arama-kurtarmanın hangi hızla ve hangi zincir içinde başladığı anlatılmıştır. İHA muhabiri İsmail Güneş’in saat 15.26’da 112 Acil’i aramasıyla öğrenilen olay, hemen ardından 155 Polis ve 156 Jandarma imdat hatlarına, 15.45 sıralarında helikopterin bağlı olduğu Med-Air şirketine, oradan da Esenboğa’daki uçuş bilgi ve arama-kurtarma birimlerine ulaştırılmıştır. Helikopterin düştüğü nokta ilk anda belirlenemediği için uçuş güzergahı üzerindeki Göksun, Ekinözü, Çağlayancerit, Nurhak, Afşin ve Elbistan kaymakamlıkları harekete geçirilmiş, Kahramanmaraş Valiliği bünyesinde bir kriz merkezi kurularak sivil ve askerî unsurlar seferber edilmiştir. İsmail Güneş ile en son görüşme saat 17.23’te yapılmış; bu görüşmelerin hiçbirinde ne net bir konum ne de kazanın oluş şekline dair bilgi alınabilmiş, yalnızca bir dağ başında olunduğu, sis ve tipi bulunduğu, her yerin karla kaplı olduğu söylenebilmiştir.</p>
<p>İlk saatlerde kazanın yeri gerçekten de bilinmemektedir. Ne var ki DDK’nın 21 Ocak 2011 tarihli inceleme raporu ile dosyadaki tespitler, gecikmenin salt bu belirsizlikten kaynaklanmadığını, işin içinde ciddi bir yönlendirme hatası da bulunduğunu göstermektedir. Bu tespitlere göre Jandarma İstihbarat Astsubayı <strong>Süleyman Akdoğu,</strong> düşen helikoptere ait telefon numaralarının bağlı olduğu baz istasyonu sinyallerinin kestirmesini yaparak enkazın bulunabileceği yaklaşık 1 km²’lik alanı olay gecesi bilimsel verilerle daraltmıştır. Buna karşın eldeki bu tek bilimsel veri dikkate alınmamış, aramalar ilgisiz alanlarda sürdürülmüştür. Kızılöz köyü imamı Mustafa Saltık’ın DDK raporunun 366. sayfasında yer alan, helikopter sesini saat 15.07 ile 15.12 arasında duyduğuna ve bölgenin yoğun sisli olduğuna dair beyanı da bu tabloyu tamamlamaktadır. Aynı yönde bir başka veri, kaza günü Jandarma’nın 156 hattını arayan köylülerin kazanın olduğu yeri bildirmiş olmasıdır. Ancak bu ihbara itibar edilmemiş, günler sonra enkaza ulaşıldığında köylülerin tarif ettiği yerin doğru olduğu anlaşılmıştır.</p>
<p>Jandarma Genel Komutanlığı Teknik İstihbarat Daire Başkanlığının ceride kayıtları, bu tabloyu saat saat belgelemektedir. Kayıtlara göre pilotun telefonuna ait konum bilgisi 25 Mart 2009 günü saat 17.15’te TİB temsilcisi tarafından bildirilmiş, baz istasyonu üzerinden yapılan sinyal analiziyle elde edilen ilk konum bilgisi aynı dakikalarda üst makamlara iletilmiş; haritaya işlenmiş enkaz konum bilgisi ise saat 18.00’de Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığına ulaştırılmıştır. Buna karşılık aynı gece saat 22.20’de meteorolojik şartlar gerekçe gösterilerek havadan arama faaliyetine son verilmiş; saat 22.30’da Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezinden gelen ve gerçek enkaz yerini göstermeyen sinyal koordinatı, 22.38’de haritadan Kurucaova-Sisne yaylası arasına yerleştirilerek İl Jandarma Komutanlığına iletilmiştir. DDK raporuna yansıyan bir başka tespit daha ciddidir; 25 Mart gecesi saat 23.30 sıralarında yapılan değerlendirme toplantısında, vatandaş ihbarları ve telefon sinyalleri birlikte değerlendirilerek enkazın Karayakup Tepesi ile Keş Dağı yamaçlarında olabileceği hususunda görüş birliğine varılmış; buna rağmen birlikler ters istikametteki Kurucaova bölgesine sevk edilmiştir. Raporda, aramaları planlayan yarbayın enkazın Karayakup tarafında olduğunu bilmesine karşın birlikleri Kurucaova’ya gönderirken “<em>en kritik yer burası, en muhtemel yer de burası”</em> şeklindeki konuşması <em>“kuşkulu”</em> bulunmuş ve Karayakup bölgesinin olay günü hiçbir ekip tarafından aranmadığı tespit edilmiştir.</p>
<p><strong>Bu yönlendirme hatasının merkezinde Genelkurmay Başkanlığı Silahlı Kuvvetler Komuta ve Harekât Kriz Merkezi (SKKHM) yer almaktadır.</strong> Dosyadaki tespitlere göre Türkiye Telsiz ve Radyo Amatörleri Cemiyeti (TRAC) üyesi Hüseyin Murat Odabaş’ın APRS adlı sisteme <em>“muhtemel kaza yeri”</em> olarak girdiği ve hiçbir resmiyeti bulunmayan hatalı bir koordinat; Bandırma Liman İşletmesi’nde çalışan bir diğer TRAC üyesi Ender Uygun aracılığıyla Başbakanlık Kriz Merkezi’ne, oradan da Genelkurmay Başkanlığı’na iletilmiş; başında dönemin <strong>Hava Pilot Tümgenerali Şirin Ünal’ın</strong> bulunduğu SKKHM ise bu bilginin gerçekliğini yeterince araştırmadan onu Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığı’na aktarmıştır. Bunun sonucunda enkazın gerçek yerinden yaklaşık <strong>dokuz kilometre</strong> uzaktaki Kurucaova bölgesinde, olayın ilk gecesi yüzlerce kişiyle gece yarısından sabaha kadar sonuçsuz arama yapılmıştır.</p>
<h2>12. Şirin Ünal’ın Konumu</h2>
<p>Dosyadaki bulguların işaret ettiği sorumluluğun niteliği, ayrı bir hukuki değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Şirin Ünal’ın konumu, olay gecesi sahada görev yapan personelin konumundan niteliksel olarak farklıdır. Ünal; bir hava aracı kaybı ihbarının doğrulanması, arama-kurtarma unsurlarının sevk ve idaresi ile hava araçlarının görevlendirilmesi konusunda karar verici makam olan Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi’nin (SKKHM) başındaki komutandır. <strong>Bir kriz merkezinin varlık sebebi; böylesi kritik bir durumda doğru bilgiyi doğru birime, en hızlı şekilde ulaştırmak ve gelen verileri güvenilirlik derecesine göre tasnif ederek kaynakları en isabetli şekilde yönlendirmektir.</strong> Burada tartışılan husus, sıradan bir idari aksaklık değil; insan hayatını kurtarmaya yönelik olarak hukuken üstlenilmiş bir <em>“garantörlük”</em> yükümlülüğünün gereği gibi yerine getirilip getirilmediğidir.</p>
<p>Dosyadaki tespitler, bu yükümlülük bağlamında iki ayrı kusur türüne işaret etmekte ve bu kusurlar, olay gecesinin zaman çizelgesi içinde farklı anlarda doğarak birbirinden farklı sonuçlar doğurmaktadır.</p>
<p>Zaman bakımından <strong>ilk kusur,</strong> arama-kurtarmaya katılacak helikopterlere zamanında kalkış izni verilmemesinden doğan yaklaşık <strong>elli dakikalık</strong> gecikmedir. Dosya, bu gecikmenin helikopterin düşüşünü izleyen ve müdahalenin en kritik olduğu saatlerde yaşandığını ortaya koymaktadır. Burada koordinat doğruluğu tartışması ikincil derecededir; zira kalkış izni zamanında verilmiş olsaydı, arama alanı doğru tespit edilmiş olsun ya da olmasın, arama kapasitesi her halükarda artmış olacaktı. Nitekim benzer bir ihmal nedeniyle Hava Kuvvetleri Komutanlığı kriz merkezinde görevli Yarbay <strong>Ali Gerede</strong> hakkında askerî savcılıkça <em>“görevi ihmal”</em> suçundan soruşturma yürütülmüş olması, bu davranışın ceza hukuku kapsamında değerlendirilebilir olduğunu göstermektedir. Olay gecesi kurtarma timinde bulunan askeri kaynakların basına yansıyan anlatımları da, helikopterlerin hazır olmasına rağmen sorumlu komutanın <em>“bulundular, görev iptal”</em> talimatıyla geri çevrildiğini doğrulamaktadır. <a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Ne var ki bu ihmal zincirinin karar verici halkası olan SKKHM ayağı, soruşturmalarda hiçbir zaman derinleştirilmemiştir.</p>
<p>Bu gecikmenin hangi makamda düğümlendiği, dosyadaki resmî yazışmalarla açıkça bellidir. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığının, Kara Kuvvetleri günlük karargâh ceridesine dayanarak hazır bekletilen helikopterlerin neden yaklaşık elli dakika yerde tutulduğunu sorması üzerine, 2. Kara Havacılık Alay Komutanlığı 12 Mart 2012 tarihli cevabi yazısında şunları söylemiştir; arama-kurtarma helikopteri 25 Mart 2009 günü saat 17.00’de Malatya’da hazır bulundurulmuş; görev, SKKHM tarafından ancak saat 18.00’de tevdi edilmiş; görevlendirmeyi izleyen on dakika içinde, saat 18.10’da bir arama-kurtarma ve bir ambulans helikopteri kalkış yapmıştır. Aynı yazıda, kalkış emri yetkisinin ancak <em>“görevin SKKHM tarafından verilmesinden sonra”</em> alay komutanına geçtiği de açıkça ifade edilmiştir. Şu hâlde hazır bekleyen helikopterlerin kritik saatlerde yerde tutulmasının tek nedeni, görevin SKKHM tarafından geç verilmesidir. Bu yazının bugün ayrıca çarpıcı bir yönü vardır; o tarihte 2. Kara Havacılık Alay Komutanı olan ve görev verilir verilmez helikopterleri on dakika içinde havalandıran Tuğgeneral Fatih Bengi 2026 operasyonunda tutuklanmış; görevi yaklaşık bir saat geciktiren merkezin başındaki Şirin Ünal ise soruşturmanın kapsamı dışında tutulmuştur. Üstelik dosyadaki SKKHM personel çizelgesine göre Ünal, kazaya ilişkin ilk bilginin merkeze ulaştığı saat 16.32’den gece 24.00 sularına kadar bizzat SKKHM’de bulunmuştur; yani kritik kararların tamamı, kendisinin merkezde bulunduğu zaman diliminde alınmıştır.</p>
<p><strong>İkinci kusur ise</strong>, doğrulanmamış bir koordinatın resmi bir yönlendirmeye dönüştürülmesidir. Kriz anlarında hatalı ihbar gelmesi olağan kabul edilebilir; ancak asıl kusur, kaynağı sorgulanmamış bir veriyi <strong>“askeri kriz merkezinin otoritesiyle”</strong> sahaya servis etmektir. Bir bilgi SKKHM üzerinden geçtiği an, onu alan taşra birimi için artık bir <em>“tahmin”</em> değil, Genelkurmay’ın teyitli koordinatı haline gelir ve tüm kaynaklar buna göre tahsis edilir. Bu dönüşümü gerçekleştiren makam, bu yönlendirmenin sahada yol açtığı sonuçlardan da doğrudan sorumludur.</p>
<p>Bu ikinci kusurun etkisi, saat 23.00 sıralarında hatalı koordinatın Başbakanlık Kriz Merkezi üzerinden aktarılmasıyla belirginleşmiştir. Her ne kadar bu saatlerde diğer kazazedelerin tıbben hayatlarını kaybettikleri düşünülse de, yönlendirme hatasının “<em>sonuçsuz kaldığı”</em> söylenemez. Enkaz, resmi arama-kurtarma teşkilatının tüm imkanlarına rağmen bulunamamış; ilk gecenin yanlış bir noktada heba edilmesi, sadece cesetlere ulaşımı geciktirmekle kalmamış, aynı zamanda enkaz alanının denetimsiz kalmasına ve bugün dahi tartışılan <em>“delil bütünlüğü”</em> sorunlarına zemin hazırlamıştır.</p>
<p>Nedensellik bakımından asıl üzerinde durulması gereken zaman dilimi, bu iki kusur arasında kalan aralıktır. Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu’nun 19 Ocak 2011 tarihli raporuna göre kazazedelerden beşi kazayı izleyen ilk bir saat içinde, yani en geç saat 16.00 civarında hayatını kaybetmiştir. Ancak gazeteci İsmail Güneş’in kazadan 4-6 saat sonra, donma sonucu öldüğü saptanmıştır. Kaza saati 15.00 kabul edildiğinde, bu durum en geç saat 21.00’e işaret eder. Telefon sinyalleri 17.16’dan itibaren merkezlere ulaşmış, uzmanlarca 1&#215;30 kilometrelik bir arama koridoru belirlenebilmiştir. Jandarma Teknik İstihbarat’ın ceride kayıtlarına göre, saat 18.00 itibarıyla enkaz konum bilgisi Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığı’na iletilmiştir.2 Yani saat 17.16 ile 21.00 arasında, yaklaşık dört saatlik bir <em>“yaşam penceresi”</em> ve “<em>daraltılmış koridor”</em> bilgisi mevcuttur. Ölüm sebebinin travma değil <em>“donma”</em> olması, bu sorunun soyut bir varsayım olmadığını; donmanın zamana bağlı ve müdahaleyle önlenebilir bir ölüm biçimi olduğunu göstermektedir. İhmali davranışlarda nedensellik, <em>“beklenen davranış yapılsaydı sonuç önlenebilir miydi?”</em> ölçütüyle belirlendiğine göre, adli tıp verileri ile arama-kurtarma zaman çizelgesinin bu dar aralıkta karşılaştırılmamış olması, dosyanın en belirgin eksikliklerindendir.</p>
<p><strong>Sonuç olarak tablo;</strong> TCK m. 257 (görevi kötüye kullanma/ihmal) ve ihmali davranışla ölüme sebebiyet verme hükümleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Karar mevkiindeki Şirin Ünal’ın kar ve sis altındaki bir dağ bölgesinde geçen her saatin hayati risk taşıdığını öngörebilecek mesleki donanıma sahip olduğu tartışmasızdır. Fiilin “taksirli” veya “kasıtlı” bir suç olarak nitelendirilmesi, zamanaşımı ve ceza hukuku sonuçları bakımından önemlidir. Ünal’ın sonradan milletvekili olması nedeniyle dokunulmazlığı bu dönemde işlem yapılmasını engellemiş olsa dahi, dokunulmazlığın sona ermesinden sonra da hiçbir adım atılmamış olması hukuken izaha muhtaçtır.</p>
<h2>13. Ercüment Güler Hakkındaki İddialar</h2>
<p>Arama-kurtarmanın yönlendirilmesi bakımından dosyada adı geçen ve hakkında somut iddialar ileri sürülen bir başka isim, emekli Yarbay <strong>Ercüment Güler’dir</strong>. Bu isim, takipsizlik kararında şüpheli listesinin 41. sırasında yer almakta; ayrıca silahlı terör örgütü üyeliği iddiasıyla soruşturmaya dahil edilen ve haklarında CMK’nın 135. maddesi uyarınca iletişim tespit kararı alınan yaklaşık doksan kişilik listede bulunmaktadır. Kararda bu grupla ilgili <em>“isnat edilen suçları aydınlatacak görüşme tespit edilemediği”</em> sonucuna varılmıştır. Ne var ki kararın hiçbir bölümünde Ercüment Güler’e yöneltilen iddialar adıyla ve ayrıca ele alınmış değildir ve hakkında bireysel bir değerlendirme, bir gerekçe ya da bir sonuç yoktur. Dursun Özmen, TRAC üyeleri ya da kaza-kırım heyeti görevlileri için kararda ayrı ayrı gerekçe bölümleri bulunurken, bu ismle ilgili dosyadaki tek husus bir kimlik kaydı ile bir dinleme listesidir.</p>
<p>Oysa kendisine yöneltilen iddialar ciddidir. TBMM Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonu’nda konuşan CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın basına yansıyan açıklamalarına göre, olay tarihinde BOTAŞ personeli olan emekli Yarbay Ercüment Güler, İHA muhabirinin telefonundan konum tespiti için Avea’ya iletilen ve BOTAŞ’la paylaşılan bilgilerin ardından sürecin başından itibaren kaza bölgesine gitmiş, vali ve emniyet müdürünü yönlendirmiş ve enkazın bulunmasında zaman kaybedilmesine yol açmıştır. Yavuzyılmaz’ın ifadesiyle, hangi unvanla ve kimsenin tanımadığı bir kişi olarak sürecin içinde bu kadar aktif rol aldığı sorusu cevapsızdır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Aydınlık yazarı İsmet Özçelik’in aktardığı ihbarlarda ise Güler’in emekli ve sivil olmasına rağmen bölgedeki ekiplerin sevk ve idaresinde etkili olduğu, bazı ekiplerin yanlış yönlere gönderilmesi bakımından sorumluluğunun araştırılması gerektiği ve bu iddiaların daha önce de gündeme gelmesine rağmen bu kişinin soruşturmanın dışında kalmayı başardığı ileri sürülmüştür. Güler kazadan sonra BOTAŞ’taki görevinden ayrılmış; Gambiya, Bosna Hersek, Yemen ve Cibuti’de çalışmış ve hâlen Yunanistan’da bulunmaktadır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Bu iddiaların doğruluğu bu çalışmanın konusu değildir ve işaret edilen husus başkadır: dosyada, arama-kurtarma ekiplerinin yanlış yönlendirilmesine ilişkin olarak adı anılarak somut iddia ileri sürülen iki isim vardır. Biri Genelkurmay bünyesindeki kriz merkezinin başındaki <strong>Şirin Ünal,</strong> diğeri sahada bulunduğu ileri sürülen <strong>Ercüment Güler</strong>. Bu iddialar yeni değildir; yıllardır dile getirilmekte, TBMM kürsüsünden ve basından tekrarlanmaktadır. Buna karşılık her iki isim de, 2026’da başlatılan ve yirmi dokuz kişinin gözaltına alındığı süreçte soruşturmaya dâhil edilmemiştir.</p>
<p>Delilden şüpheliye giden bir soruşturmada beklenen, önce hakkında somut iddia bulunan kişilerin durumunun aydınlatılması ve bu aydınlatma sonucunda ortaya çıkan bağlantılar üzerinden kapsamın genişletilmesidir. Buradaki sıralama ise tersten işletilmiştir.</p>
<h2>14. Arama-Kurtarma Süreci ve Yargılamalar</h2>
<p>Arama-kurtarma faaliyetlerindeki ihmaller nedeniyle Adana Bölge Jandarma Komutanı <strong>Ali Lapanta</strong> ile Kurmay Başkanı <strong>Mazlum Koçoğlu</strong> hakkında başlangıçta verilen soruşturma izni verilmemesi kararı, Danıştay’ın 20 Ocak 2019 tarihli kararıyla, yani on yıl sonra kaldırılarak yargı yolu açılmıştır. Benzer şekilde, Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesindeki kriz merkezinde görevli Yarbay <strong>Ali Gerede</strong> hakkında da kurtarma helikopterlerine zamanında kalkış emri vermediği gerekçesiyle askeri savcılıkça <em>“görevi ihmal”</em> suçundan soruşturma açılmıştır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Dosyadaki belgelere göre bu husus istihbari bir değerlendirmeden ibaret de değildir; Hava Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığınca düzenlenen 19 Mart 2010 tarihli istihbarat raporu ile Gerede’nin 5 Mayıs 2010 tarihli, ikrarını içeren ifade tutanağı dosyada mevcuttur.</p>
<p>Tablonun en dikkat çekici halkasını ise üst düzey görevlilerin yargılandığı, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 5. Ceza Dairesi tarafından görülen dava oluşturmaktadır. 15 Şubat 2021 tarihli kararla; dönemin Kahramanmaraş Valisi <strong>Mehmet Niyazi Tanılır</strong>, dönemin İl Jandarma Komutanı <strong>Sezai Akgün</strong> ve dönemin İl Emniyet Müdürü <strong>Necdet Çelikbilek</strong> hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 257/1. maddesi uyarınca <em>“görevi kötüye kullanma”</em> suçundan 1 yıl 2 ay hapis cezasına hükmedilmiştir. Kararın en önemli yönü, ceza miktarından ziyade mahkemenin kurduğu gerekçedir: Heyet, sanıkların fiil sonrası tutumlarını dikkate alarak takdiri indirim (TCK 62/1) uygulamamış; yargılama sürecinde pişmanlık belirtisi göstermedikleri ve yeniden suç işlemeyecekleri konusunda olumlu bir kanaat oluşmadığı gerekçesiyle cezaların ertelenmesine veya hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar vermiştir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Dolayısıyla Yüksek Mahkeme, bu ihmali basit bir <em>“idari savsaklama”</em> olarak değil, bir kusur olarak vasıflandırmıştır. Aynı davada diğer sanıklar beraat etmiştir.</p>
<p>Bu beraat kararları arasında bulunan bir isim, dosyadaki çelişkiyi tek başına özetlemektedir: <strong>Süleyman Akdoğu.</strong> Olay gecesi baz istasyonu sinyallerini analiz ederek enkaz alanını daraltan ve o gece üretilen yegâne bilimsel veriyi ortaya koyan Akdoğu sanık sandalyesine oturtulmuş, ancak beraat etmiştir. Doğru veriyi üreten kişi yargılanırken, yanlış verinin resmi yönlendirmeye dönüştüğü makamın başındaki kişilerin soruşturmaya dahil edilmemiş olması, sistemin işleyişine dair önemli bir soru işaretidir.</p>
<p>Söz konusu mahkumiyetler, <strong>Şirin Ünal’ın</strong> konumu bakımından bir kıyas imkanı sunmaktadır. Vali ve beraberindeki kişiler hakkında hükmolunan suç <em>“kasten öldürme”</em> veya <em>“suikast”</em> değil, <em>“görevin gereklerine aykırı davranıştır”.</em> Bu durum, arama-kurtarma sürecindeki kusurun ceza sorumluluğu doğurup doğurmayacağı sorusunun artık teorik olmadığını, Yüksek Mahkeme’nin bunu bir kez yanıtlayarak <em>“sorumluluk doğurduğuna”</em> hükmettiğini göstermektedir. Aynı kusur kategorisi söz konusuyken, karar zincirinin en üst halkasındaki makamın değerlendirme dışı bırakılması, hukuki bir tercihten ziyade, soruşturmanın kapsamıyla ilgili bir eksiklik olarak öne çıkmaktadır.</p>
<p>Cezalandırılanlar, sahadaki kısıtlı imkanlarla hareket eden kişilerdir. Oysa Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığı’nın ilk gece kaynaklarını yanlış bölgeye (Kurucaova) yönlendirmesinin nedeni, kendi hatalı değerlendirmeleri değil, Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi (SKKHM) üzerinden iletilen koordinatlardır. Taşra biriminden, Genelkurmay bünyesindeki bir kriz merkezinin ilettiği bilgiyi sorgulaması beklenemez. Dolayısıyla cezalandırılan görevlilerin kusuru ile Şirin Ünal’ın sorumluluk alanı arasında bir rekabet değil, bir öncelik ilişkisi mevcuttur; alt halkanın hatası, üst halkanın ilettiği hatalı bilginin doğrudan sonucudur.</p>
<p>Mahkemenin takdiri indirim uygulamama gerekçesi, kusurun ağırlığına dair net bir tutumdur. Aynı ölçüt <strong>Şirin Ünal’ın</strong> konumuna uygulandığında, kendisinden beklenen <em>“özen yükümlülüğünün”</em> ortalama bir kamu görevlisinden çok daha yüksek olduğu tartışmasızdır. Adana Bölge Jandarma Komutanları örneğinde olduğu gibi, bir ismin uzun süre işlem görmemiş olması, o kişi hakkında değerlendirilecek bir husus bulunmadığı anlamına gelmez.</p>
<p>Netice itibarıyla; burada Şirin Ünal’ın suçlu olduğu iddia edilmemektedir; suçsuzluk karinesi herkes gibi onun için de geçerlidir ve bu husus ancak bağımsız bir yargılamada karara bağlanabilir. Vurgulanan husus; hakkında somut ve belgeye dayalı tespitler bulunan, nedensellik bağı teknik olarak sınanabilir durumda olan ve benzer fiiller nedeniyle başkaları hakkında kesin hüküm verilmiş bulunan bir kişi soruşturma dışında bırakılırken, dosyayla bağı yıllardır kurulamamış kişilerin toplu biçimde işleme tabi tutulmasının hukuken izah edilebilir olmadığıdır. Yeniden başlatılan soruşturmaya <strong>Şirin Ünal’ın</strong> yanı sıra <strong>Ali Lapanta, Mazlum Koçoğlu ve Ali Gerede</strong> gibi isimlerin de dahil edilmemiş olması, arama-kurtarma ihmallerinin yargısal takibindeki <em>“seçici yaklaşımı”</em> göstermektedir.</p>
<h2>15. Aynı Savcılığın 2020 Tarihli İddianamesi</h2>
<p>Bu dosyada göz ardı edilen ve 2026 soruşturma sürecini değerlendirirken belirleyici öneme sahip bir husus bulunmaktadır. Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı, 25 Aralık 2020 tarihinde; Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturmaya ‘’FETÖ’nün’’ talimatları doğrultusunda müdahale ettikleri iddiasıyla on yedi şüpheli hakkında kapsamlı bir iddianame düzenlemiştir. Doksan altı sayfadan oluşan ve 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen bu metinde; silahlı terör örgütüne üye olma, örgüte yardım etme, hırsızlık, zincirleme şekilde yalan tanıklık ve suç uydurma gibi ciddi suçlamalar yer almaktadır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>İddianamenin içeriği, bugün yürütülen soruşturmanın üzerine inşa edildiği anlatıyla taban tabana zıttır. İddianamede, soruşturma dosyasında örgüt amaçları doğrultusunda usulsüz işlemler yapıldığı belirtilerek şu somut tespitlere yer verilmiştir: İsimli-isimsiz birçok ihbar mektubuyla yüzün üzerinde kişinin uzun sürelerle telefonlarının dinlendiği; Muhsin Yazıcıoğlu ile yan yana gelmesi dahi imkânsız olan uyuşturucu ticareti, dolandırıcılık ve sahtecilik gibi suçlardan sabıkalı kişilere <em>“Yazıcıoğlu’nun hukukunu koruma”</em> maskesi altında yalan tanıklık yaptırıldığı; kurgu mahiyetinde gizli tanık beyanları ve ortam dinlemeleriyle yapay deliller üretildiği ve vefat edenlerin yakınlarının acılarının sistematik bir şekilde istismar edildiği ifade edilmiştir.</p>
<p>Özetle iddia makamı, 2020 yılında bu dosyadaki <em>“suikast anlatısının”</em> bizzat üretilmiş ve kurgulanmış olduğunu resmi bir iddianameyle kayıt altına almıştır. Bugün aynı dosyada yeniden gündeme getirilen gizli tanık beyanları, itirafçı ifadeleri ve toplu iletişim tespitleri; altı yıl önce yine aynı savcılık tarafından <em>“zorlama delil”</em> olarak nitelendirilen yöntemlerin aynısıdır. Bu iddianame hukuki varlığını korurken, 2026 soruşturmasının hangi delilinin hangi ölçütle <em>“güvenilir”</em> sayıldığının açıklanması zorunludur. Aksi takdirde, aynı kurumun altı yıl arayla birbirine zıt iki tez savunduğu, hukuki belirlilikten uzak bir tablo ortaya çıkmaktadır.</p>
<h2>16. Şüphelilerin Dosyadaki Konumları</h2>
<h2>a. Sivil Kaza-Kırım Heyeti ve Enkaz Çalışmasında Görevli Olanlar</h2>
<p>Bu başlık altındaki dört isim, olayın en somut suçlamalarıyla karşılaşan gruptur; fiilen enkazın başında bulunmuş, delilleri onlar tutmuş, kaybolan cihazların hesabı büyük ölçüde onlardan sorulmuştur. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nce 2920 sayılı Kanun ve Sivil Hava Araç Kazaları Soruşturma Yönetmeliği uyarınca kaza soruşturma kurulu olarak görevlendirilen uzmanlara yöneltilen ana iddia, resmi belgede sahtecilik ve suç delillerini gizleme veya değiştirmedir. İddianın somut dayanağı şudur: enkaz kokpitinde 29 Mart 2009’da mevcut olan Argus 5000 CE marka cihaz 31 Mart günkü incelemede yerinde bulunamamış; bu duruma ilişkin tutanağı kurul başkanı 31 Mart’ta, üyeler ise 20 Mayıs’ta ve farklı kalemle imzalamıştır. İmza tarihlerindeki fark, tutanağın sonradan uydurulduğu iddiasına gerekçe yapılmıştır. Buna ek olarak 29-31 Mart arasında enkazdan Argus 5000 ve Skymap III C marka GPS cihazlarının çalındığı, hatta bazı parçaların eksiltilip yakıldığı yolundaki iddialar da şüphe oklarını bu ekibe yöneltmiştir.</p>
<p>Sahtecilik iddiası teknik incelemeyle çürütülmüştür. Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı’nın 19 Ekim 2011-12 Ocak 2012 tarihli ekspertiz raporlarına göre tutanaklardaki imzalar gerçekten isim sahiplerine aittir. İmza tarihlerinin farklı olması da şu şekilde açıklığa kavuşmuştur; ilk incelemede eksik görünen parçaların kar altında kalmış olabileceği düşünülerek karın erimesi beklenmiş, cihaz enkaz kaldırıldıktan sonra da ortaya çıkmayınca üyeler tutanağı el yazısıyla 20 Mayıs tarihini düşerek imzalamış ve bu durumu soruşturmayı yürüten savcıya bildirmişlerdir. Kaybolan GPS cihazları ile parçaların yakılması meselesi ise bu karardan tefrik edilip yetkisizlik kararıyla Göksun Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiş, orada ayrı bir tahkikata bağlanmıştır.</p>
<p><strong>Ferudun Seren</strong> kurulun başkanıdır; 1977’den beri Devlet Hava Meydanları bünyesinde birçok kaza incelemesinde görev almıştır. 28 Eylül 2011’de gözaltına alınmış, 2 Ekim’de tutuklanmış ve 18 Mayıs 2012’de tahliye edilmiştir; yaklaşık sekiz ay tutuklu kalmıştır. Hakkındaki sahtecilik isnadı kriminal raporla düşmüş ve takipsizlik verilmiştir.</p>
<p><strong>Şıhmehmet Sevdim</strong> kurul üyesidir; 1988-2003 arasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yapmış, ardından pek çok kaza-kırım incelemesinde bulunmuştur. Tartışma konusu tutanağı 20 Mayıs 2009’da imzalayan iki üyeden biridir. O da 28 Eylül 2011’de gözaltına alınıp 2 Ekim’de tutuklanmış, 18 Mayıs 2012’de serbest bırakılmıştır.</p>
<p><strong>Kerem Mumcuoğlu</strong> kurulun diğer üyesidir; 2002’de Anadolu Teknik Lisesi’nden mezun olduğu ve o tarihten itibaren sekiz kaza incelemesinde yer aldığı belirtilmiştir. Tutanağı Şıhmehmet Sevdim’le birlikte imzalamıştır. Gözaltı, tutuklama ve tahliye takvimi diğer iki üyeyle aynıdır.</p>
<p><strong>Kenan Köksal</strong>, kaza-kırım ve enkaz çalışmasında görevli olup soruşturmada üzerine ayrıca gidilen bir isimdir. Evinde arama yapılmış, ele geçen eşyalar adli emanete alınmış, kendisi tutuklanıp 18 Nisan 2012’de tahliye edilmiştir. İsnat edilen suçları doğrulayan delile ulaşılamadığından hakkında takipsizlik verilmiştir.</p>
<h2>b. Kara Havacılık Personeli: Pilotlar, Astsubaylar ve Teknisyen</h2>
<p>Sayıca en kalabalık olan bu grup, dosyanın en tartışmalı yanını oluşturmaktadır. Bu kişilere, kaza-kırım heyetinin aksine, kişiye özgü ve somut bir fiil isnat edilmemiştir. Hepsi silahlı terör örgütü üyesi olma ve dolayısıyla bu örgüt eliyle işlendiği ileri sürülen öldürme iddiası kapsamında, telefonları dinlenerek ve baz kayıtları taranarak soruşturmaya dahil edilmiştir. Kararda bu isimlerden herhangi birinin belirli bir günde belirli bir eylemi yaptığına dair tespit yoktur. Haklarındaki takipsizlik de kişiye özel bir muhakemeyle değil, soruşturmanın genel sonucuyla verilmiştir. Bu kişilerin bir bölümü 2011 sonbaharında gözaltına alınmış, bir kısmı aylarca tutuklu kalmıştır.</p>
<p><strong>Fatih Bengi,</strong> Malatya 2. Kara Havacılık Alay Komutanı’dır. Hakkında bireysel fiil isnadı yoktur; iletişimi denetlenen şüpheliler arasında yer almış, delil çıkmayınca takipsizlik almıştır.</p>
<p><strong>Ebubekir Semih Yüksekkaya</strong> emekli kara pilot yarbaydır. 29 Eylül-2 Ekim 2011 arasında üç gün gözaltında tutulmuş, delil bulunamadığından takipsizlik verilmiştir.</p>
<p><strong>Davut Uçum</strong> kara pilot yüzbaşıdır ve aynı üç günlük gözaltı grubundadır. Örgüt üyeliği ve öldürme iddiasını doğrulayacak bulguya ulaşılamamıştır.</p>
<p><strong>Bekir Çerikçi</strong> astsubaydır. Gözaltına dahi alınmamış, yalnızca iletişimi denetlenen şüpheliler listesinde yer almıştır. Dinlemelerden sonuç çıkmayınca takipsizlik verilmiştir.</p>
<p><strong>Suat Kaplan</strong> astsubaydır; 28 Eylül-2 Ekim 2011 arasında dört gün gözaltında kalmıştır. Halil İbrahim Açan kıdemli başçavuştur ve o da dört gün gözaltında kalmıştır.</p>
<p><strong>Ersöz Sağlam</strong> binbaşıdır, dört gün gözaltında kalmıştır.</p>
<p><strong>Mehmet Çağlar</strong> kara pilot binbaşıdır, dört gün gözaltında kalmıştır.</p>
<p><strong>Recep Ercan</strong> teknisyen kıdemli başçavuştur, üç gün gözaltında kalmıştır.</p>
<p><strong>İrfan Yavuz</strong> kara pilot yüzbaşıdır ve 29 Eylül-2 Ekim arasında gözaltında tutulmuştur. Bu isimlerin hepsi hakkında, isnat edilen suçları doğrulayan delil bulunamadığı gerekçesiyle takipsizlik verilmiştir.</p>
<p><strong>Aydın Özsıcak</strong> astsubaydır ve bu grupta hakkında en fazla tedbir uygulanan isimlerdendir. 28 Eylül’de gözaltına alınmış, 2 Ekim’de tutuklanmıştır. Serbest kaldıktan sonra hakkında adli kontrol ve 10.000 lira güvence bedeli uygulanmış, bu tedbir 6 Eylül 2012’ye kadar sürmüştür. Delil bulunamayınca takipsizlikle birlikte adli kontrolün kaldırılmasına ve güvence bedelinin iadesine karar verilmiştir.</p>
<p><strong>Nedim Bakırhan</strong> astsubaydır; gözaltının ardından tutuklanmış ve 13 Temmuz 2012’de tahliye edilmiştir.</p>
<p><strong>Nusret Memiş</strong> astsubaydır ve tutuklananlar arasında ilk tahliye edilen isimdir; 16 Mart 2012’de serbest bırakılmıştır.</p>
<p><strong>Cemal Şahin</strong> astsubaydır; üç günlük gözaltının ardından tutuklanmış, 13 Temmuz 2012’de tahliye edilmiştir. Üçü hakkında da takipsizlik verilmiştir.</p>
<h2>c. Hava Kuvvetleri Personeli</h2>
<p>Bu grup, Hava Kuvvetleri’ne mensup subay ve pilotlardan oluşmaktadır. Dosyada, kaza soruşturma kurulu görevlileri ve enkaz çalışmasında bulunan personelle birlikte <em>“haklarında iddia ve isnat bulunulan şüpheliler”</em> başlığı altında iletişimi denetlenen geniş listede yer almışlardır. Kara havacılık personelinde olduğu gibi bu isimler için de kişiye özgü bir eylem isnadı yoktur; şüphe, örgüt üyeliği varsayımı ve iletişim taramasından ibarettir. Bu isimlerden hiçbiri gözaltına alınmamış; telefonları dinlenmiş ve sonuç çıkmadığı için haklarında takipsizlik verilmiştir.</p>
<p><strong>Ahmet Turhan</strong> hava pilot yüzbaşı, <strong>Sedat Kılıçarslan, Tezcan Kaymaz ve Nihat Biçer</strong> hava pilot albaydır. <strong>Ali Armağan</strong>, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı sıfatındaki kurmay albaydır; rütbesinin yüksekliğine karşın kendisine de kişiye özgü bir fiil isnat edilmemiştir. Bu isimlerin 2026 dalgasındaki konumu ve Ali Armağan’ın savcılık ifadesi aşağıda ayrıca ele alınacaktır.</p>
<h2>d. Emniyet İstihbaratı ve Dursun Özmen’in Konumu</h2>
<p>Dursun Özmen, olay tarihinde Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı vekili olarak görev yapmış olup, kaza-kırım heyeti dışında hakkında en somut iddialar bulunan isimdir. Özmen’e yöneltilen suçlamalar iki ana eksende toplanmaktadır. İlk iddia, olaydan hemen sonra <em>“Yazıcıoğlu’nun bacağı kırık, ambulansla hastaneye götürülüyor” </em>şeklinde yayılan ve arama-kurtarma çalışmalarının seyrini olumsuz etkileyen dezenformasyona karışmasıdır. İkinci ve daha ağır olan iddia ise, HTS kayıtlarının incelenmesiyle ortaya çıkan <em>“iletişim trafiği”</em> ile ilgilidir. Özmen’in, kaza günü Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı adına kayıtlı elli sekiz ayrı telefon hattından, <strong>Mehmet Gül’e</strong> ait bir hatla otuz kez görüştüğü tespit edilmiş; müşteki vekili bu trafiğin, istihbarat birimindeki görevlilerle irade birliği içinde delillerin gizlendiğini ve kurtarma çalışmalarının kasıtlı olarak engellendiğini gösterdiğini ileri sürmüştür.</p>
<p>Savcılık, söz konusu soruşturma kapsamında bu iddiaları yeterli delil niteliğinde görmemiştir. İlk saatlerdeki bilgi kirliliğinin resmi operasyonlarda kayda değer bir gecikmeye yol açmadığı kanaatine varılmış ve Mehmet Gül ile yapılan yoğun telefon görüşmeleri ise bir il istihbarat yetkilisinin kaza araştırma süreci kapsamında ilgili daire başkanlığıyla temas kurması olarak yorumlanarak <em>“hayatın olağan akışına uygun”</em> bulunmuştur.</p>
<p>Ancak Özmen hakkındaki yargısal süreç burada bitmemiştir. Kendisine isnat edilen <em>“görevi kötüye kullanma”</em> suçu 1 Nisan 2014 tarihinde soruşturmadan tefrik edilerek ayrı bir kamu davasına konu edilmiştir. Bu yargılamanın esasını, yukarıda değinilen gerçeğe aykırı bilgi notu oluşturmuştur. Kahramanmaraş 1. Asliye Ceza Mahkemesi, 15 Şubat 2021 tarihinde Özmen’i <em>“görevi kötüye kullanma”</em> suçundan iki yıl hapis cezasına mahkûm etmiş; Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 14. Ceza Dairesi de 24 Şubat 2021’de kararı hukuka uygun bularak istinaf başvurusunu reddetmiştir. Bu yargısal sonuçlar iki bakımdan önemlidir:</p>
<p><strong>İlk olarak,</strong> kaza-kırım soruşturmasındaki takipsizlik kararı, Dursun Özmen’i sorumluluktan kurtarmamıştır; karar yalnızca <em>“kasten öldürme, suikast ve delil gizleme”</em> isnatları bakımından verilmiş, <em>“görevi kötüye kullanma”</em> fiili ise tefrik edilerek mahkumiyetle sonuçlanmıştır.</p>
<p><strong>İkinci ve daha kritik husus </strong>ise ortaya çıkan hukuki durumdur. Kesinleşen mahkumiyet, suikast veya kasti öldürme tespitine değil, kaza sonrasında <em>“gerçeğe aykırı bir bilgi notu üretilmesine</em>” dayanmaktadır. Yargı, olayın ilk saatlerinde yanlış bilgi üretilmesini ve bunun resmi kanallara sokulmasını başlı başına <em>“ceza sorumluluğu doğuran bir fiil”</em> olarak Kabul etmiştir. Bu kabul, aynı gece yaşanan diğer bilgi hataları için de temel bir ölçüt sunmaktadır. Kaynağı ve doğruluğu sorgulanmamış bir koordinatın, Genelkurmay bünyesindeki bir kriz merkezi eliyle <em>“resmiyet kazandırılarak”</em> sahaya servis edilmesi, nitelik itibarıyla Özmen’in ürettiği bilgi notuyla aynı niteliktedir. Bir il emniyet amirinin hazırladığı hatalı bir bilgi notu için ceza sorumluluğu öngören bir hukuk düzeninin, çok daha geniş imkanların yanlış  noktaya yönlendirilmesine yol açan karar mekanizmalarını incelememiş olması, dosyadaki en belirgin tutarsızlıklardan biridir.</p>
<h2>17. Şüpheliler İçin Ortak Takipsizlik Gerekçesi</h2>
<p>Kişisel ve grup bazlı iddiaların ötesinde, kararın verilme sebebi savcılığın, olayın bir <em>“kaza”</em> olduğu yönündeki değerlendirmesidir. Yedi yılı aşan soruşturma süreci sonunda savcılık, kasten öldürme veya sabotaj ihtimaline dair herhangi bir somut delile rastlanmamıştır. Adli tıp incelemeleri, teknik bilirkişi raporları ve uzman komisyon değerlendirmeleri, olayın temelinde <em>“pilotaj hatası”</em> olduğu noktasında birleşmektedir. Savcılık tespitine göre kazaya yol açan faktörler; uçuş planında yer almayan son dakika yolcusunun helikopterin azami kalkış ağırlığını limit dışına çıkarması, pilotun güzergâhtaki meteorolojik verileri incelemeksizin havalanması, 300-500 metre görüş mesafesinin bulunduğu yoğun sisli ve karlı sahada <em>“görerek uçuş”</em> ısrarıyla oryantasyon kaybına uğranılması ve neticede dağlık araziyle teması engelleyememedir. Kazaya sebebiyet veren pilot Mustafa Kaya İstektepe de bu süreçte hayatını kaybetmiştir.</p>
<p><em>“Kurtarma çalışmalarının kasten geciktirildiği ve yerin aslında en başından beri bilindiği”</em> yönündeki iddialarına da kararda teknik verilerele cevap verilmiştir. Otopsi raporlarına göre, helikopterdeki beş kişi kazayı izleyen 30 ila 60 dakika içerisinde yaşamlarını yitirmişlerdir; kaza saati 15.00 kabul edildiğinde bu, en geç saat 16.00’ya denk gelmektedir. Oysa helikopterin hangi il sınırları içerisinde düştüğü (Kahramanmaraş, Kayseri veya Yozgat) bu saatte henüz belirsizdir; telefon sinyalleri üzerinden düşüş bölgesinin Kahramanmaraş sınırları içinde olduğu ancak saat 17.00’den itibaren netleşmeye başlamıştır. İsmail Güneş özelinde ise Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu’nun 19 Ocak 2011 tarihli raporu, ölümün kazadan 4-6 saat sonra donma nedeniyle gerçekleştiğini saptamıştır; en geniş zaman dilimi esas alındığında dahi bu saat 21.00 civarına karşılık gelmektedir.</p>
<p>Enkazın yeri ancak baz istasyonu sinyallerinin analiziyle daraltılabilmiştir. Bu sürecin saat saat dökümü yukarıda arama-kurtarma başlığı altında verilmiştir; özetle konumun anlamlı biçimde daraltıldığı an, ölümlerin çoktan gerçekleşmiş olduğu andır.</p>
<p>Arazi ve meteorolojik koşullar, arama-kurtarmanın neden bu denli güçleştiğini tek başına açıklamaktadır. Kaza bölgesi, yer yer derin çukurlarla (“kokurdanlık”) dolu, dik eğimli ve ulaşımı zorlu bir dağlık coğrafyadır. Kaza günü saat 22.00’den iki gün sonrasına kadar süren yoğun kar yağışı, enkaz bölgesindeki kalıcı sis ve yer yer bir metreyi aşan kar örtüsü, görüş mesafesini asgari düzeye indirmiştir. Öyle ki, enkaz 27 Mart 2009 tarihinde vatandaşlar tarafından bulunduktan sonra dahi, bölgeye intikal eden özel birlikler zorlu arazi koşulları nedeniyle yollarını kaybederek koordinatı bilinen enkaza ulaşmakta dahi ciddi güçlük yaşamışlardır.</p>
<h2>18. 2016 Yılında Verilen Takipsizlik Kararının Anlamı</h2>
<p>Bütün bu veriler bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Hem 2016 tarihli takipsizlik kararında hem de 13 Temmuz 2026 operasyon listesinde yer alan <strong>yirmi iki</strong> ismin büyük çoğunluğu için, kişiye özgü somut bir suç isnadı ortaya konulamamıştır. Bu kişiler ağırlıklı olarak baz istasyonu kayıtları, iletişim verileri ve görevli oldukları birimler üzerinden “toplu şüpheli” statüsüne alınmış; kimileri günlerce gözaltında tutulmuş, kimileri ise aylarca tutuklu kalmıştır.</p>
<p>Soruşturma sürecinde suikast iddiasını destekleyecek teknik veya maddi bir delile ulaşılamadığı için takipsizlik kararı verilmiştir. Karar verilirken; sivil kaza-kırım heyetine yönelik sahtecilik iddialarında kriminal raporların sonucuna, emniyet istihbaratı görevlileri hakkındaki irtibat iddialarında ise görüşmelerin <em>“olağan kurumsal faaliyetler”</em> kapsamında olduğuna dayanılmıştır. Kaybolan cihazlar ve görevi kötüye kullanma gibi fiiller ise mevcut soruşturmadan tefrik edilerek diğer yargı mercilerine gönderilmiştir.</p>
<h2>II. 2018 Sonrası Süreç ve 13 Temmuz 2026 Tarihli Operasyonun Değerlendirilmesi, Takipsizliğin Kısmen Kaldırılması ve Dosyanın Ankara’ya Devri</h2>
<p>20 Haziran 2016 tarihli takipsizlik kararı dosyanın sonu olmamıştır. Yazıcıoğlu ailesi ve BBP avukatları karara itiraz etmiş; Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Hâkimliği bu itirazı <strong>yirmi bir ay</strong> beklettikten sonra Nisan 2018’de yirmiden fazla şüpheli yönünden takipsizliği kaldırmış, diğer kişilerle ve konularla ilgili itirazları reddetmiştir. Ailenin talebiyle yedi kişi daha soruşturmaya eklenmiştir. 2020’de yeni bir bilirkişi heyeti kurulmuş, buna karşın soruşturma uzun yıllar sonuçlandırılamamıştır. Dosya nihayet 12 Haziran 2026 tarihli yetkisizlik kararıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiş ve bu devirden yaklaşık bir ay sonra geniş çaplı bir operasyon gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Operasyonda Ankara merkezli on ilde otuz adrese eş zamanlı baskın yapılmıştır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gözaltı kararını dört kategori üzerinden verdiği basına yansımıştır: olay günü olay mahallinde uçuş yaptığı tespit edilen askeri jet pilotları; olay yerine giden askeri helikopterin kırıma uğraması sonrasında seçilerek gönderildiği değerlendirilen askerî kaza-kırım ekibinde görevli personel; sivil kırım ekibinin askeri kazakırım ekibiyle birlikte hareket ederek cihazları söktüğü değerlendirilen personel ve koordinat tespitiyle görevli Emniyet Genel Müdürlüğü personeli.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Yirmi dokuz kişi hakkında gözaltı kararı verilmiş, gözaltına alınan yirmi yedi kişiden on dokuzu tutuklanmış, sekizi adli kontrolle serbest bırakılmıştır. On yedi yıllık dosyada ilk kez bu kadar geniş bir grup doğrudan tasarlayarak kasten öldürme suçlamasıyla karşı karşıya kalmıştır.</p>
<p>Tutuklananlar arasında emekli Tuğgeneral Fatih Bengi, emekli albay Ali Armağan, eşi Şerife Armağan, askeri kaza-kırım ekibinde yer alan şüpheliler ve eski emniyet amiri Dursun Özmen bulunmaktadır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Helikopterin enkazından GPS cihazlarını sökerken görüntülenen Davut Uçum ile Aydın Özsıcak ise halihazırda Cumhurbaşkanına suikast girişimi davası nedeniyle cezaevindedir. Bu kategori listesinin kendisi dahi dikkate değerdir: gözaltıların dayanağı, kişilerin belirli bir fiili işlediğine dair tespit değil, o gün belirli bir görevde ya da belirli bir bölgede bulunmuş olmalarıdır. Nitekim <em>“değerlendirilen personel”</em> ifadesi, kararın bir tespite değil bir kanaate dayandığının göstergesidir.</p>
<h2>1. Yeni Dalgada Öne Sürülen İddialar ve Medyadaki Anlatı</h2>
<p>Yeni soruşturmaya ve ona eşlik eden medya anlatısına konu iddialar, aslında yıllardır bilinen ve büyük ölçüde daha önce incelenmiş olan hususlardır. Bu iddiaları özetlemek gerekirse: helikopterin, o gün bölgede uçtuğu ileri sürülen F-16 ve F-4 savaş uçaklarının yarattığı türbülansla düşürüldüğü; radar kayıtlarında kaza anına denk gelen yaklaşık dört buçuk dakikalık bir <em>“kesinti”</em> bulunduğu; helikopterdeki GPS cihazlarının delilleri karartmak için söküldüğü; ölenlere karbonmonoksit verilmiş olabileceği; hatta yaralıların enkazdan çıkarılıp kamera karşısında öldürüldüğü; bir F-4 uçağındaki eski subay Ali Armağan’ın Adil Öksüz ile 152 kez irtibat kurduğu; dosyaya ByLock yazışmaları ile bir itirafçı beyanının eklendiği. Bu anlatıda ayrıca <em>“kol altı”</em> ya da <em>“kor uçuşu”</em> denilen manevraların yapıldığı ve ilgili jet üssünün sonradan kapatıldığı gibi ayrıntılar da bir şüphe ortamı oluşturmak için sıralanmaktadır.</p>
<p>Bu iddiaların bir kısmı, savcılık ve aile avukatlarınca dile getirilen değerlendirmelerdir ve henüz ne bir iddianameyle ne de kesinleşmiş bir mahkeme kararıyla ortaya konulmamıştır. Dolayısıyla bunların <em>&#8220;ortaya çıkarılmış yeni gerçekler</em>&#8221; olarak sunulması, hukuki bakımdan temkinle karşılanmalıdır. Daha da önemlisi, bu başlıkların hemen hepsi, 2016 takipsizlik kararına esas alınan kapsamlı teknik incelemede zaten ele alınmış ve karşılanmıştır.</p>
<h2>2. Medyadaki İddiaların Takipsizlik Kararındaki Tespitlerle Karşılaştırılması</h2>
<p>Bugün kamuoyunda <em>“yeni”</em> ya da <em>“şüpheli”</em> olarak sunulan başlıkların hemen tamamı, bu çalışmanın birinci kısmında ilgili başlıklar altında ayrıntısıyla incelenmiş hususlardır. Aynı anlatımları burada tekrarlamak yerine, her iddianın dosyada nerede ve nasıl karşılandığını göstermek yeterlidir:</p>
<ol start="9">
<li><strong> Hava aracı çarpışması ve radar iddiaları,</strong> birinci kısmın <em>“9. Radar Kayıtları ve Bölgedeki Hava Trafiği”</em> başlığında ele alınmıştır. Oradaki sonuç iki cümleyle özetlenebilir: hiçbir bulgu helikopterin bir hava aracının etkisiyle düşürüldüğünü göstermemektedir. Buna karşılık radar kayıtlarının eksik ve çelişkili biçimde verildiği ve bu eksikliğin bugüne kadar giderilmediği sabittir.</li>
<li><strong> Karbonmonoksit iddiası,</strong> bu iddia <em>“8. Karbonmonoksit, Otopsiler ve Mekanik İnceleme”</em> başlığında bilimsel verilerle karşılanmıştır. Pilot dışındaki kişilerin kanındaki oranlar tek başına ölüme yetecek düzeyde değildir ve bulgu, hava aracı kazalarında sık görülen egzoz sızıntısıyla ilişkilendirilmiştir.</li>
<li><strong>Kurtarmanın kasten geciktirildiği iddiasının</strong> otopsi verileri, arazi ve hava koşulları karşısındaki durumu, <em>“11. Arama-Kurtarma: Zaman Çizelgesi ve Yönlendirme Hatası”</em> ile <em>“17. Şüpheliler İçin Ortak Takipsizlik Gerekçesi”</em> başlıklarında ortaya konulmuştur.</li>
<li><strong>GPS cihazlarının söküldüğü iddiası</strong> yeni bir bilgi değildir; cihazların teknik niteliği, DDK’nın 12 numaralı önerisi ve konunun tefrik edilerek Göksun Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesi <em>“10. Enkazdan Sökülen Cihazlar”</em> başlığında anlatılmıştır.</li>
<li><strong> Raporların ortak kanaati</strong> ise birinci kısmın 4, 6 ve 7 numaralı başlıklarında gösterilmiştir: 522 sayfalık Kaza Soruşturma Kurulu raporu, 782 sayfalık DDK raporu ve TBMM Araştırma Komisyonu taslak raporu; kazanın, elverişsiz hava şartlarında <em>“görerek uçuş”</em> ısrarından kaynaklanan bir pilotaj hatası olduğu sonucunda birleşmektedir.</li>
</ol>
<h2>3. Yeni Şafak’ta Bülent Orakoğlu’nun İddialarının Değerlendirilmesi</h2>
<p>Bu başlık altında ele alınacak hususlar, Yeni Şafak’ta Bülent Orakoğlu imzasıyla yayımlanan yazıda ileri sürülen iddialardır. Yazı, olayı çarpıcı bir suikast anlatısı haline getirmekte; ancak sıraladığı hususların neden gerçeği yansıtmadığı, yine takipsizlik kararındaki somut tespitlerle ortadadır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Yazının temel iddiası, helikopterin ‘’FETÖ’cü’’ pilotların kullandığı F-16 ve F-4 savaş uçaklarının yarattığı türbülansla düşürüldüğüdür. Oysa olayı inceleyen üç merciin (Kaza Soruşturma Kurulu, DDK ve TBMM Araştırma Komisyonu) hiçbiri, kazaya bir başka hava aracının yol açtığını saptamamıştır; kazanın seyrini açıklayan somut teknik bulgular ise birinci kısmın <em>“4. Kararın Dayandığı İnceleme ve Raporlar”</em> ile <em>“9. Radar Kayıtları ve Bölgedeki Hava Trafiği”</em> başlıklarında ayrıntısıyla verilmiştir. Kısacası türbülans iddiası, kanıtlanmış bir olgu değil, bu bulgularla çelişen bir varsayımdır.</p>
<p>Nitekim olayı bu yönüyle inceleyen bilirkişi raporunda da türbülans iddiasının teknik dayanaktan yoksun olduğu ortaya konmuştur. Uluslararası Sivil Havacılık kuralları ile ICAO Doc 4444 dokümanına göre F-4 ve F-16 uçakları <em>“medium (orta)”,</em> Bell 206 L-4 helikopteri ise <em>“light (hafif)”</em> sınıfa girmekte olup; bir hava aracının dümen suyu türbülansıyla (wake turbulence) helikopterin düşebilmesi için ilgili aracın helikoptere dikey olarak 1000 feet’ten (304,8 metre) ya da yatay olarak 5 deniz milinden (9,26 kilometre) çok daha yakın geçmesi gerektiği belirtilmiştir. Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığına sunulan 2 Mart 2016 tarihli son bilirkişi raporunda da, helikopterin bir hava aracının etkisiyle düştüğüne dair bir bulguya ulaşılamadığı ve kayıtlar üzerinde herhangi bir montaj izine rastlanmadığı sonucuna varılmıştır.</p>
<p>Yazıda, gazeteci İsmail Güneş’in kırık çeneyle 27 dakika nasıl konuştuğu ve kırık bacakla, 1 metreyi aşan karda tek başına nasıl indiği bir <em>“sır”</em> gibi sunulmaktadır. Oysa dosyadaki veriler, Güneş’in kazadan sonra bir süre hayatta kaldığını ve saat 17.23’e kadar telefon görüşmeleri yaptığını zaten ortaya koymaktadır; bu, otopsinin onun ölümünü diğerlerinden farklı olarak kazadan yaklaşık 4-6 saat sonrasına yerleştirmesiyle de uyumludur. Kendisi, enkazdan yaklaşık 400-500 metre uzakta, karın altında iki gün sonra bulunmuştur. Bir yaralının kazadan sonra bir süre yaşaması ve kısıtlı da olsa hareket etmesi, bir suikastin değil, trajik ama olağan bir hayatta kalma sürecinin göstergesidir.</p>
<p>Yazıda yer alan, yaralıların enkazdan çıkarılıp kamera karşısında işkenceyle öldürüldüğü iddiası hiçbir adli bulguyla desteklenmemektedir. Otopsi sonuçları ile <em>“elleri havada, üzerine askerlerin yürüdüğü”</em> videonun hiç var olmadığına ilişkin adli imaj incelemesi yukarıda aktarılmıştır; her iki bulgu da bu iddiayı dışlamaktadır.</p>
<p>Yazıda, Çukurova Adli Tıp’ın kanlarda zehir bulmamasına rağmen Adli Tıp Kurumu’nun karbonmonoksit bulmasının <em>“aydınlatılmamış bir sır”</em> olduğu ileri sürülmektedir. Bu husus yukarıda ayrıntısıyla açıklanmıştır; iki inceleme farklı maddeleri aramaktadır ve saptanan karbonmonoksit, bir zehirleme yönteminin değil kazanın kendisinin sonucudur.</p>
<p>Yazıda en iddialı biçimde sunulan husus, bir F-4 uçağındaki eski subay Ali Armağan’ın Adil Öksüz ile 152 kez irtibat kurduğu tespitidir. Bu iddia, aşağıda Ali Armağan’ın savcılık ifadesi başlığı altında ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Burada belirtilmesi gereken, söz konusu bulgunun 2016 takipsizliğine esas olan dosyada yer almadığı; Armağan’ın o dosyada yalnızca iletişimi denetlenen geniş listede bulunduğu ve hakkında olayı aydınlatacak hiçbir veri elde edilemediğidir.</p>
<p>Yazıdaki <em>“jetlerin bağlı olduğu 112’nci Ana Jet Üssü’nün sonradan kapatılması”, “ancak savaş zamanı yapılan kor uçuşu”</em> ya da emekli bir yarbayın arama-kurtarmayı yanlış yönlendirdiği türünden hususlar da birer delil değil, çağrışım ve imalar zinciridir. Bir üssün idari nedenlerle kapatılması, bir manevranın adı veya bir kişinin bölgede bulunması, tek başına hiçbir suçun kanıtı olamaz. Nitekim kararda, kazadan sonra yayılan <em>“Yazıcıoğlu kurtarıldı, hastaneye götürülüyor”</em> türünden yanlış bilgilerin bile resmi arama-kurtarma ekiplerinin çalışmasında bir gecikmeye yol açmadığı açıkça tespit edilmiştir.</p>
<p>Sonuç olarak, yazıda <em>“flaş gelişme”</em> ve <em>“ortaya çıkan gerçek”</em> diye sunulan hususların büyük çoğunluğu, ya on yıl önce raporlarla çürütülmüş iddialardır ya da henüz hiçbir yargı kararıyla doğrulanmamış varsayımlardır. Bir kişiyi bir cinayete bağlamak için onun o gün bölgede bulunması, bir yapıyla ilişkilendirilmesi veya çevresindeki birinin adının geçmesi yetmez. Öldürme kastının ve fiille nedensel bağın somut ve kişiye özgü delillerle ortaya konması gerekir. Bu ölçüt karşılanmadığı sürece, sıralanan iddialar bir şüphe atmosferi yaratmaktan öteye geçemez.</p>
<h2>4. Odatv’deki “A’dan Z’ye Muhsin Yazıcıoğlu Dosyası” Haberinin Değerlendirilmesi</h2>
<p>Odatv’de 17 Temmuz 2026’da yayımlanan <em>“A’dan Z’ye Muhsin Yazıcıoğlu dosyası”</em> başlıklı haber, yeni soruşturmaya girdiği belirtilen delilleri sıralamaktadır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Ancak bu haberin en dikkat çeken yanı, sıraladığı hemen her iddianın ardından bizzat <em>“kesinleşmiş bir adli tespit bulunmuyor”, “yargı kararıyla doğrulanmış değil”</em> ya da <em>“hukuki değerlendirmesi yargılama sürecinde netlik kazanacak”</em> gibi çekincelere yer vermesidir. Yani haber, ortaya koyduğu hususların kanıtlanmış gerçekler değil, henüz sınanmamış iddialar olduğunu kendi içinde kabul etmektedir. Bu başlıkların neden bir suikast tespitine dönüşemeyeceği aşağıda açıklanmıştır.</p>
<p>Haberde öne çıkarılan ilk husus, dönemin kaza-kırım heyeti başkanı Ferudun Seren’in mahkemede, ekibin o tarihte uluslararası kaza-kırım eğitimi ve sertifikasına sahip olmadığını söylemesidir. Oysa bu ifade bir suikasti değil, olsa olsa idari bir eksikliği gösterebilir. Kaldı ki heyet üyelerinin havacılık geçmişi ve tecrübesi 2016 kararında ayrıca incelenmiş ve yeterli bulunmuştur. Daha da önemlisi, aynı Ferudun Seren mahkemedeki savunmasında teknik kanaatini değiştirmemiş, kazanın pilotaj hatası ve olumsuz hava koşulları nedeniyle meydana geldiğini ısrarla savunmuştur. Yani haberin öne çıkardığı isim, aslında olayın bir kaza olduğu yönündeki tespiti doğrulamaktadır.</p>
<p>Bölgede iki F-16 ile bir F-4’ün bulunduğu ve F-4’ün bir süre radardan <em>“kaybolduğu”</em> iddiası da yeni bir durum değildir. Alçak irtifadaki bir hava aracının dağlık arazide radar kaplaması dışında kalmasının coğrafi bir olgu olduğu ve bunun bizzat düşen helikopter için de geçerli olduğu, birinci kısmın <em>“9. Radar Kayıtları ve Bölgedeki Hava Trafiği”</em> başlığında açıklanmıştır. Haberin kendisi de, savaş uçaklarının kazaya neden olduğuna dair kesinleşmiş bir adli tespit bulunmadığını açıkça yazmaktadır. Burada iki ayrı olgunun karıştırılmaması gerekir: F-4’ün radar izinin birkaç dakika görünmemesi alçak irtifayla açıklanan bir olgudur; Genelkurmay’ın savcılığa bildirdiği ve aynı başlıkta ele alınan yaklaşık dört buçuk dakikalık kayıt boşluğu ise ayrı bir konudur ve hâlâ açıklanmış değildir.</p>
<p>Haberde en fazla üzerinde durulan başlık, F-4 pilotlarından Ali Armağan’ın sonradan ‘’FETÖ’den’’ işlem görmesi, Adil Öksüz ile irtibatı ve eşi Şerife Armağan’ın parmak izinin Öksüz’ün evindeki bir kitapta bulunduğu iddialarıdır. Bütün bunlar doğru kabul edilse dahi, hukuken bir ilişki ve aidiyet gösterir, ancak bir kişinin 2009’da bir helikopteri düşürdüğünü göstermez. Bir subayın yıllar sonra başka bir soruşturmada adının geçmesi, bir eşin bir kitaba dokunmuş olması ya da kişiler arasında irtibat bulunması, öldürme fiiliyle ve öldürme kastıyla somut bir nedensellik kurulmadıkça cezai sorumluluğa yol açmaz.</p>
<p>Kazadan birkaç gün önce Malatya’da bazı kişilerin görüştüğü, bir başkasının ABD’ye gittiği ya da kazadan sonra iki ismin bir araya geldiği yönündeki <em>“mahrem imam trafiği”</em> iddiaları da aynı sorunu taşımaktadır. İnsanların belirli tarihlerde seyahat etmesi veya görüşmesi, ancak bu hareketliliğin helikopterin düşürülmesine yönelik somut bir eylemle bağı kurulduğunda anlam kazanır. Aksi halde ortada, olaydan bağımsız bir iletişim ve seyahat trafiğinin sonradan kazayla ilişkilendirilmesinden ibaret bir çıkarım kalır. Kaldı ki bu görüşmelerin hiçbirinde, helikopterin nasıl düşürüldüğüne dair fiziksel bir bağ ortaya konmuş değildir.</p>
<p>Haberde <em>“en dikkat çekici delil”</em> olarak sunulan ByLock yazışması ise, üzerinde durulması gereken bir diğer başlıktır. Zira burada bir yorum tartışmasından önce, çözülmesi gereken bir tarih sorunu vardır. Helikopter kazası 25 Mart 2009 tarihinde meydana gelmiştir. ByLock adlı haberleşme uygulaması ise ilk kez 2014 yılının Mart-Nisan aylarında yayımlanmış ve 2016 yılına kadar kullanılmıştır. Bir başka deyişle, olayın gerçekleştiği tarihte böyle bir uygulama yoktur. Dolayısıyla ByLock içeriklerinin, kazanın öncesine, kaza anına ya da kazayı izleyen kritik saatlere ilişkin doğrudan bir delil oluşturması teknik olarak mümkün değildir. Aynı husus, yazışmalarla <em>“uyumlu”</em> olduğu ileri sürülen HTS hareketliliği bakımından da geçerlidir. Zira, söz konusu telefon trafiği 23 Mayıs 2014 tarihine aittir ve olsa olsa 2014 yılındaki bir hareketliliği doğrular, ancak 2009 yılında yaşananlar hakkında doğrudan bir anlam ifade etmez.</p>
<p>Geriye bir tek, 2014 tarihli bir yazışmanın, beş yıl önce yaşanmış bir olayı geriye dönük olarak anlattığının kabulü kalmaktadır. Bu ihtimal mantıken imkansız değildir; ancak bir ceza soruşturmasında böyle bir kabulün gerekçelendirilmesi gerekir. Oysa kamuoyuna yansıyan bilgilerde, bu yazışmanın neden helikopter kazasına ilişkin olduğunun kabul edildiği açıklanmamaktadır. Mesajın içeriği de bu kabulü desteklememektedir. ByLock verilerinin hukuka aykırı elde edildiği ve delil sayılamayacağı gerçeği bir kenara bırakılsa bile, iddia edilen yazışma içeriğinden yola çıkarak bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. İlgili kişinin <em>“başına Yazıcıoğlu hadisesi gelince”</em> İzmir’e gidip <em>“işi hallettiğini”</em> söylediği varsayılsa dahi, bu sözler yalnızca olayın ardından ortaya çıkan bir sorunun çözüldüğünü ifade eder. Yazışmanın hiçbir yerinde helikopterin düşürülmesine, uçuşun engellenmesine veya arama-kurtarma faaliyetlerinin saptırılmasına dair tek bir anlatı yoktur. <em>“İş halledildi”</em> ifadesi, kime ve neye ilişkin olduğu tamamen bağlama bağlı, muğlak bir cümledir.</p>
<p>Burada karşımıza ceza muhakemesinin en bilinen sorunlarından biri çıkmaktadır. O da bir metnin, önceden Kabul edilmiş bir varsayıma göre okunmasıdır. Bir yazışmada <em>“Yazıcıoğlu”</em> adının geçmesi, o yazışmanın helikopterin düşürülmesini anlattığını göstermez. Olsa olsa konuşanların bu konudan söz ettiğini gösterir. Bu ikisi arasındaki mesafeyi kapatacak olan husus, yazışma değil, onu doğrulayan bağımsız ve maddi delillerdir. Dosyada böyle bir delilin bulunduğuna dair bir bilgiye yer verilmemiştir. Kaldı ki 2014 yılında yapılmış bir konuşmanın, aynı yıla ait telefon kayıtlarıyla <em>“uyumlu”</em> bulunması da bir doğrulama değildir; yalnızca aynı döneme ait iki verinin birbirini tekrar etmesidir.</p>
<p>Sonuç olarak bu başlıkta ortaya konulan, 2009 yılına ait bir delil değil; 2014 yılına ait bir metnin, 2009 yılındaki bir olaya atfen yorumlanmasıdır. Bu yorumun hangi gerekçeyle yapıldığı, hangi ölçütlere dayandığı ve hangi bağımsız delille desteklendiği belli değildir. Teknik olarak var olmayan bir dönemin delili olarak sunulan bir içeriğin, <em>“en dikkat çekici delil”</em> başlığıyla kamuoyuna aktarılması ise, bu çalışmanın baştan beri işaret ettiği tabloyu doğrulamaktadır. O da, ortaya yeni bir maddi bulgu konulmaması ve mevcut bir kanaate uygun düşecek malzeme aranmasıdır.</p>
<p>Dosyaya girdiği belirtilen itirafçı beyanı da niteliği gereği temkinle karşılanmalıdır. <strong>Abuzer Dilekçi’nin</strong> ifadesi, olaydan on iki yıl sonra (2021) verilmiş; bizzat gördüğü bir fiile değil, <em>“Jhosef”</em> kod adlı bir kişinin sözlerine tanıklık ettiği iddiasına dayanmaktadır. Dilekçi’nin kendisi de, bu konuşmalardan helikopterin örgütçe düşürüldüğü <em>“kanaatine vardığını”</em> söylemektedir. Yani ortada doğrudan bir bilgi değil, bir çıkarım vardır. Haberin de belirttiği gibi, bu beyana ilişkin kesinleşmiş bir yargı kararı yoktur. Kulaktan dolma, yıllar sonrasına ait ve kanaate dayalı bir beyanın, yüzlerce sayfalık teknik raporla ortaya konan kaza tespitini tersine çevirebilmesi için, en azından fiziksel mekanizmayı gösteren bağımsız bir delille desteklenmesi gerekir.</p>
<p>Toparlamak gerekirse, Odatv haberinde sıralanan hususların ortak özelliği; fiziksel olarak helikopterin nasıl düşürüldüğünü gösteren bir delil sunmaması, bunun yerine kişiler arası ilişkiler, seyahatler, muğlak mesajlar ve yıllar sonrasına ait beyanlar üzerinden bir <em>“örgütsel hava”</em> oluşturmaya çalışmasıdır. Oysa 2009 ile 2016 arasında yürütülen soruşturmada, bu sorunun cevabı, helikopterin neden düştüğü, onlarca kurum, laboratuvar ve rapor eliyle yanıtlanmaya çalışılmış ve savcılık tarafından kazanın pilotaj hatası kaynaklı olduğunu belirtilmiştir. İlişki ve aidiyet iddiaları bu gerçeği değiştirmedikçe ve her bir kişinin öldürme kastı somut biçimde gösterilmedikçe, bunlar mahkumiyetin değil olsa olsa bir şüphenin konusu olabilir. Bütün bu nedenlerle, söz konusu haberde <em>“yeni delil”</em> olarak sunulan hususlar, takipsizlik kararındaki tespit ve değerlendirmeleri çürütecek nitelikte değildir.</p>
<h2>5. Sözcü’de Yayımlanan Şüpheli İfadelerinin Değerlendirilmesi</h2>
<p>Sözcü gazetesinin 18 Temmuz 2026 tarihli <em>&#8220;Enkazı buldular, ölmesini beklediler&#8221;</em> başlıklı haberinde, tutuklanan on dokuz şüphelinin emniyet ve savcılık ifadelerinden bölümler aktarılmıştır.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Haber bu iddialı başlıkla sunulsa da, metnin içeriği bu başlığı destekleyecek nitelik taşımamaktadır. İfadeler tek tek incelendiğinde ortaya çıkan tablo şöyledir:</p>
<p><strong>Kenan Köksal’a ilişkin hususlar:</strong> Kaza-kırım ekibinde olmamasına rağmen enkaza giden ve helikopterden bazı parçaları söken Köksal’a dair haberde, şüphelinin 15 Temmuz döneminde bir tuğgeneralle iki kez görüştüğü ve mahrem imamlarla irtibatlı olduğu öne sürülmüştür. Köksal suçlamaları reddetmiştir. Buradaki temel sorun şudur; iki telefon görüşmesi veya bir irtibat tespiti kişinin örgütle ilişkisi hakkında fikir verebilir; ancak 2009 yılında bir helikopterin düşürülmesine iştirak ettiğini kanıtlamaz. Ayrıca Köksal’ın enkaz üzerindeki çalışması ve cihazların akıbeti 2016 yılındaki kararda zaten incelenmiş, sahtecilik iddiası Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı raporlarıyla çürütülmüş, cihazlar konusu ise ayrıştırılarak Göksun Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir. Yani ortada yeni bir fiil yoktur ve eski bir olay bugün örgütsel çerçeveye oturtulmaya çalışılmaktadır.</p>
<p><strong>Bekir Çerikçi’ye ilişkin hususlar:</strong> Kaza-kırım heyeti üyesi emekli astsubay Çerikçi, ifadesinde kazayı hava şartlarına bağlamış ve <em>“o şartlarda yüz uçuş yapılsa en az doksan dokuzunda benzer kaza yaşanması olasıdır”</em> demiştir. Bu anlatım, haberin başlığındaki iddiayı değil, 2009-2016 yılları arasında hazırlanan üç resmi raporun sonucunu desteklemektedir. Benzer şekilde, alçak uçuş ve sonik patlama ile helikopteri düşürdükleri ileri sürülen pilotlar da bunun teknik olarak mümkün olmadığını, kazanın hava şartlarından kaynaklandığını savunmuşlardır. Yani haberde yer verilen ifadelerin bir kısmı, gazetenin kendi tezini çürütmektedir.</p>
<p><strong>İsmail Kaya’ya ilişkin hususlar:</strong> Kaza tarihinde Kahramanmaraş İstihbarat Şube’de görevli olan Kaya, arama-kurtarma çalışmalarını saptıran sahte bilgi notunu dönemin istihbarat amiri Dursun Özmen’in emriyle gönderdiğini söylemiştir. Bu anlatım iki sebeple yeni bir delil değildir. İlk olarak, söz konusu bilgi notu nedeniyle Dursun Özmen zaten yargılanmış; Kahramanmaraş 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nce <em>&#8220;görevi kötüye kullanma&#8221;</em> suçundan iki yıl hapis cezasına çarptırılmış ve karar istinafta onanmıştır. Yani notun gerçeğe aykırı olduğu ve bir kamu görevlisince hazırlandığı zaten beş yıl önce yargı kararıyla sabittir. İkincisi, Özmen o dönem verdiği ifadede iki farklı bilgi notu hazırladığını, ikincisinin içeriğini İsmail Güneş’in telefon görüşmesi ve basına yansıyan bilgilerle oluşturduğunu söylemiş ve örgütten talimat almadığını, aksine Kayseri Valisi’nin şaibeli açıklamalarının etkili olduğunu belirtmiştir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Ortada birbiriyle çelişen iki şüpheli beyanı vardır ve ikisi de tek başına delil değildir.</p>
<p><strong>Konum tespitine ilişkin hususlar:</strong> İsmail Kaya ifadesinde, şubede görevli İlyas Uçar’ın kazadan hemen sonra baz istasyonu verileriyle kaza yerini doğru tespit ettiğini, buna rağmen enkaza üç gün geç ulaşıldığını ve Uçar’ın <em>“ısrarla benim bulduğum adrese gitmiyorlar”</em> dediğini aktarmıştır. Bu anlatım, dosyada on beş yıldır zaten mevcut olan bir gerçeğin farklı bir isimle tekrarıdır. DDK raporunda aynı işlem Jandarma İstihbarat Astsubayı Süleyman Akdoğu’ya atfedilmiş ve arama-kurtarmanın bu veriye rağmen yanlış alanlarda yapıldığı kayda geçirilmiştir. Burada yeni olan bilgi değil, bilgiyi üreten kişinin adıdır. Üstelik dosyanın mantığıyla da bir çelişki vardır: Doğru veriyi üreten kişi neden kasten öldürme şüphelisidir? Ayrıca bir tarih hatası da dikkat çekicidir: Kaya enkaza üç gün sonra ulaşıldığını söylemekte, ancak dosyaya göre enkaz iki gün sonra, 27 Mart 2009’da bulunmuştur.</p>
<p><strong>Kerem Mumcuoğlu’na ilişkin hususlar:</strong> Kaza-kırım ekibinden Mumcuoğlu, enkazda inceleme yaparken cihazların yerinde olduğunu, ancak daha sonra kaybolduğunu fark ettiklerini ve durumu Ferudun Seren’e bildirdiğinde <em>“savcılığa bilgi verildi, rapora yazmaya gerek yok”</em> yanıtını aldığını söylemiştir. Bu husus, üzerinde durulmaya değerdir çünkü DDK’nın <em>“sökülen cihazlara raporda değinilmemiştir”</em> eleştirisiyle örtüşmektedir. Ancak bu da yeni değildir: DDK aynı tespiti 2011 yılında yapmış ve 768. sayfadaki 12 No’lu öneriyle soruşturma açılmasını istemiştir. On beş yıl boyunca yapılmayan şey, bu öneriyi işleme koymaktır. Şimdi yapılan ise, bu öneriyi işleme koymak yerine, cihazların kaybolduğunu bildiren kişileri kasten öldürme şüphelisi olarak tutuklamaktır.</p>
<p>Sonuç olarak; haberdeki ifadelerin hiçbiri helikopterin nasıl düşürüldüğünü kanıtlamamaktadır. İki anlatım kazayı hava şartlarına bağlamakta, ikisi hâlihazırda yargı kararına bağlanmış bir meseleyi tekrarlamakta, biri on beş yıldır bilinen bir durumu farklı isimle anlatmakta, diğeri ise DDK’nın yıllar önce yaptığı bir tespiti doğrulamaktadır. Bir haber başlığının <em>“enkazı buldular, ölmesini beklediler”</em> olması, o anlatımların bunu söylediği anlamına gelmez.</p>
<h2>6. Ali Armağan’ın Savcılık İfadesi</h2>
<p>Anadolu Ajansı kaynaklı ve 18 Temmuz 2026 tarihli habere göre, tutuklanan emekli albay Ali Armağan ile eşi Şerife Armağan’ın ifadeleri dosyaya girmiştir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> Bu ifadeler, yeni dalganın delil mantığını anlamak bakımından önemlidir.</p>
<p>Armağan’a, kazanın meydana geldiği saatlerde Malatya Erhaç Havalimanı’ndan kalkan F-4 uçakları sorulmuştur. Soruşturma makamları, olay günü D721 çağrı adlı ve HH721 iz numaralı 14.26-15.41 saatleri arasındaki uçuşta Ali Armağan ile Ahmet Turhan’ın; D720 çağrı adlı ve HH720 iz numaralı 10.30-12.12 saatleri arasındaki uçuşta ise Ali Armağan ile Nihat Biçer’in yer aldığına ilişkin kayıtları göstermiştir. Armağan, helikopterin düştüğü sırada Sivas üzerinde önleme görevinde bulunduğunu, Genelkurmay Başkanlığından gönderilen bilgilerin yanlış olduğunu ve Kahramanmaraş semalarında F-16 pilotlarıyla uçmadığını öne sürmüştür. F-4 uçağının bazı anlarda radardan kaybolmasına ilişkin olarak ise <em>“bana gösterilmiş olan uçuşta F-4’ün dört dakika radardan kaybolma sebebi, radarın tespit edemeyeceği düşük irtifada uçmasıdır; uçuş yapılan yer dağlık ise radar görüntüleyemez”</em> demiştir.</p>
<p>Bu son cevap, dosyanın kendi teknik tespitleriyle örtüşmektedir; radarların olay anını görüntüleyememesinin dağlık coğrafya ve alçak irtifayla açıklandığı ve düşen helikopterin kendisinin de aynı nedenle radarda görünmediği, birinci kısmın <em>“9. Radar Kayıtları ve Bölgedeki Hava Trafiği”</em> başlığında anlatılmıştır. Bu cevabın, Genelkurmay’ın savcılığa bildirdiği kayıt boşluğuyla ilgisi yoktur. Zira biri belirli bir uçağın izinin görünmemesine, diğeri o zaman aralığına ait kaydın hiç gönderilememesine ilişkindir.</p>
<p>İfadenin asıl dikkat çekici yanı ise tarihlerdedir. Armağan’a, <em>‘’FETÖ’nün’’</em> sözde TSK imamı olarak nitelenen Adil Öksüz’ün kullandığı hatla 21 Şubat 2012 ile 10 Şubat 2014 arasında 152 kez irtibat kaydı tespit edilen operasyonel hattın kendisine ait olup olmadığı sorulmuştur. Armağan hattın kendisine ait olmadığını, Adil Öksüz ve Kemal Batmaz ile irtibatı bulunmadığını, kendisine bu iddiaların yöneltilmesinin telefonu ile eşinin telefonunun aynı yerden baz vermesinden kaynaklandığını söylemiştir. Şerife Armağan da Öksüz’ün evinde ele geçirilen kitapta parmak izine ulaşılmasına ilişkin soruya <em>“şahsın ne iş yaptığını bilmem, irtibatım söz konusu değildir”</em> cevabını vermiştir.</p>
<p>Burada altı çizilmesi gereken husus, ifadelerin doğru ya da yanlış olması değildir; bunu değerlendirmek mahkemenin işidir. Altı çizilmesi gereken, iddia edilen irtibatın tarih aralığıdır ve bu aralık 2012-2014’tür. Kaza ise 25 Mart 2009’da meydana gelmiştir. Yani bir kişinin 2012 ile 2014 arasında kurduğu ileri sürülen iletişim, üç ila beş yıl önce gerçekleşmiş bir olayın faili olduğunu göstermez. Bu, ceza hukukunda delil ile karine arasındaki farkın en açık örneklerinden biridir. Aynı sorun, yukarıda ele alınan ByLock yazışmaları bakımından da geçerlidir ve dosyanın <em>‘’FETÖ’’</em> ayağını oluşturan delillerin neredeyse tamamının kazadan yıllar sonrasına ait olması, tek başına üzerinde durulması gereken bir olgudur.</p>
<p>Kaldı ki Ali Armağan hakkındaki bu bulguların bir kısmı yeni de değildir. Aynı kişi 2016 takipsizlik kararında da şüphelidir. İletişimi denetlenen geniş listede yer almış ve hakkında kişiye özgü bir fiil isnadı bulunmadığı, delil elde edilemediği gerekçesiyle takipsizlik verilmiştir. Bugün eklenen tek unsur, kendisinin 15 Temmuz sonrasında ‘’FETÖ’’ üyeliğinden işlem görmüş olmasıdır. Bir kişiyle ilgili sonradan örgüt üyeliği iddiası, o kişinin yıllar önceki bir kazadan sorumlu olduğunu göstermez; olsa olsa araştırılması gereken bir başlangıç noktası oluşturur. Bir başlangıç noktasını sonuç yerine koymak ise soruşturma değil, ancak kanaat üretmektir.</p>
<h2>7. Yeni Dalganın Yeni Bir Delile Dayanıp Dayanmadığı Sorunu</h2>
<p>Bütün bu veriler tek bir soruyu öne çıkarmaktadır: 2026’daki tutuklama dalgası, 2016’da takipsizlikle sonuçlanan dosyaya gerçekten yeni ve somut bir maddi delil eklemiş midir? Kamuoyuna yansıyan tablo incelendiğinde; jetler, radar kayıtları, karbonmonoksit seviyeleri, GPS cihazları, yanlış bilgi notları ve arama-kurtarmadaki aksaklıklar gibi hususların büyük ölçüde on yedi yıldır bilinen ve daha önce raporlarla cevaplanmış konular olduğu görülmektedir. Bu dalgada gerçekten <em>&#8220;yeni&#8221;</em> olan birkaç şüpheli ifadesinden ibarettir; ancak bu ifadeler de helikopterin nasıl düşürüldüğünü göstermemekte, dosyada zaten kayıtlı bulunan eksikliklere sadece yeni bir anlatıcı kazandırmaktadır. Değişen şey olguların kendisi değil; aynı olguların bu kez “FETÖ” ve <em>“tasarlayarak kasten öldürme”</em> etiketleriyle yeniden piyasaya sürülmesidir.</p>
<p>Burada dikkat çeken husus, dosyanın Ankara’ya devrinden yalnızca bir ay sonra on ilde eş zamanlı operasyonla on dokuz kişinin tutuklanmış olmasıdır. Kişilerin büyük çoğunluğunun tek <em>“bağı”;</em> o gün bölgede görevli olmak, kaza-kırım veya koordinat birimlerinde bulunmak yahut bu kişilerin yakını olmaktır. Her bir şüphelinin öldürme kastını somut ve kişisel delillerle ortaya koymadan gerçekleştirilen bu tür toplu tutuklamalar, cezai sorumluluğun bireyselliği ilkesine ve kolektif suçluluk yasağına aykırıdır.</p>
<p>Bu durumun mahiyetini belirleyen bir diğer ölçüt ise delillerin tarihidir. Yukarıda ayrıntılı şekilde açıklandığı üzere, yeni dalgada örgüt bağlantısına dayanak yapılan bulguların neredeyse tamamı kazadan yıllar sonrasına aittir. Zira irtibat kayıtları 2012-2014 arasına, ByLock yazışmaları ve HTS hareketliliği 2014 yılına, itirafçı beyanları ise 2021 yılına aittir. Oysa kaza 25 Mart 2009’da gerçekleşmiştir. Bir soruşturmanın maddi gerçeği aydınlatabilmesi için delilin, fiilin kendisiyle zaman ve mekân bakımından zorunlu bir bağı olması gerekir; ancak burada böyle bir bağ kurulabilmiş değildir.</p>
<p>Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer husus, müdahil vekillerinin, takipsizlik kararından sadece iki ay önce, 19 Nisan 2016 tarihli dilekçelerinde; MJ524, HH721, HK046 ve EJ012 kodlu hava araçlarının pilotlarının, ayrıca Ahmet Turhan ve Ali Armağan gibi isimlerin şüpheli sıfatıyla sorgulanmasını ve kokpitlerde keşif yapılmasını talep etmeleridir. Dolayısıyla 2026 operasyonunun hedef aldığı pilotlar, yeni bir delilin ortaya çıkardığı isimler değildir. On yıl önce dosyada dile getirilmiş, savcılıkça değerlendirilmiş ve takipsizlikle sonuçlanmış taleplerin bir tekrarıdır. Değişen tek şey, aynı listeye bu kez hiçbir yeni delil gösterilmeksizin gözaltı ve tutuklama kararlarıyla geri dönülmüş olmasıdır.</p>
<p>Buna, birinci kısmın <em>“15. Aynı Savcılığın 2020 Tarihli İddianamesi”</em> başlığında yer verilen iddianameyi de eklemek gerekir. İddia makamı 2020 yılında, bu dosyadaki suikast anlatısının yalan tanıklık ve zorlama delillerle üretildiğini resmî bir iddianameyle ortaya koymuştur. Bugün aynı dosyada yeniden gizli tanık, itirafçı ve toplu iletişim tespiti üzerinden ilerlenmesi, bu iddianamenin nasıl aşıldığının açıklanmasını gerektirir; bu açıklama yapılmadıkça 2026 süreci, 2020’de bizzat yargı eliyle reddedilen yöntemin tekrarı olmaktan öteye geçemez.</p>
<h2>8. Gözaltına Alınan Kişilerin Durumu</h2>
<p>Operasyonun kimleri hedef aldığına yakından bakıldığında, <em>“yeni delile dayalı bir soruşturma”</em> izlenimi daha da zayıflamaktadır. Edinilen bilgilere göre, gözaltına alınanlar arasında bulunan üç kadın, Melike Sinem Uçum, Gülseren Özsıcak ve Şerife Armağan, aslında halihazırda cezaevinde bulunan üç şüphelinin, (Davut Uçum, Aydın Özsıcak ve Ali Armağan’ın) eşleridir. Eşleri zaten tutuklu olan ve olayla hiçbir ilgileri olamayan bu kişilerin gözaltına alınmasının, isnat edilen bir fiile dayanmaktan çok, cezaevindeki eşleri itirafçılığa yöneltmek ya da onlardan bilgi almak için bir baskı aracı işlevi gördüğü değerlendirilmektedir. Aile bireylerinin bu şekilde soruşturmaya dahil edilmesi, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesiyle bağdaşmayan, kaygı verici bir uygulamadır.</p>
<p>Hakkında gözaltı kararı verilenler arasında yer alan Sedat Kılıçarslan, Nihat Biçer ve Tezcan Kaymaz emekli pilot albay, Ahmet Turhan emekli pilot yüzbaşı, Hikmet Tanıl ise emekli astsubaydır. Bu kişilerin ortak özelliği, olayın yaşandığı 2009 yılından bu yana haklarında, cemaat soruşturmaları da dâhil olmak üzere, herhangi bir soruşturma bulunmaması ve hayatlarında ilk kez, bundan yalnızca bir hafta önce gözaltına alınmış olmalarıdır.</p>
<p>Sedat Kılıçarslan, Nihat Biçer, Tezcan Kaymaz ve Ahmet Turhan’a yöneltilen isnat, alçak irtifada uçuş yaparak oluşturdukları ses patlamasıyla Yazıcıoğlu’nun helikopterini düşürdükleri iddiasıdır. Söz konusu kişiler ise, bir helikopterin ses patlamasıyla düşürülmesinin teknik ve bilimsel olarak mümkün olmadığını belirterek, kazanın hava koşullarından kaynaklanmış olabileceğini ifade etmişlerdir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p>İşin dikkat çekici yanı, Tezcan Kaymaz’a ilişkin hususun dosyada zaten mevcut olmasıdır. Radar kayıtlarında görülüp kaybolan ve <em>“10 saniyede 37-46 kilometre yol kat etme”</em> gibi teknik olarak açıklanamayan veriler gösterdiği için üzerinde durulan MJ524 kuyruk numaralı uçak, olay günü saat 14.07 ile 15.43 arasında, Hava Kuvvetleri Değerlendirme ve Denetleme Başkanlığı’nın direktifi doğrultusunda <em>“denetleme”</em> amaçlı bir uçuş yapmıştır ve bu uçağın pilotu Hv. Plt. Yzb. Tezcan Kaymaz’dır. Bu husus, Merzifon’da konuşlu 5. Ana Jet Üs Komutanlığı’nın 13 Aralık 2011 tarihli yazısıyla bildirilmiş; aynı kapsamda Tezcan Kaymaz’ın yazılı beyanı da 2011 yılında alınarak dosyaya konulmuştur. Söz konusu teknik verilerin bir kısmı bilirkişilerce <em>“radar hatası”</em> olarak değerlendirilmiş, ancak heyette askerî radar uzmanı bulunmadığından kesin bir kanaate varılamadığı 19 Mart 2012 tarihli bilirkişi raporunda ayrıca belirtilmiştir. Kısacası Tezcan Kaymaz’a ilişkin bilgi yeni öğrenilmiş bir veri değildir; on beş yıldır dosyada durmakta, hatta kendisinin bu konudaki beyanı da on beş yıldır dosyada bulunmaktadır. Durum bilinmesine ve belgelenmesine rağmen aradan geçen sürede hiçbir işlem yapılmamış, on yedi yılın ardından ve ortada yeni bir maddi delil gösterilmeksizin bu kişilerin birdenbire hedef alınması ise, soruşturmanın gerçek bir delil ihtiyacından değil, başka saiklerden beslendiği izlenimini güçlendirmektedir.</p>
<p>Dosyadaki 2011 tarihli yazışmalar bu noktada bir ayrıntı daha içermektedir: MJ524 görev koluna ait uçuş planı bulunamamış; uçuşun bir numaralı pilotunun Sedat Kılıçarslan, iki numaralı pilotunun Tezcan Kaymaz olduğu bildirilmiştir. Kaymaz, aynı yıl alınan yazılı beyanında, Erhaç meydanına yaklaşması ve LTD-13 rotasına dönüşü dışında uçuşa dair <em>“kalkış, görev icrası ve inişe ilişkin hiçbir şey hatırlamadığını”</em> ifade etmiştir. Uçuş planı bulunamayan bir denetleme uçuşunun on beş yıl boyunca aydınlatılmamış olması elbette bir eksikliktir; ne var ki bu eksikliğin muhatabı, o gün uçmakla görevlendirilen pilotlar değil, uçuş planını ve kayıtları muhafaza edip adli makamlara sunmakla yükümlü olan makamlardır.</p>
<p>Benzer bir durum diğer isimler bakımından da geçerlidir. Hakkında gözaltı kararı verilen İrfan Yavuz, olaydan çok önce görevinden istifa etmiş ve yurt dışında yaşayan bir isimdir; kendisi hakkında da herhangi bir soruşturma bulunmamaktadır. Emekli pilot albay Nihat Biçer de aynı şekilde hakkında hiçbir soruşturma bulunmayan ve yurt dışında yaşayan bir kişi olmasına rağmen soruşturmaya dahil edilmiştir.</p>
<p>Dosyaya ilk kez bu son gözaltı dalgasında eklenen <strong>İsmail Kaya</strong> ise, kaza tarihinde Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesinde görevli, sonrasında KHK ile ihraç edilmiş bir polis memurudur. Basında yer alan bilgilere göre Kaya, helikopterin düştüğü saatlerde istihbarat şubede görev yapmakta olup, “<em>kaza yerini kısa sürede tespit ettiklerini, ancak amirlerinin bu bilgiyi sakladığını&#8221;</em> ileri sürmüş; bu beyanının ardından Yazıcıoğlu dosyasının <em>&#8220;baş tanığı&#8221;</em> olarak sunulmuştur. Kaya, cemaat soruşturmalarında”TOPRAK&#8221; kod adıyla gizli tanıklık yapmış, 2024 yılında ise İstanbul’da, yabancı bir istihbarat servisi adına faaliyet yürüttüğü iddiasıyla tutuklanmıştır.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> Bu bilgilerin doğruluğu bu çalışmanın konusu değildir; burada önemli olan, aynı kişinin farklı dönemlerde birbirine taban tabana zıt sıfatlarla anılmış olmasıdır.</p>
<p>Bu durum, dosyanın hangi ölçütlerle şekillendiğine ilişkin bir dizi cevapsız soruyu beraberinde getirmektedir. İsmail Kaya’nın anlattığı olaylar 2009 yılına aittir ve Kaya dosya kapsamında çok iyi bilinen birisidir. Öyleyse, bu kişinin beyanı neden on yedi yıl boyunca alınmamış, adı neden hiçbir aşamada dosyaya girmemiştir? On yedi yıl boyunca dosyayla ilgisiz görülen bir isim, tam da soruşturmayı yürütenlerin savunduğu tezi destekleyen bir beyanda bulunduktan sonra mı dosyaya dahil edilmiştir? Eğer aynı kişi bunun aksi yönünde, örneğin arama-kurtarmada kasıtlı bir gizleme bulunmadığı yönünde beyanda bulunsaydı, dosyaya yine aynı hızla alınır mıydı?</p>
<p>Sorular bununla da sınırlı değildir. Bir tanığın güvenilirliği, ceza muhakemesinin en temel meselelerinden biridir. Farklı dönemlerde farklı soruşturmalarda gizli tanıklık yapmış ve hakkında ağır isnatlarla tutuklama kararı verilmiş bir kişinin beyanı, hangi doğrulama süzgecinden geçirilmiştir? Bu beyanı destekleyen bağımsız ve maddi bir delil dosyaya konulmuş mudur? Yoksa beyanın kendisi mi delil yerine geçmektedir? Kaldı ki Kaya’nın ileri sürdüğü <em>“kaza yerinin tespit edilip saklandığı”</em> iddiasının, dosyada on beş yıldır mevcut olan ve yargılamalara dahi konu olmuş bir tartışmanın yeni bir ağızdan tekrarından ibaret olduğu, yukarıda <em>“5. Sözcü’de Yayımlanan Şüpheli İfadelerinin Değerlendirilmesi”</em> başlığında gösterilmiştir; bu beyan dosyaya yeni bir maddi delil eklememektedir.</p>
<p><strong>Ortaya çıkan tablo şudur:</strong> bir yandan hakkında somut, belgeye dayalı ve teknik olarak sınanabilir tespitler bulunan isimler soruşturmanın dışında bırakılırken, diğer yandan dosyayla on yedi yıldır bağı kurulamamış bir kişi, verdiği beyanın içeriği nedeniyle soruşturmanın merkezine yerleştirilmektedir.</p>
<p>Yıllardır Türkiye’de bulunmayan ve haklarında bugüne kadar herhangi bir adli işlem dahi tesis edilmemiş kişilerin listeye dahil edilmesi, buna karşılık soruşturmayı yürütenlerin tezine uygun beyanda bulunan kişilerin aynı listeye hızla alınması, ortaya delilden şüpheliye ulaşan bir soruşturma değil, önce isimlerin belirlenip ardından bu isimlere uygun delil ve beyan arandığı bir tablo çıkarmaktadır. Nitekim haklarında gözaltı kararı verilen 29 kişiden yalnızca 8’i hakkında yürütülen bir cemaat soruşturması veya kovuşturması bulunmaktadır. Buna rağmen, sanki olaya bu kişiler sebebiyet vermiş gibi medyada aynı kişi ve hususların gündem yapılması olayın aydınlatılmasından öte bir <em>‘’cambaza bak’’</em> taktiğini akla getirmektedir.</p>
<h2>9. Takipsizlik Kararını Veren Savcılar</h2>
<p>Son olarak, 2016 takipsizlik kararını gölgelemeye çalışan bugünkü anlatı karşısında bir hususun altını çizmek gerekir. O kararı imzalayan Cumhuriyet Savcıları <strong>Mevlüt Kısır</strong> ve <strong>Necati Kazak</strong> halen görevdedir; ayrıca Necati Kazak, 558 sicil numarasıyla Yargıda Birlik Derneği üyesidir. Bu ayrıntı, söz konusu takipsizliğin mesleğini sürdüren ve rejim açısından da makbul kabul edilen savcılarca, yüzlerce sayfalık teknik rapora dayanılarak verildiğini göstermesi bakımından anlamlıdır. Aynı hususların bugün taban tabana zıt bir sonuca bağlanması, arada yeni ve somut bir delil ortaya konmadıkça hukuki tutarlılık bakımından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.</p>
<p>Bu noktada, takipsizlik kararını veren savcıların dosyayı okumadan ve apar topar karar verdiği yolundaki iddiaya da değinmek gerekir. Böyle bir iddia ancak kararın kendisiyle sınanabilir. Yukarıda bölüm bölüm aktarıldığı üzere karar; iki cilt ekli 522 sayfalık kaza soruşturma kurulu raporunu, 782 sayfalık DDK raporunu, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu raporlarını, ODTÜ ve Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı incelemelerini, Almanya, İngiltere, Kanada ve ABD’de yaptırılan komponent testlerini, radar kayıtlarına ilişkin bilirkişi raporlarını ve TBMM Araştırma Komisyonu taslak raporunu tek tek değerlendirmiş; ileri sürülen iddiaları yirmi sekiz başlık altında toplayarak karşılamıştır. Bu içerikteki bir kararın okunmadan yazılmış olması mümkün değildir. Kararın isabetli olup olmadığı ayrı bir tartışmadır ve yargısal denetime aittir. Ancak <em>“okunmadan verildi”</em> iddiası, kararla bağdaşmamaktadır.</p>
<h1>10. Soruşturmada Giderilmemiş Eksiklikler ve Yapılması Gerekenler</h1>
<p>Çalışmada yer verilen hususlar, dosyanın eksiksiz olduğunu değil; aksine, on yedi yıl boyunca ihmal edilmiş veya yarım bırakılmış ciddi bir dizi başlığın varlığını göstermektedir. Ne yazık ki, 2026 operasyonu bu önemli eksikliklerin neredeyse tamamını kapsamı dışında bırakmıştır.</p>
<p>Öncelikli olarak giderilmesi gereken çelişki <strong>radar verileridir</strong>. İki resmî makama aynı olay için iki farklı bilgi verilmesi; önce <em>“arıza nedeniyle yok”</em> denilen kaydın sonradan Erzurum Dumlu’da <em>“bulunması”</em>; görüntülerin bir televizyon ekranından kamerayla çekilerek gönderilmesi ve <em>“manuel etiketlenmiş”</em> izlerden oluşması; 2016 bilirkişi raporundaki sivil-askerî kayıt farklılıklarının <em>“açıklanamadığı”</em> tespiti, birinci kısmın <em>“9. Radar Kayıtları ve Bölgedeki Hava Trafiği”</em> başlığında tek tek ortaya konulmuştur. Burada eklenecek tek husus şudur: bu çelişkilerin hiçbiri, aradan geçen on beş yıla ve 2026 operasyonuna rağmen soruşturma konusu yapılmamıştır.</p>
<p>Radar başlığındaki şüpheyi büyüten iki kayıt daha dosya ve basına yansımıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 221 sayfalık raporu ile 81 sayfalık ek raporuna dayandırılan bilgilere göre, SKKHM ceride defterinde 25 Mart 2009 sabahı saat 08.45’te, nöbetin devralınmasından hemen sonra <em>“sistemin resetleneceği”</em> belirtilerek radarın kapatıldığına dair bir not yer almaktadır; bu işlemin olağan bir uygulama olup olmadığı bugüne kadar denetime elverişli biçimde ortaya konulmamıştır. Yine basına yansıyan bilgilere göre 14 Şubat 2014’te Erzurum Dumlu Radar Mevzi Komutanlığında yapılan keşifte radar kayıtları, <em>“NATO yazılımı olduğu”</em> gerekçesiyle keşif heyetine teslim edilmemiş; müdahil vekilleri ayrıca Hava Kuvvetlerinde yapılan keşif sırasında MY modülü üzerinde tahrifat yapıldığını ileri sürmüştür. Bu iddialar yargı kararıyla doğrulanmış değildir; ancak doğrulanamamış olmalarının nedeni de, tam olarak bu başlıkta hiçbir zaman sonuç alıcı bir soruşturma yürütülmemesidir.</p>
<p><strong>İkinci husus,</strong> <strong>enkazdan sökülen cihazlar</strong> meselesidir. DDK, 2011 yılında raporunun 768. sayfasında bu konuda soruşturma açılmasını önermesine rağmen, aradan geçen yıllara rağmen cihazları sökenlerin kimliği teşhis edilip yargılansa da, asıl soru olan <em>“bu emri kimin ve hangi gerekçeyle verdiği”</em> sorusu yanıtlanmamıştır. Özellikle 2026 dalgasında ortaya çıkan ve kaza-kırım heyeti üyesi Kerem Mumcuoğlu’na ait olan; <em>“kayıp cihazı rapora yazdırmak istediğini ancak heyet başkanının buna gerek olmadığını söylediğini”</em> belirten beyanı, olayın organizasyonel boyutunu gözler önüne sermektedir. Ulaştırma Bakanlığı raporunun bu konudaki sessizliği ve DDK’nın bu konudaki eleştirilerinin araştırılmamış olması ciddi bir eksikliktir.</p>
<p><strong>Üçüncü husus,</strong> arama-kurtarmaya ilişkin <em>“dört saatlik dilimdir”</em>dir. Telefon sinyalleri 17.16’dan itibaren merkezlere ulaşmış ve daraltılmış bir koridor belirlenmişken; gazeteci İsmail Güneş’in kazadan 4-6 saat sonra donarak hayatını kaybettiği gerçeği ortadadır. Bu dört saatlik zaman diliminde eldeki verilerle ne yapıldığı, helikopterlere kalkış izni verilmemesinden doğan elli dakikalık gecikmenin hayati sonuçları ve bu gecikme yaşanmasaydı sonucun değişip değişmeyeceği konusu hiçbir aşamada analiz edilmemiştir. <em>“Donarak ölüm”,</em> tıbbi olarak zamana bağlı ve müdahaleyle önlenebilir bir durum olduğundan, bu incelemenin yapılmamış olması bir imkansızlıktan ziyade bir tercihtir.</p>
<p><strong>Dördüncü husus,</strong> <strong>karar zincirinin üst halkası</strong>dır. Hatalı koordinatın resmiyet kazandığı ve kalkış izinlerinin askıda kaldığı makam olan Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi (SKKHM) başındaki Şirin Ünal, on yedi yıldır bir kez dahi ifadeye çağrılmaması izaha muhtaçtır. Aynı şekilde, basında yıllardır sahada olduğu ileri sürülen emekli Yarbay Ercüment Güler hakkında takipsizlik kararında hiçbir değerlendirme yapılmaması ve yerel ihbarlara neden itibar edilmediğinin sorgulanmaması önemli bir zafiyettir.</p>
<p><strong>Beşinci husus,</strong> <strong>hava aracının bakım ve kiralama süreçleri</strong>dir. Meclis Araştırma Komisyonu raporunda yer alan <em>“bakım defterlerinde tahrifat ve sahte imza”</em> iddiaları, savcılığın &#8220;<em>bakım kaynaklı kusur yoktur&#8221;</em> sonucuyla çelişmektedir. Hangi bulgunun doğru olduğu belirlenmemiş; kiralama sürecindeki üç temel usulsüzlük tespiti de hiçbir hukuki sonuca bağlanmamıştır.</p>
<p><strong>Altıncı husus</strong> da, <strong>aynı savcılığın 2020 tarihli iddianamesi</strong>dir. Yukarıda iki kez değinilen bu iddianame karşısında, bugün yeniden gizli tanık ve itirafçı ifadelerine dönülen soruşturmada iddianamenin nasıl aşıldığı ve bu delillerin hangi hukuki ölçütle <em>“güvenilir”</em> sayıldığı hâlâ açıklanmamıştır.</p>
<p>Bu eksikliklerin giderilmesi için yapılması gerekenler teknik olarak mümkündür. Radar mevzilerinde uzman eşliğinde keşif yapılmalı, çelişkili bilgi sorumlularının belirlenmeli, ceride kayıtlarının saatlik analizi, hayatta kalma ihtimaline dair ek adli tıp raporu alınmalı, SKKHM komuta kademesinin ifadesi alınmalı ve 2020 iddianamesi ile bugünkü iddialar arasındaki ilişki ortaya konulmalıdır. Bunlar yapılmadıkça dosyanın aydınlatıldığını söylemek mümkün değildir.</p>
<p>2026 operasyonunda ise izlenen yol, bu teknik soruları yanıtlamak yerine, kaza günü bölgede görevli personeli ve koordinat tespiti yapan görevlileri gözaltına almaktan ibaret kalmıştır. İletişim kayıtlarının 2014 yılına ait olması, bu verilerin bir örgüt aidiyeti için kullanılabilse de, beş yıl önce meydana gelmiş bir düşüşün fiziksel mekanizmasını açıklayamayacakları gerçeğini değiştirmemektedir.</p>
<p><strong>Kısaca;</strong> soruşturmanın seyri, gözaltına alınanların seçimi ve medyaya servis edilen haberler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, işlemin maddi gerçeği aydınlatmaktan ziyade sorumluluğu belirli bir adrese yıkmaya yönelik “kurgusal bir anlatı” oluşturduğu görülmektedir. Dosyada yıllardır var olan teknik sorular cevapsız kalmış, ancak kazadan yıllar sonrasına ait veriler <em>“suikast delili”</em> gibi sunulmuştur. Bu durum, bir yargısal süreçten ziyade, önceden belirlenmiş bir adrese uygun malzeme toplama çabasına işaret etmektedir. Altı kişinin yaşamını yitirdiği bu dosyada asıl yapılması gereken, teknik olarak sınanabilir olan <em>“donma”</em> sorusunu sorup, o dört saatin hesabını vermektir.</p>
<h2>Sonuç Yerine</h2>
<p>Elbette hiç kimse, gerçekten yeni ve somut bir delil ortaya çıkarsa bir dosyanın yeniden ele alınamayacağını ileri süremez; hukukun da, adaletin de böyle bir imkanı dışlaması beklenemez. Ne var ki bugünkü tablo bunu göstermemektedir. 2026 yılında yapılan operasyonun dayandığı hususların tamamı, (savaş uçakları, radar, karbonmonoksit, GPS cihazları, yanlış bilgi notu, arama-kurtarmadaki gecikme) 2009 ile 2016 arasında, iki cilt ve yüzlerce sayfalık kurul raporlarıyla, adli tıp ve kriminal incelemelerle, radar ve otopsi analizleriyle araştırılmış ve olayın pilotaj hatası kaynaklı bir kaza olduğu sonucuna varılmıştır. Bu başlıkların bugün <em>“yeni keşfedilmiş gerçekler”</em> gibi sunulması, olguların içeriğini değil, yalnızca sunum biçimini değiştirmektedir.</p>
<p>Buna karşılık, on yedi yıldır haklarında hiçbir işlem yapılmamış emekli subay ve astsubayların, yurt dışında yaşayan kişilerin, hatta cezaevindeki şüphelilerin ve eşlerinin, düzenlenen gösterişli bir operasyonla topluca gözaltına alınıp tutuklanması; kişiye özgü ve somut delile dayanan bir ceza soruşturmasının değil, kamuoyuna yönelik bir gösterinin izlenimini vermektedir. Operasyonun zamanlaması da bu izlenimi güçlendirmektedir; zira soruşturmanın seyrinde bu tarihi zorunlu kılan herhangi bir gelişme bulunmamaktadır.</p>
<p>Tablonun hukuki bakımdan en sıkıntılı yönü ise, daha önce aynı fiil nedeniyle gözaltına alınmış, tutuklanmış ve haklarında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş kişilerin, ortada tek bir yeni delil bulunmaksızın aynı işleme yeniden tabi tutulmasıdır. Oysa Ceza Muhakemesi Kanunu, takipsizlik kararı verildikten sonra aynı fiilden dolayı yeniden kamu davası açılabilmesini, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak yeni delil elde edilmesi ve bu konuda sulh ceza hakimliğince karar verilmesi şartına bağlamıştır. Yeni bir delil ortaya konmadan aynı kişilerin yeniden şüpheli sıfatıyla işleme tabi tutulması, bu güvenceyi işlevsiz bırakmıştır. Buna, şüphelilerin eşlerinin, kendilerine isnat edilebilecek bireysel bir fiil gösterilmeksizin, gözaltına alınması eklendiğinde, ortaya çıkan durum bir soruşturma tekniği değil, hukuksuzluğun ulaştığı boyutun göstergesidir.</p>
<p>Dosyanın izlediği usul de aynı ölçüde tartışmalıdır. Olayın gerçekleştiği yer Kahramanmaraş’tır; dosya bu yer savcılığı tarafından incelenmiş, teknik raporlar bu kapsamda toplanmış ve neticede takipsizlik ile yetkisizlik kararları verilmiştir. Buna rağmen dosyanın istihbarat kaynaklı bir yönlendirmeyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na taşınması ve soruşturmanın orada yürütülmesi, yer bakımından yetki kurallarıyla bağdaşmadığı gibi, soruşturmanın hangi delile dayanılarak yeniden canlandırıldığı sorusunu da cevapsız bırakmaktadır. İstihbari nitelikteki bilgi, tek başına ne yetkiyi doğuran ne de yeni delil sayılabilecek bir unsurdur; ceza muhakemesinde delil değeri taşıyabilmesi için usulüne uygun biçimde somut delile dönüştürülmesi gerekir. Bu dönüşümün yapıldığına dair dosyada bir emare bulunmamaktadır.</p>
<p>Soruşturmanın kapsam bakımından tutarsızlığı da dikkat çekicidir. Olayın kritik saatlerinde alınan kararlar ve verilen bilgiler bakımından adı geçen bazı kişiler hakkında herhangi bir işlem yapılmazken (bu bağlamda Şirin Ünal’ın konumu açıkça sorulmayı hak etmektedir), yıllardır dosyayla bağı kurulamamış kişilerin toplu biçimde gözaltına alınması, soruşturmanın delili değil, önceden belirlenmiş bir isim listesini takip ettiği izlenimini güçlendirmektedir.</p>
<p>Nihayet, üzerinde gerçekten durulması gereken bir başlık vardır ve bu başlık bugünkü operasyonun konusu değildir: arama-kurtarma faaliyetlerinin kasten yanlış bölgeye yönlendirildiğine ilişkin somut veriler. Enkazın bulunmasındaki gecikmenin sonuçları soyut değildir; kazadan sonra bir süre daha hayatta kalanların bulunduğu, gazeteci İsmail Güneş’in zamanında ulaşılması hâlinde kurtarılabilecek durumda olduğu dosyadaki tespitler arasındadır. Eğer bu dosyada gerçekten ceza sorumluluğu doğuran bir kusur aranacaksa, aranması gereken yer burasıdır. Nitekim hazır bekletilen kurtarma helikopterlerine görevin ancak saat 18.00’de verildiğini gösteren karargâh ceridesi ile enkaz konumunun aynı saatte İl Jandarma Komutanlığına ulaştığını gösteren istihbarat ceridesi, bu kusurun faili meçhul olmadığını ortaya koymaktadır; karar yetkisinin o gece hangi makamda toplandığı, isim ve saat düzeyinde resmî kayıtlarla sabittir. Buna ilişkin somut delillerin varlığına rağmen bu yönün soruşturma dışında bırakılması, 2026 sürecinin önceliğinin maddi gerçek olmadığını göstermektedir.</p>
<p>Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde: tutukluluğun suçluluk anlamına gelmediği, isnatların henüz bir mahkeme kararıyla doğrulanmadığı hatırda tutulmalıdır. Kişilerin öldürme kastı, fiil tarihindeki somut ve bireysel delillerle ortaya konmadıkça; <em>“o gün oradaydı”, “o birimdeydi”</em> ya da <em>“onun eşidir”</em> türünden bağlar ne hukukta ne de vicdanda bir mahkumiyetin temeli olabilir. 2026’da başlayan sürecin yeni bir olaya, bilgiye ya da belgeye değil; büyük ölçüde on yıl önceki iddiaların yeniden dolaşıma sokulmasına dayandığı görülmektedir.</p>
<p>Tüm yazıyı <a href="https://www.savunmahakki.net/wp-content/uploads/Bir_Algi_Operayonun_Anatomisi-_Muhsin_Yazicioglu_Helikopter_Kazasi_Sorusturmasi.docx" target="_blank" rel="noopener">buradan</a> indirebilirsiniz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun 08/06/2012 tarih, B.01.0.DDK-84-263 sayı ve 2011/1 sayılı Raporu</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>           Adem Yavuz Arslan, “Yazıcıoğlu Dosyası: ‘Ucu nereye giderse gitsin’ mi?”, TR724, 15 Temmuz 2026. <a href="https://www.tr724.com/yazicioglu-dosyasi-ucu-nereye-giderse-gitsin-mi/">https://www.tr724.com/yazicioglu-dosyasi-ucu-nereye-giderse-gitsin-mi/</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>           https://www.tbmm.gov.tr/Milletvekili/UyeKomisyonKonusmaTutanakDetay?tutanakId=40895</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>           https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/yazicioglu-suikastcilarina-nato-korumasi-583628?utm_source=gazeteoku&amp;utm_medium=referral</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>           https://www.indyturk.com/node/273061/haber/muhsin-yazıcıoğlunun-ölümüne-ilişkin-4-kişi-hakkında-yeni-iddianame</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a>           https://www.diken.com.tr/yazicioglunun-olumune-iliskin-ust-duzey-gorevli-dort-kisiye-hapis-cezasi/</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a>           “Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili yeni iddianame”, Anadolu Ajansı / Ekonomim, 25 Aralık 2020. <a href="https://www.ekonomim.com/gundem/muhsin-yazicioglunun-olumuyle-ilgili-yeni-iddianame-haberi-604995">https://www.ekonomim.com/gundem/muhsin-yazicioglunun-olumuyle-ilgili-yeni-iddianame-haberi-604995</a></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>           Mesut Hasan Benli, “Yazıcıoğlu soruşturması… 17 yıl sonra 19 tutuklama”, Hürriyet, 18 Temmuz 2026. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/yazicioglu-sorusturmasi-17-yil-sonra-19-tutuklama-43243524</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a>           Mesut Hasan Benli, “Yazıcıoğlu soruşturması… 17 yıl sonra 19 tutuklama”, Hürriyet, 18 Temmuz 2026. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/yazicioglu-sorusturmasi-17-yil-sonra-19-tutuklama-43243524</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a>         https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/yazicioglu-sorusturmasinda-flas-gelismeler-aileler-harekete-gectikameralar-incelenecek-4828638</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a>         https://www.odatv.com/guncel/adan-zye-muhsin-yazicioglu-dosyasi-120155114</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> “Korkunç iddia! Enkazı buldular ölmesini beklediler!”, Sözcü, 18 Temmuz 2026. https://www.sozcu.com.tr/korkunc-iddia-enkazibuldular-olmesini-beklediler-p337490</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a>         Mesut Hasan Benli, “Yazıcıoğlu soruşturması… 17 yıl sonra 19 tutuklama”, Hürriyet, 18 Temmuz 2026. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/yazicioglu-sorusturmasi-17-yil-sonra-19-tutuklama-43243524</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a>         “Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturmanın şüphelilerinden emekli albay ve eşinin ifadelerine ulaşıldı”, Anadolu Ajansı / Habertürk Yerel Haberler, 18 Temmuz 2026. https://yerel-haberler.haberturk.com/ankara-haberleri/muhsin-yazicioglununolumune-iliskin-sorusturmanin-suphelilerinden-emekli-albay-ve-esinin-42008060</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a>         https://www.sozcu.com.tr/korkunc-iddia-enkazi-buldular-olmesini-beklediler-p337490</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a>         Adem Yavuz Arslan, “Yazıcıoğlu Dosyası: ‘Ucu nereye giderse gitsin’ mi?”, TR724, 15 Temmuz 2026. <a href="https://www.tr724.com/yazicioglu-dosyasi-ucu-nereye-giderse-gitsin-mi/">https://www.tr724.com/yazicioglu-dosyasi-ucu-nereye-giderse-gitsin-mi/</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/bir-algi-operasyonunun-anatomisi-muhsin-yazicioglu-helikopter-kazasi-sorusturmasi/">Bir Algı Operasyonunun Anatomisi &#8211; Muhsin Yazıcıoğlu Helikopter Kazası Soruşturması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YASAK/TÜRKİYE KARARI IŞIĞINDA, TCK’NIN 314. MADDESİ KAPSAMINDA YAPILAN YARGILAMALARDA MAHKUMİYET KOŞULLARI</title>
		<link>https://www.savunmahakki.net/yasak-turkiye-karari-isiginda-tcknin-314-maddesi-kapsaminda-yapilan-yargilamalarda-mahkumiyet-kosullari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[savunmahakki]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jul 2026 07:34:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler&Raporlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.savunmahakki.net/?p=3801</guid>

					<description><![CDATA[<p>I. Yasak Kararının Ortaya Koyduğu İlkeler AİHM, Yüksel Yalçınkaya kararında, suçun unsurlarını somut olay bazında bireyselleştirmeden, yalnızca ByLock kullanımı gibi şekli hususlardan hareketle tesis edilen otomatik mahkûmiyetleri Sözleşme’nin 7. maddesine aykırı bulmuştur. Yasak kararında ise bu ölçüt çok daha geniş ve kapsayıcı bir uygulama alanına kavuşturulmuştur.&#8230;</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/yasak-turkiye-karari-isiginda-tcknin-314-maddesi-kapsaminda-yapilan-yargilamalarda-mahkumiyet-kosullari/">YASAK/TÜRKİYE KARARI IŞIĞINDA, TCK’NIN 314. MADDESİ KAPSAMINDA YAPILAN YARGILAMALARDA MAHKUMİYET KOŞULLARI</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2>I. Yasak Kararının Ortaya Koyduğu İlkeler</h2>
<p>AİHM, <em>Yüksel Yalçınkaya</em> kararında, suçun unsurlarını somut olay bazında bireyselleştirmeden, yalnızca ByLock kullanımı gibi şekli hususlardan hareketle tesis edilen otomatik mahkûmiyetleri Sözleşme’nin 7. maddesine aykırı bulmuştur. <em>Yasak</em> kararında ise bu ölçüt çok daha geniş ve kapsayıcı bir uygulama alanına kavuşturulmuştur. Mahkeme, kusur ve ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkelerini sadece ByLock’la sınırlı tutmamış; tanık beyanları, banka hesap hareketleri, SGK kayıtları ve eğitim faaliyetleri gibi geniş ve çeşitli delillerin bir arada bulunduğu dosyalar bakımından da geçerli hale getirmiştir (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 201). Nitekim bu nitelikteki delillerin varlığına rağmen, her bir delil üzerinden sanığın suç kastı somutlaştırılmadığı için AİHM, bu dosyada da Sözleşme&#8217;nin 7. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 214).</p>
<p>Bu doğrultuda ortaya çıkan sonuç; bir delilin dosyada şeklen var olmasının, tek başına mahkûmiyete dayanak teşkil edemeyeceğidir. Esas olan; dosyaya sunulan her bir delilin, sanığın bir yapının iddia edilen şiddet içeren nihai amacını bilerek ve isteyerek benimsediğini şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya koymasıdır.</p>
<h2>II. 7. Maddenin İlkeleri</h2>
<h3>Kanunilik ve Öngörülebilirlik</h3>
<p>Bir suç kanunda açıkça tanımlanmalıdır. Kişi, hükmün lafzından ve gerektiğinde mahkeme içtihatlarından, hangi davranışlarının kendini cezai sorumluluk altına sokacağını önceden öngörebilmelidir. Ceza kanunları sanık aleyhine kıyas yoluyla veya genişletici yorumla uygulanamaz. Kanun kavramı; ulaşılabilirlik, açıklık ve öngörülebilirlik niteliklerini bünyesinde barındıran kuralları ifade eder (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 191).</p>
<h3>Makul Olmayan Yorum da İhlaldir</h3>
<p>Suçun kanunda açıkça düzenlenmiş olması tek başına yeterli değildir. Derece mahkemelerinin kanun hükmünü somut olayda makul olmayan bir biçimde yorumlaması veya uygulaması da tek başına 7. maddenin ihlaline yol açabilir. Kanunun, somut olaya uygulanırken sınırlarının dışına çıkılarak dolanılması, suçun kanuniliği güvencesini işlevsiz hale getirir (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 192).</p>
<h3>Kusursuz Ceza Olmaz</h3>
<p>Sözleşme&#8217;nin 7. maddesi, kişinin kusuru ispatlanmadan cezalandırılmasını yasaklar. Cezai sorumluluk şahsidir ve hiç kimse başkalarının fiillerinden, sosyal çevresinden veya bir yapıya salt mensubiyetinden ötürü suçlu sayılamaz. Cezalandırma için yalnızca maddi fiilin tespiti yetmez ve failin bu fiili işlerken taşıdığı sübjektif kastın da somut olarak gösterilmesi zorunludur. Hukuki veya fiili karinelere başvurulabilir, ancak sanığın kendini savunmasını ve suçlamayı çürütmesini imkansız kılan ve savunmayı etkisizleştiren karineler kabul edilemez. Suç teşkil eden eylemin öngörülebilirlik derecesi ile failin kusur sorumluluğu arasında doğrudan bir bağ vardır (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 193).</p>
<h3>Kusursuz Sorumluluğa Kaçış Yasaktır</h3>
<p>Mahkemelerin kanun hükmünü genişletici ve öngörülemez biçimde yorumlayarak suçun unsurlarını, özellikle de kastı göz ardı etmesi ve suçu adeta kusur aranmayan bir &#8220;kusursuz sorumluluğa&#8221; dönüştürmesi, suçun sınırlarını sanık aleyhine genişletmektir ve bu durum 7. maddenin güvencelerine aykırıdır (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 195).</p>
<h3>Fiil Sabit Olsa da Kast Ayrıca Aranır</h3>
<p>AİHM, somut olayları ulusal mahkemelerin tespit ettiği şekliyle kabul ederek inceleme yapar ve doğrudan kişinin cezai sorumluluğu hakkında karar vermez. Dolayısıyla, yargılamada sadece &#8220;şu fiiller sabittir&#8221; şeklindeki tespit mahkumiyet için yeterli değildir. İsnat edilen fiiller kabul edilse dahi, cezalandırılan davranış öngörülebilir bir suç tanımına uymuyorsa ve kast unsuru kişiye özgü biçimde ortaya konmamışsa, bu durum tek başına 7. maddenin ihlali sonucunu doğurur (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 196).</p>
<h3>Terörle Mücadele Bahanesiyle Güvenceler Gevşetilemez</h3>
<p>Sözleşme’nin 7. maddesi, savaş veya ulusun varlığını tehdit eden olağanüstü durumlarda dahi askıya alınamayacak çekirdek haklardandır (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 190). Olağanüstü dönemin ağır koşulları ve terörle mücadelenin getirdiği zorluklar, bu güvencelerin daha esnek veya gevşek uygulanmasına gerekçe yapılamaz. Sözleşme, en zor şartlar altında bile bu standartlara eksiksiz uyulmasını emreder (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 199).</p>
<h3>Sonradan Yaşanan Gelişmeler Tek Başına Belirleyici Kabul Edilemez</h3>
<p>Bir yapının, isnat edilen fiillerin işlendiği tarihten sonraki bir aşamada yargısal veya idari kararlarla terör örgütü olarak kabulü, tek başına mahkumiyeti 7. maddeye aykırı hale getirmeyeceği gibi, kendiliğinden hukuka uygun hale de getirmez. TCK’nın 314. maddesiyle ilgili asıl mesele, bu hükmün somut olayda kişiye özgü biçimde uygulanıp uygulanmadığıdır. Yargılamada esas alınması gereken ölçüt, yapının bugünkü hukuki durumu değil, fiilin işlendiği tarihteki kişinin bilgi ve niyetidir (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 198).</p>
<h2>III. Kastın Çerçevesi</h2>
<h3>İddia Edilen Şiddet Amacından Haberdar Olma</h3>
<p>TCK m. 314/2 maddesinde düzenlenen suç, doğrudan şiddet yöntemlerine başvuran silahlı bir örgüte üyeliği cezalandırmaktadır. Bu nedenle, failin fiil tarihinde yapının bu niteliğini, iddia edilen nihai amaçlarını ve şiddet içeren yöntemlerini bildiğinin somut delillerle gösterilmesi, kastın varlığının ön şartıdır (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 203).</p>
<h3>Bilerek ve İsteyerek Hareket Etme</h3>
<p>Doğrudan kast, kişinin bilerek ve isteyerek hareket etmesini gerektirir. Diğer bir ifadeyle, kişinin söz konusu yapının bir parçası olmayı istediği ve bu iradesini süreklilik arz edecek şekilde devam ettirdiği kanıtlanmalıdır. Bu kriter; gerçek anlamda örgütsel katılımı, sıradan bir temastan veya suç işleme iradesi taşımayan yakınlık ve sempatiden ayıran husustur (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 203).</p>
<h3>Kişi ile Yapı Arasındaki İlişki</h3>
<p>Bir kişinin bu suçtan mahkum edilebilmesi için öncelikle kişi ile yapı arasındaki ilişkinin niteliği net olarak ortaya konmalıdır. Kastın varlığı ancak bu ilişkinin içeriğine bakılarak belirlenebilir. Cezai sorumluluk; salt yapıya mensubiyete veya o çevreyle kurulan gevşek ilişkilere dayandırılamaz. Sorumluluk tamamen bireyselleştirilmeli ve suç işleme kastı açıkça somutlaştırılmalıdır (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 202).</p>
<h3>Kişiye Özgü Değerlendirme</h3>
<p>Yapının uzun yıllar boyunca legal görünümlü faaliyetlerle toplum içinde varlığını sürdürmüş olması, suçun unsurlarının kişiye özgü biçimde ortaya konmasını daha da elzem hale getirir. Kişinin niyeti, kendisine atfedilen eylemlerden ve bu eylemlerin gerçekleştirildiği dönemin şartlarından hareketle ortaya konulmalıdır (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 204). Kast, dosyanın somut özelliklerine sıkı sıkıya bağlı kalınarak ve bireysel bir değerlendirmeyle belirlenir. Yalnızca bir yapı ile ilişkilendirilmiş olmak, tek başına suç kastının varlığını ispata yetmez (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 211).</p>
<h3>Fiil Tarihi</h3>
<p>Sanığa isnat edilen üyeliğin hangi zaman dilimine ait olduğu net olarak belirlenmelidir. Eğer eylemler, 15 Temmuz 2016 öncesine ve yapının resmi makamlarca terör örgütü kabul edilmediği bir döneme aitse; mahkeme, kişinin o dönemdeki konumunun &#8220;masum bir katılım&#8221; mı yoksa iddi edildiği gibi &#8220;bilinçli bir örgütsel bağlılık&#8221; mı olduğunu o günün toplumsal ve hukuki gerçekliğine göre değerlendirmek zorundadır (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 205). Kişinin belirli ‘’milat’’ tarihinlerinden sonra da ilişkisini sürdürmüş olması, mahkemeyi kastı kişiye özgü biçimde ve fiil tarihiyle sınırlı olarak ispatlama yükümlülüğünden kurtarmaz (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 206).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şiddetle İlgisi Olmayan Eylemler</strong></p>
<p>Sanığa yüklenen eylemler herhangi bir şiddet olayıyla doğrudan ilişkili değilse, bu eylemlerden yola çıkarak suç kastına (niyete) ulaşmaya çalışırken daha dikkatli olunmalıdır. Yerel mahkemeler, dolaylı delillere dayanarak kişinin suç işleme niyetine dair çıkarımda bulunabilirler, ancak böyle bir çıkarım, fiilin işlendiği tarih ve koşullar gözetilerek, Sözleşme&#8217;nin 7. maddesine uygun yapıldığı takdirde geçerlidir (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 207).</p>
<h3>Yapının Merkezi Birimleriyle İlişki</h3>
<p>Mahkemeler, sanığın yapının en merkezi veya stratejik birimleriyle  fiili, işlevsel veya hiyerarşik bir bağının bulunup bulunmadığını ve bu bağın ağırlığını araştırmak zorundadır. Sadece eğitim veya sivil alandaki yasal ve rutin bir faaliyet ya da bir görevden yola çıkılarak; bu birimlerle somut bir bağ kurulmadan ve yapının hiçbir şiddet eyleminin bulunmadığı dönemde, kişinin iddia edilen nihai amacı bildiği ortaya konmadan mahkumiyet kararı verilemez (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 209). Ayrıca, sanığın, yapıya atfedilen katmanlı hiyerarşik modelde hangi konumda yer aldığı ve bu konumun onun suç kastını nasıl şekillendirdiği de gerekçelendirilmelidir (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 210).</p>
<h3>Salt Mensubiyet Yeterli Değildir</h3>
<p>Bir yapı veya oluşum uzun yıllar, eğitim alanında ve yasal olarak ahlaki-eğitsel bir hareket olarak faaliyet yürütmüş olabilir. Bu durum da, çok sayıda kişinin bu yapının legal kurumlarıyla temas kurması normaldir (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 208). Dolayısıyla, sadece bir yapıya mensup olmak veya temas kurmak tek başına suç kastını göstermez (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 211). Mahkemenin delilleri yalnızca alt alta sıralayarak &#8220;kastın varlığına&#8221; hükmetmesi; ancak bu delillerin, kişinin iddia edilen nihai amacı bilerek ve bu bilinçle hareket ettiğini nasıl kanıtladığını açıklamaması gerekçeli karar hakkını ve kanunilik ilkesini ihlal eder (<em>Yasak/Türkiye</em>, §§ 211-213).</p>
<h2>IV. Mahkumiyet İçin Gerekli Şartlar</h2>
<p>Yargılama neticesinde mahkumiyet kararı verilebilmesi için aşağıdaki şartların tamamının bir arada bulunması zorunludur. Bu unsurlardan birinin dahi somut delillerle karşılanamaması halinde TCK m. 314/2 anlamında suç oluşmaz ve beraat kararı verilmesi gerekir.</p>
<p>Fiil tarihinde söz konusu yapının, şiddet yöntemlerini benimseyen silahlı bir örgüt olduğu somut delillerle gösterilmelidir (§ 203, § 205). Failin, fiil tarihinde yapının bu niteliğini, iddia edilen amaçlarını ve şiddet içeren yöntemlerini bildiği somut ve şüpheye yer bırakmayan delillerle kanıtlanmalıdır (§ 203, § 209). Failin bu bilgiye sahip olarak, bilerek ve isteyerek yapının bir parçası olmayı amaçladığı ve bu iradesini sürdürdüğü ortaya konmalıdır (§ 203). Sanık ile yapının karar alma mekanizmaları veya stratejik/askeri birimleri arasında işlevsel veya hiyerarşik bir bağın bulunduğu ve bu bağın suç kastını ispata elverişli ağırlıkta olduğu ortaya konulmalıdır (§ 202, § 209, § 210). İsnat edilen eylemlerin yapının iddia edilen şiddet amacıyla bağı kurulmalı ve doğrudan şiddet içermeyen rutin fiiller değerlendirilirken daha katı bir standart uygulanmalıdır (§ 207). Cezai değerlendirme, yalnızca üyelik iddiasına konu edilen dönemle sınırlı tutulmalı; sonraki süreçte yaşanan olaylar veya yapının sonradan kazandığı hukuki statü esas alınarak geçmişe etkili kast varsayımında bulunulmamalıdır (§ 205, § 206). Kast unsuru, genel bir gruba mensubiyetten veya aidiyet ilişkisinden değil, dosyanın somut gerçeklerinden ve sanığın kişisel durumundan hareketle belirlenmelidir (§ 204, § 208, § 211). Mahkeme, dosyadaki her bir delilin sanığın suç kastını nasıl ortaya koyduğunu inandırıcı şekilde açıklamalıdır ve delillerin sadece listelenmesi suretiyle ceza verilemez (§§ 211-213). Yapılan yargısal yorum sanık açısından önceden öngörülebilir olmalı ve suç, kusur aranmayan şekli bir sorumluluk haline getirilmemelidir (§ 195, § 196). Eğer bir olgu mahkumiyete esas alınacak bir karine olarak kullanılacaksa, sanığa bu karinenin aksini ispatlama ve kendini savunma imkanı etkin bir şekilde tanınmalıdır (§ 193). Yukarıdaki şartların tamamı her türlü şüpheden uzak somut delillerle ortaya konulmadığı müddetçe kimeseye ceza verilemez (§ 196, § 202).</p>
<h2>V. Delil ve Kriter Türleri</h2>
<p>Yargılamalarda üyelik kriteri olarak kabul edilen delil türlerinin ortak özelliği; gerçekleştirildikleri dönemde yasal, rutin ve çoğunlukla temel hak ve özgürlüklerin kullanımı niteliğinde olmaları ve doğrudan bir şiddet eylemiyle ilişkilerinin bulunmamasıdır (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 207). Dolayısıyla, yukarıda belirtilen şartlar gerçekleşmedikçe bu deliller suçun unsurları yerine ikame edilemez.</p>
<h3>ByLock</h3>
<p>Bir haberleşme uygulamasını cihazına indirmek veya kullanmak, tek başına ve otomatik olarak örgüt üyeliği suçunun kanıtı sayılamaz. <em>Yalçınkaya</em> kararında da vurgulandığı üzere, suçun maddi ve manevi unsurları somut olay bazında incelenmeksizin, salt ByLock kullanımına dayanılarak verilen mahkumiyetler 7. maddeyi ihlal eder. Bir uygulamanın kullanılmış olması, kullanıcının yapının iddia edilen şiddet içerikli amaçlarını bildiğini ve bu amaçları benimsediğini kendiliğinden göstermez. Bu veriye dayanarak mahkûmiyet kurulabilmesi için kullanımın gerçekleştiği tarih aralığı netleştirilmeli ve o tarihte yapının nihai amaçlarının sanık tarafından bilinebilir olup olmadığı tespit edilmelidir. Uygulamanın kullanım şekli veya mesaj içeriklerinin, sanığın iddi edilen yasa dışı amaçlara bilinçli olarak katıldığını gösterip göstermediği tartışılmalıdır. Zira sadece kullanıma ilişkin bir tespit kastı ispata yetmez. Sanığın yapının hiyerarşik/merkezi birimleriyle somut bir bağının bulunup bulunmadığı ve bu kullanımın söz konusu bağı kanıtlayıp kanıtlamadığı ortaya konmalıdır. Mahkeme, bu verinin sanığın kastını hangi yönüyle ispat ettiğini gerekçesinde açıklamalıdır. Verinin elde ediliş yöntemi ve sıhhati ise adil yargılanma hakkı kapsamında ayrıca denetlenmelidir.</p>
<h3>Ankesör Aramaları</h3>
<p>Sabit hatlardan veya ankesörlü telefonlardan aranma iddiaları, çoğunlukla üçüncü kişilerin tek taraflı eylemlerine dayanır ve bu aramaların içeriği ve kiminle görüşüldüğü genellikle tespit edilememektedir. Sadece aranmış olmak, aranan kişinin kendi iradesini, bilgisini veya rızasını ortaya koymaz. Şiddetle doğrudan bağı olmayan bu tür dolaylı olgulardan kast çıkarılırken çok daha titiz davranılmalıdır (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 207). Bu kayıtlara dayanarak cezalandırma yapılabilmesi için aramanın sanığın kendi iradi katılımıyla gerçekleştiği ve görüşme içeriğinin yapının iddia edilen şiddet amacına yönelik bir örgütsel iletişimi yansıttığı kanıtlanmalıdır. Arama kayıtlarının ait olduğu dönem net olarak belirlenmeli, salt iletişim trafiği suç kastının yerine konmamalıdır. Bu veri, sanık ile yapının hiyerarşik merkezleri arasında organik ve işlevsel bir bağ kurmaya elverişli değilse tek başına mahkumiyete esas alınamaz. Sanığa, bu aramaların niteliğini çürütme ve aksini ispatlama imkanı etkin biçimde tanınmalıdır (§ 193, § 205, § 209).</p>
<h3>Tanık ve Etkin Pişmanlık Beyanları</h3>
<p>Tanık ve sanık beyanları bu tür davalarda sıkça başvurulan dolaylı delillerdendir. Dolaylı delillerden veya ifadelerden hareketle kast unsuruna ulaşılması hukuksal açıdan mümkündür; ancak bu çıkarım ancak fiilin işlendiği tarih ve dönemin koşulları gözetildiğinde geçerlilik kazanır (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 207). Bir tanığın soyut olarak sanığı &#8220;üye&#8221; şeklinde nitelendirmesi mahkumiyet için tek başına yeterli değildir. Bu beyanların delil değeri taşıyabilmesi için beyanın içeriğinde, sanığın yapının iddia edilen şiddet amacını bildiği ve bu amaca bilerek katıldığı yönünde somut ve görgüye dayalı olgular bulunmalıdır. İfadeye konu edilen eylemlerin hangi döneme ilişkin olduğu belirlenmeli ve fiil tarihiyle kronolojik bağı kurulmalıdır. Beyanın, sanık ile yapının stratejik birimleri arasındaki organik bağın niteliğini somutlaştırıp somutlaştırmadığı denetlenmelidir. Birden fazla beyan mevcutsa, her bir beyanın sanığın kastını nasıl ispat ettiği gerekçeli kararda ayrı ayrı tartışılmalı ve ifadeler yalnızca üst üste yığılmamalıdır (§ 202, § 203, § 211).</p>
<h3>&#8220;Garson&#8221; Fişlemesi ve Benzeri Listeler</h3>
<p>Kişileri kendi iradeleri dışında belirli kategorilere ayıran fişleme listelerinde veya kaynağı belirsiz dijital tablolarda adın geçmesi, kişinin kendisinin gerçekleştirdiği bir eylem değildir. Bir kişinin adının bu tür harici listelerde yer alması, onun bu durumdan haberdar olduğunu, rızasını veya suç kastını kendiliğinden ispatlamaya yetmez. Bu tür kayıtlara dayanılabilmesi için listede yer alma olgusunun ötesinde, kişinin yapının iddia edilen şiddet içeren amaçlarını bildiğini ve bu doğrultuda irade birliği içinde olduğunu gösteren somut, dış dünyaya yansıyan ve kişiye özgü fiilleri gösterilmelidir. Bu veriler mahkumiyete esas bir fiili karine olarak kabul edilecekse, sanığın bu karineyi çürütmesine imkan tanınmalı ve savunma hakkı kısıtlanmamalıdır. Kayıtların oluşturulduğu zaman dilimi ile isnat edilen fiil tarihi arasındaki ilişki net olarak kurulmalıdır. Dijital verinin elde ediliş kaynağı ve teknik güvenilirliği ise şüpheye yer bırakmayacak şekilde saptanmalıdır (§ 193, § 205, § 211).</p>
<h3>Gazete ve Dergi Aboneliği</h3>
<p>Bir yayına abone olmak veya bu yayınları bulundurmak; anayasal düzeyde korunan ifade, bilgiye erişim ve basın özgürlüklerinin sınırları içindedir. Gerçekleştirildiği tarihte tamamen yasal olan ve şiddetle hiçbir ilgisi bulunmayan bu tür faaliyetler suç unsuru olarak kabul edilemez (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 207). Yasal bir davranışın, hukuken öngörülemez bir şekilde suç karinesine dönüştürülmesi ve kastın ikamesi olarak kullanılması, suçu kusursuz sorumluluk alanına yaklaştırarak sanık aleyhine genişletilmesi sonucunu doğurur (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 195). Bu tür olgulara dayanarak cezalandırma yapılabilmesi için kişinin iddia edilen nihai amacını bildiğini ve bu amaca bilerek hizmet ettiğini gösteren, abonelik ilişkisinden bağımsız, somut ve doğrudan deliller bulunmalıdır. Tamamen hukuka uygun bir davranış, tek başına ya da diğer yasal davranışlarla bir araya getirilerek suç kastının delili olarak sunulamaz. Değerlendirmeler, fiilin icra edildiği dönemin hukuki ve fiili gerçekliğine göre yapılmalıdır (§ 203, § 205, § 211).</p>
<h3>Dernek ve Sendika Üyeliği</h3>
<p>Yasal olarak kurulmuş dernek veya sendikalara üye olmak veya buralarda görev üstlenmek, örgütlenme özgürlüğü kapsamındaki anayasal haklardandır. Vatandaşların, uzun yıllar sivil alanda faaliyet gösterern kurum ve kuruluşlarla irtibat kurması normaldir (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 208). Sadece bu tür sivil oluşumlara üye olmak suç kastının varlığını ispata yetmez (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 211). Bu üyelik veya görevlere dayanılabilmesi için üyeliğin ötesinde, sanık ile yapının hiyerarşik, stratejik veya askeri kanadı arasında doğrudan ve işlevsel bir bağın bulunduğu ve bu bağın niteliği somut olarak ispatlanmalıdır. Sanığın, fiil tarihinde yapının iddia edilen şiddet içeren yöntemlerini bildiği ve bu bilinçle bağını sürdürdüğü ortaya konmalıdır. Değerlendirmeler tamamen kişiye özgü yapılmalı, salt aidiyet veya üyelik verilerinden hareketle objektif sorumluluk yüklenmemelidir. Sanığın organizasyon içindeki konumu ve bunun kast unsuruna etkisi de netleştirilmelidir (§ 203, § 209, § 210).</p>
<h3>Bank Asya Hesap Hareketleri</h3>
<p>İşlemin yapıldığı tarihte devletin izni ve denetimi altında faaliyet gösteren yasal bir bankacılık kuruluşundaki rutin hesap hareketleri, olağan ticari veya finansal işlemlerdir ve şiddet eylemleriyle doğrudan bir bağı yoktur (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 207). Hesap hareketlerinin cezai sorumluluğa esas alınabilmesi için bu finansal işlemlerin, yapının iddia edilen şiddet içeren amaçlarına mali destek sağlama özel kastıyla ve bu amacı bilinerek yapıldığını gösteren somut deliller bulunmalıdır. Hesap hareketlerinin tarihi ve o dönemdeki bilinebilirlik düzeyi hassasiyetle değerlendirilmeli ve sonradan meydana gelen gelişmeler esas alınarak geçmişe etkili varsayımlarda bulunulmamalıdır. Bu şekilde olan bankacılık işlemleri, tek başına veya diğer yasal eylemlerle birleştirilerek otomatik olarak suç kastının kanıtı sayılamaz (§ 193, § 203, § 205).</p>
<h3>Eğitim Kurumlarında veya Şirketlerde Çalışma / Öğrenim Görme</h3>
<p>Bir yapıya ait eğitim kurumlarında görev yapmak, buralarda öğrenim görmek veya SGK kaydı bulunmak, söz konusu dönemde yasal olarak faaliyet yürüten tüzel kişilerle kurulan iş veya eğitim ilişkilerinden ibarettir. <em>Yasak</em> kararının odak noktası tam da bu husustur. Sanığın eğitim veya sivil alandaki bu tür faaliyetleri esas alınarak; yapının hiyerarşik ve askeri kanatlarıyla kişisel, işlevsel veya hiyerarşik bir bağı ortaya konmadan ve henüz yapıya resmi olarak terör örgütü sıfatı yüklenmediği bir dönemde, sanığın şiddet amacını bildiği somutlaştırılmadan mahkumiyet kurulması Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlali sebebidir (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 208, § 209, § 212). Şirketlerin çalışanları adına SGK primi ödemiş olması gibi hukuki zorunluluklar, çalışanın suç işleme kastını kendiliğinden göstermez. Bu tür bağların cezalandırmaya esas teşkil edebilmesi için sivil veya eğitsel çalışma ilişkisinin ötesinde, sanık ile yapının karar mekanizmaları arasında somut bir bağın varlığı ispatlanmalıdır. Sanığın, fiil tarihinde yapının iddia edilen nihai amacını bildiği ve bu bilinçle bilerek ve isteyerek yapıya katkı sunduğu ortaya konmalıdır. Eğer faaliyetler yapının resmi olarak terör örgütü ilan edilmesinden önceki döneme aitse, &#8220;masum sivil katılım&#8221; ile iddia edildiği gibi &#8220;bilinçli örgütsel katılım&#8221; arasındaki sınır somut olgularla çizilmelidir (§ 205, § 209, § 210).</p>
<h3>HTS ve Baz İstasyonu Kayıtları</h3>
<p>İçerikten yoksun olan, kiminle ne konuşulduğunu veya iletişimin mahiyetini göstermeyen HTS kayıtları ile günlük yaşamın olağan akışı içinde ortaya çıkan baz birlikteliği verileri, tek başına örgütsel bir birlikteliği ispata elverişli değildir. Bu veriler üçüncü kişilerin tek taraflı aramalarından veya şehir hayatının doğal hareketliliğinden kaynaklanabileceğinden, failin iç dünyasındaki suç kastını göstermekten uzaktır (<em>Yasak/Türkiye</em>, § 207, § 211). Bu kayıtlara dayanarak mahkumiyet kurulabilmesi için iletişimin sanığın iradesiyle gerçekleştiği ve görüşme trafiğinin yapının iddia edilen amaçları doğrultusunda örgütsel bir koordinasyon amacıyla kurulduğu ispatlanmalıdır. Kayıtların ait olduğu dönemin şartları gözetilmeli ve salt arama veya baz kesişmesi trafiğine bakılarak kast varsayılmamalıdır. Bu veriler, sanık ile yapının hiyerarşik merkezi arasında organik bir iş birliğini ortaya koyacak nitelikte değilse tek başına delil değeri taşımaz (§ 203, § 205, § 209).</p>
<h3>&#8220;Yeniden Yapılanma&#8221; İddiaları</h3>
<p>Son zamanlarda &#8220;yeniden yapılanma&#8221; iddiaları altında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda; tutuklu veya hükümlü yakınlarına insani mülahazalarla maddi/manevi yardımda bulunulması, sosyal dayanışma faaliyetleri, sıradan komşuluk, arkadaşlık, esnaflık veya ticari ilişkiler gibi insani davranışların doğrudan suç delili olarak kabul edildiği görülmektedir. Oysa bu tür insani ve sosyal davranışların şiddet içeren yöntemlerle hiçbir bağı bulunmamaktadır ve bunlar tek başına suç kastına delalet etmez. Bu tür fiillere dayanarak cezalandırma yapılabilmesi için sanığın, yapının iddia edilen nihai amaçlarını bildiği ve bu insani/sosyal yardımları doğrudan bu amaçların gerçekleştirilmesine yönelik bilinçli ve ‘’örgütsel’’ bir katkı sunma iradesiyle gerçekleştirdiği somut delillerle kanıtlanmalıdır. İnsani veya ekonomik nitelikteki yardımlar, bu yönde bir suç kastı ve bilgi unsuru somut delillerle ispat edilmedikçe suç kastının yerine ikame edilemez. Bu iddialar değerlendirilirken de eylemin gerçekleştirildiği tarih, sanığın bilgi düzeyi ve hiyerarşik bağının bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. Aksi halde ceza sorumluluğu, failin kendi kusurlu eylemine değil, sosyal çevresine ve insani ilişkilerine dayandırılmış olur ki bu durum Sözleşme’nin 7. maddesindeki şahsiyet ilkesine açıkça aykırıdır (§ 203, § 207, § 209).</p>
<h2>VI. Kast Yoksa Sonuç Beraattır!</h2>
<p>Bu suçun cezalandırılabilmesi için gereken unsurlar, en başta da kast, kişiye özgü biçimde ortaya konmadıkça mahkûmiyet kurulamaz. Ceza hukukunun temel kuralı gereği bir kişi, ancak kendi kusuru gösterildiğinde cezalandırılabilir. Kast konusunda en küçük bir şüphe kaldığında ise şüpheden sanık yararlanır ve sonuç beraat olur.</p>
<p>Dosyada ne kadar çok delil bulunduğu bu sonucu değiştirmez. Yasal ve günlük nitelikteki davranışlar, sayıca çok olsalar bile üst üste konularak bir kast yaratmaz. Önemli olan, delillerin her birinin kişinin yapının iddia edilen şiddet amacını bildiğini ve bunu bilerek istediğini gösterip göstermediğidir. Tek başına bunu göstermeyen deliller, bir araya getirildiğinde de göstermez.</p>
<p>Kişinin fiil tarihinde yapının iddia edilen şiddet amacını bilerek ve isteyerek benimsediği, yapının merkezindeki birimlerle gerçek bir bağ içinde bulunduğu; somut, kişiye özgü ve fiil tarihiyle sınırlı delillerle ortaya konamıyorsa, TCK m. 314/2 anlamında suç oluşmamış demektir. Böyle bir durumda mahkemenin yapması gereken beraat kararı vermektir. Kişinin kastının bulunmaması hâlinde beraat, CMK m. 223/2-(c) bendine dayanır; deliller suçu ve kastı sabit kılmaya yetmiyorsa aynı fıkranın (e) bendi uygulanır.</p>
<p>Burada sık karşılaşılan bir yanlıştan da kaçınmak gerekir. Gerekçeyi daha uzun yazmak, aynı yasal delilleri daha geniş bir anlatımla yeniden sıralamak ya da suçun vasfını usuli yollarla değiştirmek, eksik olan kastı tamamlamaz. Eksik olan şey bir anlatım değil, kişinin niyetine ilişkin somut delildir. AİHM’in aradığı da tam olarak budur. Yani kastın gerçek delillerle ve inandırıcı bir gerekçeyle, kişiye özgü biçimde gösterilmesi gerekir (Yasak/Türkiye §§ 211-213, § 195).</p>
<p>Aynı ölçü, ihlal kararından sonra başlayacak yeniden yargılamalar için de geçerlidir. AİHM tarafından mahkûmiyete elverişsiz bulunan yasal davranışlara, bu kez daha ayrıntılı bir gerekçeyle dönülmesi ihlali gidermez. Kişinin kastı, yukarıda sayılan koşullara göre kişiye özgü biçimde ortaya konmadığı sürece, yeniden yargılamanın sonucu da beraat olmalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/yasak-turkiye-karari-isiginda-tcknin-314-maddesi-kapsaminda-yapilan-yargilamalarda-mahkumiyet-kosullari/">YASAK/TÜRKİYE KARARI IŞIĞINDA, TCK’NIN 314. MADDESİ KAPSAMINDA YAPILAN YARGILAMALARDA MAHKUMİYET KOŞULLARI</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AİHM&#8217;İN YÖNELTTİĞİ SORULAR VE ATIF YAPTIĞI KARARLAR BAĞLAMINDA CANDAR/TÜRKİYE (KHK İLE İHRAÇ) BAŞVURUSUNA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME-3</title>
		<link>https://www.savunmahakki.net/aihmin-yonelttigi-sorular-ve-atif-yaptigi-kararlar-baglaminda-candar-turkiye-khk-ile-ihrac-basvurusuna-iliskin-degerlendirme-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[savunmahakki]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2026 11:40:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler&Raporlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.savunmahakki.net/?p=3794</guid>

					<description><![CDATA[<p>SORU 4: ADİL YARGILANMA HAKKI KAPSAMINDA İHRAÇ YARGILAMALARINDA HAKKANİYET, MAKUL SÜRE VE ETKİN YARGISAL DENETİM Başvurucular, medeni hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesinde, Sözleşme&#8217;nin 6. maddesinin 1. fıkrasının gerektirdiği şekilde; olağanüstü halin özel koşulları ve Sözleşme&#8217;nin 15. maddesi gözetilerek, bütünüyle hakkaniyet ölçütü ve etkin&#8230;</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/aihmin-yonelttigi-sorular-ve-atif-yaptigi-kararlar-baglaminda-candar-turkiye-khk-ile-ihrac-basvurusuna-iliskin-degerlendirme-3/">AİHM&#8217;İN YÖNELTTİĞİ SORULAR VE ATIF YAPTIĞI KARARLAR BAĞLAMINDA CANDAR/TÜRKİYE (KHK İLE İHRAÇ) BAŞVURUSUNA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME-3</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><strong>SORU 4: ADİL YARGILANMA HAKKI KAPSAMINDA İHRAÇ YARGILAMALARINDA HAKKANİYET, MAKUL SÜRE VE ETKİN YARGISAL DENETİM</strong></h1>
<p><span style="font-size: 24pt;"><em>Başvurucular, medeni hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesinde, Sözleşme&#8217;nin 6. maddesinin 1. fıkrasının gerektirdiği şekilde; olağanüstü halin özel koşulları ve Sözleşme&#8217;nin 15. maddesi gözetilerek, bütünüyle hakkaniyet ölçütü ve etkin yargısal denetim ilkesi ışığında ele alınan ihraç yargılamalarında makul süre içinde adil bir yargılama hakkından yararlanabilmişler midir? Bu çerçevede özellikle aşağıdaki hususlar ele alınmaktadır:</em></span></p>
<ul style="list-style-type: circle;">
<li><em style="font-size: 1rem; font-weight: 400;">a) Başvurucuların, ihraç anında kendilerine yasadışı yapılarla &#8220;bağlantıları&#8221; ve &#8220;irtibatları&#8221; olduğunu gösteren herhangi bir delil ya da bilginin açıklanmadığını ve ihraçlarını denetleyen idare mahkemelerinin, ihraçtan sonra başlatılan ceza soruşturmaları ve kovuşturmaları sırasında toplanan bilgi ve delillere dayandığını ileri sürmesi karşısında; ihraç gerekçelerinin sonradan değerlendirilmesini içeren ihraç yargılamaları, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleriyle bağdaşmakta mıdır (bkz. Xhoxhaj / Arnavutluk, § 352)?</em></li>
<li><em style="font-size: 1rem; font-weight: 400;">b) Başvuruculara; ihraçlarını gerekçelendirmek için kullanılan delillere — güvenilirliği açısından incelenmediği ileri sürülen ceza yargılamaları kökenli materyaller dahil olmak üzere — özellikle bu materyale erişimin kısıtlandığı ve materyale belirleyici ağırlık atfedildiği durumlarda, etkin biçimde itiraz edebilmeleri için makul bir fırsat tanınmış mıdır (bkz. Olujić / Hırvatistan, §§ 77-85; Adomaitis / Litvanya, §§ 65-74; Yüksel Yalçınkaya / Türkiye [BD], § 259, §§ 300-356)?</em></li>
<li><em style="font-size: 1rem; font-weight: 400;">c) Başvurucuların, ByLock kullandıklarına ilişkin delillerin hukuka aykırı biçimde elde edildiği iddiası bağlamında; delillerin alınma biçimi de dahil olmak üzere yargılamalar bütünüyle adil miydi? Ulusal mahkemeler, başvurucuların sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiğini ortaya koymak için yeterli gerekçe sunmuş mudur? Üstelik, belirleyici delilin kalitesi, erişilebilirliği ve uygulanabildiğinde hukuka uygunluğuna ilişkin başvurucuların argümanlarını ele almışlar mıdır (bkz. Elsholz / Almanya [BD], § 66; Vukota-Bojić / İsviçre, §§ 91-100; López Ribalda ve Diğerleri / İspanya [BD], §§ 150-152; Yüksel Yalçınkaya / Türkiye [BD], §§ 314-341, § 334)?</em></li>
<li><em style="font-size: 1rem; font-weight: 400;">d) Ceza yargılamalarındaki tanık ifadelerine dayanılan başvurucular bakımından, bu ifadelere etkin biçimde itiraz etmek ve/veya idare mahkemeleri önünde tanıkları çağırmak ve sorgulamak için etkin bir fırsatları olmuş mudur (bkz. Carmel Saliba / Malta, §§ 76-77; Roccella / İtalya, §§ 45-55; Dilek Genç / Türkiye, §§ 77-79)?</em></li>
<li><em style="font-size: 1rem; font-weight: 400;">e) Tanık ifadelerine ilişkin yukarıdaki soru ve idare mahkemelerinin paralel ceza yargılamalarında sunulan delillere dayanması ile yargısal denetimlerini yazılı usulde yürütmesi göz önüne alındığında, başvurucuların sözlü ve kamuya açık duruşma hakkına saygı gösterilmiş midir? Uyuşmazlığın niteliği, başvurucuların yargılamalarda gündeme getirdiği delil sorunları ve tehlikede olan haklar dikkate alındığında, Sözleşme&#8217;nin 6. maddesinin 1. fıkrası, tarafların açık talebi olmaksızın idare mahkemelerinin duruşma yapmasını zorunlu kılmakta mıydı (bkz. Martinie / Fransa [BD], §§ 39-42; Ramos Nunes de Carvalho e Sá / Portekiz [BD], §§ 208-211; Vilho Eskelinen ve Diğerleri / Finlandiya [BD], § 74; Jehovah&#8217;s Witnesses / Finlandiya, §§ 47-58; Dilek Genç / Türkiye, § 70)?</em></li>
</ul>
<p>Başvurucular; olağanüstü halin koşulları ve AİHS&#8217;in 15. maddesi çerçevesinde, hakkaniyet ve etkili yargısal denetim ilkeleri gözetilerek, kamu görevinden çıkarılma süreçlerinde 6. maddenin 1. fıkrası uyarınca makul sürede adil yargılanma haklarının ihlal edildiğinin tespitini talep etmişlerdir. Candar ve Diğerleri/Türkiye grubu kararlarına konu olan uyuşmazlık, adil yargılanma hakkının beş yönü üzerinden incelenmiştir. Bunlar; meslekten çıkarma gerekçelerinin geriye dönük değerlendirilmesinde silahların eşitliği ilkesi, hükme esas teşkil eden belirleyici delillere karşı etkin itiraz imkanı, hukuka aykırı yollarla elde edilen deliller karşısında yargılamanın bütününde hakkaniyetin korunması, aleyhteki tanık beyanlarına itiraz hakkı ve kamuya açık duruşma hakkının sağlanması.</p>
<h2><strong>I. &#8220;Tam Yargı Yetkisi&#8221; ve Yargısal Denetimin Yeterliliği Standardı</strong></h2>
<p>Uyuşmazlığın temelinde, ihraç kararlarını inceleyen idari yargı mercilerinin AİHS&#8217;in 6. maddesi kapsamında aranan &#8220;tam yargı yetkisini&#8221; fiilen kullanıp kullanmadıkları yatmaktadır. AİHM&#8217;e göre, bir yargı merciinin &#8220;mahkeme&#8221; vasfını kazanabilmesi için, uyuşmazlığın hem hukuki hem de fiili her yönünü titizlikle inceleme yetkisine sahip olması gerekir. Bu şart, yetkinin sadece kağıt üzerinde kalmasını değil, uyuşmazlığın sonucuna doğrudan etki edecek biçimde kullanılmasını gerektirir (Ramos Nunes de Carvalho e Sá/Portekiz [BD], § 176). Yargı organlarının kendilerini idari kurulların veya ceza mahkemelerinin tespitleriyle sorgusuz sualsiz bağlı saymaları ve maddi gerçeği bağımsızca araştırmaktan kaçınmaları, bu yetkinin temelindeki denetim işlevini yok eder. Ramos Nunes kararında Büyük Daire, idari bir organın bulgularıyla bağlı olan ve olguları bağımsızca yeniden değerlendiremeyen bir yargı denetiminin &#8220;tam yargı yetkisi&#8221; gereğini karşılamadığını; mahkemenin, itiraz edilen kararı hem maddi hem hukuki yönden noktası noktasına inceleme ve gerektiğinde bozma/değiştirme yetkisine sahip olması gerektiğini vurgulamıştır (Ramos Nunes de Carvalho e Sá/Portekiz [BD], § 182)<strong>.</strong></p>
<p>Tam yargı yetkisinin karşılanmış sayılması için yargı merciinin her zaman delilleri tek tek toplaması gerekmez. Ancak hukuken sahip olduğu yetkiyi &#8220;yeterli denetim&#8221; düzeyinde uyguladığı kabul edilmelidir. Bu standart, şekli bir incelemenin ötesine geçerek, uyuşmazlığın özüne inen bir araştırma yapılmasını zorunlu kılar (Ramos Nunes de Carvalho e Sá/Portekiz [BD], § 177). Mahkemelerin, davanın kaderini belirleyen argümanlara karşı açık, doğrudan ve tatmin edici yanıtlar sunması esastır (Ramos Nunes de Carvalho e Sá/Portekiz [BD], § 185). Davayı esastan inceleyen bir yargı mercii, itiraz gerekçelerini haklı bulduğunda sadece şekli bir bozma kararı vermekle kalmamalı ve yeni hüküm kurma veya telafi imkânı sağlama kabiliyetine de sahip olmalıdır (Ramos Nunes de Carvalho e Sá/Portekiz [BD], § 184).</p>
<p>Yargısal denetimin yeterliliği incelenirken belirli kriterler esas alınmaktadır. Bu kapsamda ilk olarak kararın konusu, yani uzmanlaşmış mesleki bilgi gerektirip gerektirmediği ve takdir yetkisinin yasal sınırı önem arz etmektedir. İkinci olarak kararın alınış biçimi ve bu doğrultuda idari süreçte ilgiliye tanınan usuli güvencelerin niteliği göz önünde bulundurulmaktadır. Son olarak uyuşmazlığın içeriği ile talep edilen ve fiilen incelenen itiraz gerekçelerinin kapsamı birlikte değerlendirilmektedir (Ramos Nunes de Carvalho e Sá / Portekiz [BD], § 179). Ramos Nunes&#8217;te Büyük Daire ayrıca, idari aşamada usuli güvenceler ne kadar zayıfsa, sonraki yargısal denetimin o ölçüde yoğun ve kapsamlı olması gerektiğini; yani denetimin yeterliliğinin, ilk aşamadaki eksikliklerle ters orantılı biçimde artması gerektiğini ortaya koymuştur. Yeterlilik değerlendirmesi her davaya özgü koşullarda yapılmakla birlikte (Ramos Nunes de Carvalho e Sá / Portekiz [BD], § 181), Madde 6 § 1 mahkemelerin kararlarında yeterli gerekçe sunmasını zorunlu kılmakta ve davanın özünü ve kaderini belirleyen argümanların açık, doğrudan ve tatmin edici yanıtlar bulmasını gerektirmektedir (Ramos Nunes de Carvalho e Sá / Portekiz [BD], § 185).</p>
<p>Disiplin ve ihraç yargılamalarında bu kurumsal işlevin ağırlığı ayrı bir incelemeyi gerektirir. AİHS&#8217;in 6. maddesinin 1. fıkrasındaki adil yargılanma güvenceleri, ceza yargılamaları ile birebir aynı değildir ve devletler medeni haklara ilişkin uyuşmazlıklarda daha geniş bir takdir marjına sahiptir. Buna rağmen AİHM, disiplin ve tasfiye süreçlerindeki hakkaniyet denetiminde, gerektiğinde ceza yargılaması ilkelerinden yararlanabileceğini kabul etmektedir. Bu yaklaşımın sebebi, ihraç gibi ağır sonuçların ve beraberinde getirdiği toplumsal damgalanmanın, kişiyi cezai yaptırımla karşı karşıya kalanlar kadar savunmasız bırakmasıdır.</p>
<p>Bu kapsamda, özellikle hakim ve savcı başvurucular açısından HSK nezdinde yürütülen ihraç prosedürü, adil yargılanma hakkının &#8220;bağımsız ve tarafsız mahkeme&#8221; ilkesi yönüyle kendine özgü ve ağır bir ihlal barındırmaktadır. <em>Shevchuk/Ukrayna</em> kararı, idari makam ile hüküm veren merciin aynı çatı altında birleşmesinin &#8220;tarafsızlık&#8221; ilkesini zedelediğini tescil etmiştir. Somut dosyada HSK; hem soruşturmayı başlatan ve &#8220;iltisak&#8221; kanaatini oluşturan idari merci, hem de savunma imkanı tanımaksızın ihraç kararını veren merci konumundadır. Danıştay’ın, bu yapısal bağımlılık ilişkisini denetlemek yerine, HSK’nın sübjektif kanaatlerini esas alarak karar vermesi, Sözleşme&#8217;nin 6. maddesinde aranan &#8220;etkin yargısal denetim&#8221; standardını zayıflatmaktadır. Bu noktada çelişmeli yargılama hakkı hakim ve savcılar nezdinde özel bir ağırlık kazanmakta olup, başvurucuların aleyhlerindeki delillere erişebilmeleri ve bunları Danıştay önünde çelişmeli bir ortamda tartışma fırsatından bütünüyle mahrum bırakılmaları, yargılamanın hakkaniyetini sakatlamaktadır.</p>
<p>Yargılama usulü, uyuşmazlığın ağırlığıyla orantılı olmalıdır ve bu durum, kamuoyundaki saygınlığı koruma yükümlülüğü altındaki yargı mensupları için hayati önem taşır. Hukukun üstünlüğü ilkesi, hakimlerin görev güvencesini esas alır ve bu kuralın ihlali, demokratik düzende yargıya olan güveni sarsar. Bu noktada çelişmeli yargılama hakkı özel bir ağırlık kazanır ve taraflar, iddialarını destekleyen delilleri sunabilmeli ve karşı tarafça ortaya konulan bilgi ve gözlemlerden haberdar edilerek bunlara yanıt verebilmelidir. Ulusal güvenlik gibi nedenlerle bazı delillerin gizli tutulabileceği kabul edilse de, bu kısıtlamalar hakkın özüne dokunmamalı ve mutlaka yargısal güvencelerle dengelenmelidir. Nitekim AİHM Selimi/Arnavutluk kararında, açıklanmayan (gizli) kaynaklara dayanan ve hiçbir karar organının sorgulayamayacağı bir &#8220;özel ispat ağırlığı&#8221; atfedilen bir bulgunun, silahların eşitliğini zedelediğini; ayrıca &#8220;uygunsuz temas&#8221; veya &#8220;istikrarlı temas&#8221; gibi sınırları belirsiz nitelendirmelerin, somut bir zarar veya kusur gösterilmeksizin ihraca dayanak yapılmasının Madde 6 ile bağdaşmadığını tespit etmiştir (§§ 84, 89). Bu tespit, Candar grubunda ByLock tespitine ve gizli tanık beyanlarına yüklenen sorgulanamaz ispat değeriyle birebir örtüşmektedir<strong>.</strong></p>
<p>Bu denetim yükümlülüğü, KHK&#8217;larla ihraç yargılamalarına özgü şekilde de doğrulanmıştır. KHK prosedüründeki bildirim, gerekçe ve savunma gibi güvencelerin yokluğu tek başına 6. madde ihlali oluşturmamakta olup, belirleyici olan sonraki yargısal denetimin kalitesidir. Bu denetimin hem prosedürel boyutu (adil ve çelişmeli bir sürecin yürütülmesi) hem de içeriği (mahkemenin ihracın dayandığı gerekçe ve delilleri gerçek anlamda incelemesi) birlikte değerlendirilmelidir (Pişkin/Türkiye, § 139).</p>
<p>OHAL ihraçlarına özgü yargısal denetim yükümlülüğü, Pişkin/Türkiye kararında belirtildiği üzere, başvurucunun ihraç sürecinde herhangi bir usul güvencesinden yararlanamamış olması durumunda yargısal denetim üzerindeki yükü önemli ölçüde artırmaktadır (Pişkin/Türkiye, § 139). İhraç öncesinde hiçbir usuli güvence tanınmayan bir kişi için geriye kalan tek etkin yol, ulusal mahkemelerde gerekçeleri ve delilleri çelişmeli bir ortamda tartışabilmektir. Dolayısıyla idare mahkemeleri, gerçekliği, doğruluğu ve güvenilirliği sorgulamaya açık fiili ve hukuki meselelerin tamamını, davacıya etkin yargısal denetim sağlayacak düzeyde incelemekle yükümlüdür.</p>
<p>Candar grubunda idari yargı mercilerinin, ihraç kararlarını büyük ölçüde AYM&#8217;nin ByLock tespitine dayanan kararlarına ve ceza dosyalarında yer verilen hususlara atıf yaparak onayladığı görülmektedir. Nitekim idare mahkemeleri ve yüksek yargı organları, uyuşmazlıkların esasına yönelik gerçek ve anlamlı bir denetim yapmaktan kaçınarak, idarenin veya ceza mahkemelerinin tespitlerini peşinen ve mutlak birer veri olarak kabul etmişlerdir (Ramos Nunes de Carvalho e Sá/Portekiz [BD], § 182; İ.Ç./Türkiye, § 56). Bu yaklaşım biçimsel anlamda bir denetim sunmakla birlikte, başvurucuların delil güvenilirliğine, delillerin toplanma yöntemine ve irtibat-iltisak iddiasının somutluğuna ilişkin argümanlarını gerçek manada tartışan bir denetim niteliği taşımamaktadır. Dolayısıyla söz konusu tablo, yerleşik denetim yeterliliği standartlarıyla çelişmektedir (Ramos Nunes de Carvalho e Sá/Portekiz [BD], §§ 177-186).</p>
<p>Bu yapısal sorun, KHK&#8217;larla gerçekleştirilen bir iş sözleşmesi feshini ele alan ve Candar grubuna içerik olarak yakın bir emsal olan İ.Ç. kararında da somutlaşmıştır. Söz konusu kararda Mahkeme, iş sözleşmesinin feshinin hukuki nitelikte bir dava olmasına karşın, başvuranın işverenine sadakati ve kariyeri üzerindeki ağır sonuçları gözetildiğinde, esasa bakan hakimlerin önündeki meselenin, karar verilmeden önce başvurana tüm delilleri görme ve bunlar hakkında görüş bildirme imkanı tanınmasını gerektirdiğini belirtmiştir (İ.Ç./Türkiye, § 57). Mahkeme bu bağlamda Yüksel Yalçınkaya kararındaki tespitleri —ByLock&#8217;un bireyselleştirilmeksizin kullanılmasının 7. maddeyi, ham verilerin açıklanmamasının ise 6. maddeyi ihlal ettiği yönündeki bulguları— hatırlatmış; ancak bu davanın bir ceza isnadı değil bir ihraç davası olması nedeniyle söz konusu tespitlerin kendiliğinden aynen uygulanamayacağını da vurgulamıştır (İ.Ç./Türkiye, § 58)<strong>.</strong> Bu bağlamda Mahkeme, somut olayda şu yapısal sorunu tespit etmiştir; ihraç kararına gerekçe yapılan deliller iş mahkemesinin kararından çok sonra elde edilmiş, bu bilgiler başvurana hiçbir zaman sunulmamış ve mahkeme önünde çelişmeli bir incelemeye konu edilmemiştir. Dolayısıyla, bu koşullar altında gerçekleştirilen yargısal denetim yetersiz kalmıştır. AİHM ayrıca 15. madde çerçevesinde, adil yargılanma hakkına getirilen kısıtlamaların durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüyü aşamayacağını ve KHK hükümlerinin yargısal denetime açık bir yasak içermediği sürece mahkemelerin keyfiliği önleyecek yeterli bir denetim yapma yetkisine sahip kılındığı şeklinde yorumlanması gerektiğini; ancak somut olayda gerçekleştirilen denetimin bu standardı karşılamadığını ve adil yargılanmaya ilişkin gereklerin yerine getirilmemesinin Türkiye&#8217;nin yükümlülüklerini askıya almasına dayanılarak haklı gösterilemeyeceğini belirtmiştir (İ.Ç./Türkiye, §§ 57-62).</p>
<h2><strong>II. Geriye Dönük Delil Değerlendirmesi Çerçevesinde Silahların Eşitliği ve Çelişmeli Yargılama İlkeleri (Soru 4-a)</strong></h2>
<p>Başvurucular, ihraç edildikleri sırada yasa dışı kabul edilen bir yapı veya oluşumla bağlantılarını ortaya koyan bir bilgi veya delilin kendilerine sunulmadığını, idari yargı mercilerinin ise ihraç sürecinden sonra başlatılan ceza soruşturmalarında elde edilen verilere dayandığını ileri sürmüşlerdir. İhraç gerekçelerinin bu şekilde geriye dönük olarak oluşturulması, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri açısından ciddi bir sorun teşkil etmektedir.</p>
<p>İspat yükünün yer değiştirmesi veya geriye dönük delil değerlendirmesi, kural olarak 6. maddenin medeni boyutuyla tek başına çelişmez. Ancak bu yöntemin kabul edilebilirliği, güçlü usul güvencelerinin varlığına ve tarafların adil şartlarda yarışabilmesine bağlıdır<strong>.</strong> Bu durumun temel ön koşulu; bireyin ihraç sonrası toplanan aleyhte delillere yargısal denetim aşamasında tam ve eksiksiz erişebilmesi, mahkemenin bu delillerin teknik doğruluğunu bağımsızca sorgulayabilmesi ve devlet karşısında savunmayı dezavantajlı kılmayacak dengeli usul mekanizmalarının işletilmesidir (Xhoxhaj/Arnavutluk, § 352).</p>
<p>Ancak Candar grubunda bu usuli güvenceler bütünüyle askıya alınmıştır. Xhoxhaj kararında öngörülen &#8220;güçlü usul güvenceleri&#8221; ile &#8220;tarafların adil şartlarda yarışabilmesi&#8221; imkanları, Candar ve diğerleri dosyasında mevcut değildir. Zira Candar dosyasında, idare mahkemeleri ihraçtan sonra üretilen delilleri &#8220;gerekçe&#8221; olarak kullanmış, başvurucular ise bu delillerin kaynağına veya içeriğine hiçbir şekilde erişememiştir. Başka bir ifadeyle, Xhoxhaj kararında bir &#8220;denge&#8221; gözetilirken, Candar dosyasında idare, ceza soruşturmalarındaki &#8220;gizli&#8221; veya &#8220;henüz olmayan&#8221; verilere dayanarak savunmayı çaresiz bırakmıştır. İhraç anında fiilen erişilemeyen delillere dayanan bir sistemde, Xhoxhaj&#8217;daki &#8220;yargısal denetim&#8221; standardı işlevini yitirmişti. Çünkü başvurucular, idarenin dayandığı delillerden haberdar edilmeyerek, iddialara görüş bildirme ve çelişmeli yargılama ilkesini kullanma imkanından mahrum bırakılmıştır (İ.Ç./Türkiye, § 60; Selimi/Arnavutluk, §§ 55-58).</p>
<h2><strong>III. Gizli Veriler, Ceza Yargılamasından Alınan Delillere Erişim ve İtiraz Hakkı (Soru 4-b)</strong></h2>
<p>Disiplin yargılamalarında silahların eşitliği ilkesi, meslekten çıkarılma riski taşıyan bir kamu görevlisine, idare karşısında kendini savunurken dezavantajlı duruma düşmeyeceği şartların sağlanmasını zorunlu kılar (Olujić/Hırvatistan, § 78). Bu ilkenin işleyebilmesi için öncelikle ihracın dayandığı hukuki ve fiili hususun netleştirilmesi gerekir. Zira başvurucunun mağduriyet derecesi ancak bu sayede anlaşılabilir (Olujić/Hırvatistan, § 79). Mesleki itibarın kaybı, kariyerin sonlanması ve ömür boyu hak mahrumiyetleri gibi telafisi güç sonuçlar doğuran davalarda, savunmaya delil sunma ve aleyhteki verileri çürütme konusunda en geniş imkanlar tanınmalıdır (Olujić/Hırvatistan, §§ 79-80, 85). Savunmanın gösterdiği tanıkların reddedilmesi veya bu ret kararlarının yetersiz gerekçelerle geçiştirilmesi yargılamanın adilliğini yok eder (Olujić/Hırvatistan, §§ 82-85). Olujić kararında ihlali tespitinin asıl nedeni, ulusal yargı konseyinin, savcılık/hükümet avukatının önerdiği tüm tanıkları dinlerken, başvurucunun (bir yüksek mahkeme başkanının) tanıklarının tamamını yetersiz ve tutarsız gerekçelerle reddetmesidir. AİHM, bir tarafın tanıkları kabul edilirken diğerininkilerin reddedilmesini silahların eşitliği ilkesiyle bağdaşmaz bulmuştur (§§ 83-85). Bu durum, YARSAV üyeliği ihraç gerekçesi sayılan veya ByLock verilerine karşı teknik inceleme talepleri reddedilen Candar grubu başvurucuları için geçerlidir.</p>
<p>AİHM, gizli gözetleme verilerine itiraz hakkı konusunda Adomaitis/Litvanya kararında; ilgilinin veriye fiilen erişebilmesi, şikayetlerini yetkili merci önünde dile getirebilmesi ve mahkemelerin kısıtlamanın orantılılığını denetlemesi şartıyla ihlal oluşmayacağına hükmetmiştir (§§ 67-73). Bu doğrultuda, kamu yararı veya gizlilik gerekçesiyle delilin ham verilerinin savunmadan gizlenmesi ve bu kısıtlamanın mahkemelerce dengeleyici usuli güvencelerle telafi edilmemesi, silahların eşitliği ilkesini sakatlayacaktır (Adomaitis/Litvanya, § 70; Selimi/Arnavutluk, § 60). Adomaitis/Litvanya kararında Mahkeme&#8217;nin ihlal bulmama sebebi; başvurucuya, disiplin cezasının dayanağı olan belgelerin silahların eşitliği ilkesine uygun olarak sunulması; gözetlemenin hukuka uygunluğunun iki kademeli bir mekanizmada bağımsızca denetlenmesi; başvurucunun bilginin güvenilirliğine hiç itiraz etmemesi ve ihracın yalnızca dinleme kayıtlarına değil, sözleşmeler ve tanık ifadeleri de dahil delillerin tamamına dayanmasıdır (§§ 68-71). Candar grubunda bu güvencelerin hiçbiri mevcut değildi. Zira ham ByLock verisi sunulmamış, güvenilirliği bağımsızca denetlenmemiş ve bu veriler çoğu kez tek/belirleyici delil olmuştur. Yine, fişlemeye dayalı kurum kanaati, sosyal çevre bilgisi ve bazı başvurucularla ilgili Garson isimli gizli tanıktan elde edilen verilerle ilgili de aynı durum söz konusudur. Dolayısıyla Adomaitis kararı, Türkiye lehine değil, aleyhine bir emsaldir.</p>
<p>Ulusal güvenlik gibi gerekçelerle bazı delillerin gizli tutulması mümkün olsa da, bu durum savunma haklarının özüne dokunmamalı ve yargı yerleri mutlak surette dengeleyici güvenceler sunmalıdır (Selimi/Arnavutluk, §§ 55-60). Belirleyici ağırlığa sahip ve doğrudan sınanamayan delillere dayanan yargılamalarda mahkemelerin konuyu hassasiyetle inceleme yükümlülüğü vardır (Selimi/Arnavutluk, § 59; Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], § 259, §§ 300-356). Bu noktada Yüksel Yalçınkaya kararı önem arz etmektedir. Yalçınkaya kararında Büyük Daire, ham ByLock verilerine ve bunların elde edilme ile analiz yöntemine erişimin yokluğunun, yeterli usuli güvencelerle dengelenmediğinde savunmanın uğradığı zararın Madde 6 § 1 ihlaline yol açtığını tespit etmiştir. Mahkeme özellikle, kullanıcı listesinin oluşturulma yöntemindeki teknik tutarsızlıkların ve tespitin bireyselleştirilip bireyselleştirilmediğinin bir bütün olarak denetlenmesi gerektiğini vurgulamıştır (§§ 300-341).</p>
<h2><strong>IV. Hukuka Aykırı Yollarla Elde Edilen Delillerin Yargılamanın Hakkaniyetine Etkisi (Soru 4-c)</strong></h2>
<p>Hukuka aykırı delilin kabul edilebilirliğine karar vermek kural olarak ulusal mahkemelerin yetkisindedir. AİHM&#8217;in görevi ise delillerin elde edilme biçimi de dahil olmak üzere yargılamanın bütününün adil olup olmadığını denetlemektir (Elsholz/Almanya [BD], § 66). López Ribalda/İtalya kararında Büyük Daire, delillerin kabul edilebilirliğine ilişkin ilkelerin ceza hukuku bağlamında geliştirilmiş olsa da, medeni/idari yargılamaların hakkaniyetini incelerken de uygulanabileceğini ve devletlerin medeni davalarda daha geniş bir marja sahip olmakla birlikte, Madde 6&#8217;nın cezai boyutunda geliştirilen güvencelerden esinlenebileceğini belirtmiştir (López Ribalda ve Diğerleri/İspanya [BD], § 152). Bu, ByLock temelli idari ihraç yargılamalarına Yalçınkaya&#8217;nın adil yargılanma standartlarının aktarılabilmesi noktasında içtihadi bir dayanak teşkil etmektedir.</p>
<p>Yargılamanın bir bütün olarak adilliği değerlendirilirken; başvurucunun delilin kullanımına itiraz edebilme imkanı, delilin niteliği, güvenilirliğine dair şüpheler ve delilin karara etkisi temel kriterlerdir (López Ribalda, § 151). Eğer bir delil, karara esas teşkil edecek nitelikteyse ve güvenilirliği şüpheliyse, adilliğin korunması adına en güçlü güvencelerin sağlanması gerekir (Vukota-Bojić/İsviçre, § 93-95).</p>
<p>Candar grubu dosyalarında, ByLock verilerinin CMK 134. maddedeki usul güvenceleri göz ardı edilerek elde edildiği, sonradan alınan mahkeme kararlarıyla yasal hale getirilmeye çalışıldığı ve idari yargı sürecine dahil edildiği görülmektedir. Bu süreçte başvurucuların, farklı tarihlerdeki ByLock kullanıcı listeleri arasındaki tutarsızlıklara yönelik itirazları ulusal mahkemeler tarafından incelenmemiştir.</p>
<p>Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının bir gereği olan gerekçeli karar hakkı uyarınca ulusal mahkemeler, delillerin kalitesi, erişilebilirliği ve hukuka uygunluğuna ilişkin tüm savunmaları doğrudan, açık ve ikna edici gerekçelerle karşılamak zorundadır. <em>Yalçınkaya/Türkiye</em> kararında Mahkeme, yerel mahkemelerin &#8220;başvurucunun ByLock kullandığı tespit edilmiştir&#8221; şeklindeki yüzeysel bir ifadeyle yetinemeyeceğini belirtmiştir. Bu doğrultuda mahkemelerin; söz konusu tespitin hangi teknik verilere dayandığını, verilerin güvenilirliğinin nasıl sağlandığını ve savunmanın itirazlarının neden reddedildiğini açıkça gerekçelendirmesi gerekmektedir (§ 334). <em>Ruiz Torija/İspanya</em> davasındaki gerekçe yükümlülüğünün ByLock özelinde somutlaşmış biçimi olan bu standart, AYM’nin ByLock kullanımını sadakat yükümlülüğünün ihlali için tek başına yeterli gören yaklaşımı nedneiyle işlevsiz kalmış ve bu durum delillere yapılan itirazları sonuçsuz bırakmıştır.</p>
<h2><strong>V. Tanık Beyanlarının Değerlendirilmesi ve Çelişmeli Yargılama Hakkı (Soru 4-d)</strong></h2>
<p>Adil yargılanma hakkı kapsamında; aleyhteki belirleyici bir tanığın ifadesinin dosyadan çıkarılması talebinin gerekçesiz reddi, tanığın çapraz sorguya tabi tutulamaması veya tanık dinletme taleplerinin yanıtsız bırakılması ağır usul hatalarıdır (Carmel Saliba/Malta, §§ 76-77). Tanığın sorgulanamadığı veya tanık dinletme taleplerinin mahkemece görmezden gelindiği durumlarda iki husus önem arz eder; ilk olarak, belirleyici bir tanığın sorgulanamaması savunma hakkı açısından &#8220;gerçek bir çelişki&#8221; yaratır. İkinci olarak, tanık dinletme talebinin yargı mercilerince hiç ele alınmaması, talebin reddinden bağımsız bir ihlaldir. AİHM, bu başlık altında atıf yaptığı Roccella/İtalya davasında yargılamanın bütününe bakarak herhangi bir ihlal bulmamıştır. Mahkeme bu sonuca, tüm tanıkların ilk derece yargılamasında bizzat dinlenmiş ve başvurucuya çapraz sorgu imkânı tanınmış olması gerekçesiyle ulaşmıştır (Roccella/İtalya, §§ 45-47, 51-53). İdare mahkemelerinin hiçbir aşamada tanık dinlemediği ve tüm ifadeleri ceza dosyalarından aktarılan yazılı belgelerle sınırlı tuttuğu Candar grubu dosyalarında, bu şartlar gerçekleşmemiştir. Dolayısıyla, Roccella kararındaki sonuç, ilk derece yargılamasında sorgu imkânı sağlanmayan Candar grubu başvuruları için emsal teşkil edemez.</p>
<p>Türk idari yargı hukukunda, duruşma imkanı olsa da tanık dinlenmesine ilişkin bir düzenleme yoktur (Dilek Genç/Türkiye, § 70). İdare mahkemelerinin duruşmalarda tanık dinlememesi, ceza dosyalarından aktarılan tanık beyanlarına karşı sözlü itiraz imkânını tamamen ortadan kaldırmaktadır (Dilek Genç/Türkiye, §§ 77-79)<strong>.</strong> Bu durum; davadaki olayları ve hukuki sebepleri tek aşamada karara bağlayan, üstelik kararına karşı etkili bir temyiz yolu bulunmayan mahkemeler için ciddi bir sorundur. Çünkü tanığın güvenilirliği, mahkeme huzurunda bizzat dinlenmeden anlaşılamaz. Bu mevzuat eksikliği karşısında, davacının tanık listesi sunmamasının aleyhe kullanılması hukuka aykırıdır. Mahkemelerin tanık dinlememesi, adil yargılanma standartlarının uygulanmasını imkansız kılmakta ve çelişmeli yargılama hakkını ihlal etmektedir (Dilek Genç/Türkiye, § 79).</p>
<p>Candar grubu başvurularında, &#8220;Garson&#8221; kod adlı gizli tanık beyanları ile başvurucuların hiçbir zaman yüzleşemediği tanık ifadeleri ihraç kararlarına dayanak yapılmıştır. Tanık güvenilirliğinin çapraz sorgu ile sınanamadığı bu durumlarda, yargılamanın sadece yazılı usulle yürütülmesi çelişmeli yargılama hakkını ihlal etmektedir (Carmel Saliba/Malta, §§ 76-77; Dilek Genç/Türkiye, § 78).</p>
<h2><strong>VI. Sözlü ve Kamuya Açık Duruşma Hakkının Sınırları (Soru 4-e)</strong></h2>
<p>AİHS&#8217;in 6. maddesinde güvence altına alınan kamuya açık duruşma hakkı, yargılamanın şeffaflığını sağlayan ve mahkemelere duyulan güveni tesis eden temel bir haktır (Martinie/Fransa, §§ 39-42). Bu hak, bireyi gizli yargılamalara karşı koruduğu kadar, yargı sisteminin toplumsal güvenilirliğini de sağlar. AİHM; ulusal güvenlik, kamu düzeni, genel ahlak, tarafların özel hayatının korunması gibi istisnai durumlarda duruşma yapılmamasını meşru görebilse de, bu istisnaların dar yorumlanması gerektiğini vurgulamaktadır. Candar grubu dosyalarında mahkemelerin sistematik olarak duruşma yapmadan, sadece yazılı belgelerle karar vermesi, başvurucuların haklarını zedelediği gibi, OHAL ihraçlarının yargısal denetimine duyulan güveni de sarsmaktadır.</p>
<p>AİHM, Jehovah&#8217;s Witnesses/Finlandiya kararında duruşma yapılmamasını bir ihlal olarak görmemiştir. Ancak AİHM bu kararda, duruşmanın hangi durumlarda zorunlu olduğunu netleştirmiştir. Eğer kişinin güvenilirliği mahkemenin kararında belirleyici olacaksa, dosyada tanık dinlenmesi gerekiyorsa ya da başvurucu ile idare arasında olayın ne şekilde yaşandığına dair bir uyuşmazlık varsa duruşma yapılması şarttır (§ 49). AİHM&#8217;in bu kararda ihlal bulmamasının sebebi, taraflar arasında olayların nasıl gerçekleştiğine dair bir ihtilaf bulunmaması ve başvurucunun duruşma talebinde dahi bulunmamasıdır (Jehovah&#8217;s Witnesses/Finlandiya, §§ 56-57).</p>
<p>Candar grubundaki durum ise tamamen farklıdır. Burada ByLock&#8217;un kullanılıp kullanılmadığı, gizli tanık beyanlarının gerçek olup olmadığı ve sendika bağlantısının ne anlama geldiği gibi konular taraflar arasında ihtilaflıdır. Bu nedenle, tarafların her konuda anlaştığı bir davada verilen &#8220;ihlal yok&#8221; sonucunun, Candar grubundaki davalara uygulanması mümkün değildir. Nitekim Vilho Eskelinen/Finlandiya kararında Mahkeme, duruşma yapılmamasını ancak başvurucuların duruşma talep etme imkanından mahrum bırakılmamış olması ve idare mahkemelerinin bu değerlendirmeyi gerekçeleriyle yapması koşuluyla meşru görmüştür (§ 74). Candar grubunda ise ne yeterli bir gerekçelendirme ne de olgusal uyuşmazlığı giderecek bir sözlü inceleme mevcuttur.</p>
<p>İdare mahkemelerinin, başvurucuların mesleki hayatını sona erdiren tasfiye davalarında, delilleri hiç tartışmadan sadece yazılı usulle karar vermesi AİHS ilkeleriyle bağdaşmaz (Martinie, § 42; Ramos Nunes, § 211). İdare mahkemeleri, AYM&#8217;nin içtihadını gerekçe göstererek davaları yüzeysel incelemektedir. Candar grubundaki başvurularda ByLock kullanımı, gizli tanık beyanları ve sendika bağlantısı gibi her bir konu derin bir tartışma içermektedir. Mahkemelerin duruşma yapmaması ve tanık dinlememesi, başvurucuların kendi davalarında itirazlarını bizzat dile getirmesini engellemekte ve bu durum çelişmeli yargılama hakkını ihlal etmektedir (Dilek Genç/Türkiye, §§ 77-79; Jehovah&#8217;s Witnesses/Finlandiya, § 57).</p>
<h1><strong>SORU 5: DERNEK VE SENDİKA FAALİYETLERİ ÇERÇEVESİNDE SÖZLEŞME&#8217;NİN 11. MADDESİ KAPSAMINDA ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ</strong></h1>
<p><em>Soru 5: Kamu hizmetinden ve/veya yargıdan ihraçları kısmen dernek, vakıf veya sendika üyeliğine, yöneticiliğine ya da bu kurumlara yaptıkları bağışlara dayanan başvurucular bakımından, söz konusu ihraç tasarrufu Sözleşme&#8217;nin 11. maddesi kapsamındaki haklarına bir müdahale oluşturmuş mudur? Oluşturmuş ise, bu müdahale söz konusu hükmün ikinci fıkrası çerçevesinde haklılaştırılabilir nitelikte midir (bkz. mutatis mutandis, Yüksel Yalçınkaya / Türkiye [BD], §§ 384-402)?</em></p>
<h2><strong>I. Örgütlenme Özgürlüğünün Koruma Alanı ve Müdahalenin Varlığı</strong></h2>
<p>Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin ortak bir amaç için bir araya gelip dernek veya sendika kurma ya da mevcut yapılara üye olma hakkını güvence altına alır. Yalçınkaya kararında Büyük Daire, karşılıklı çıkar alanında kolektif hareket edebilmek için tüzel kişilik kurma yhakkının örgütlenme özgürlüğünün en önemli yönlerinden biri olduğunu (§ 385); demokrasi, çoğulculuk ve örgütlenme özgürlüğü arasında doğrudan bir bağ bulunduğunu ve bu özgürlüğe ancak &#8220;ikna edici ve zorlayıcı gerekçelerin&#8221; kısıtlama getirebileceğini, her türlü kısıtlamanın da Mahkemenin denetimine tabi olduğunu vurgulamıştır (§ 386). AİHM&#8217;e göre, 11. madde kapsamındaki bir müdahalenin varlığı için kurumun doğrudan kapatılması gerekmez; şiddet içermeyen, kurulduğu dönemde yasal olan sivil toplum faaliyetlerinin, terör örgütü bağlantısı veya sadakat yükümlülüğü ihlali için tek başına delil sayılması örgütlenme özgürlüğüne ağır bir müdahaledir (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], §§ 384, 387). Candar ve Diğerleri/Türkiye davasındaki başvurucular, görevde oldukları dönemde yasal faaliyet gösteren YARSAV üyeliği, Aktif Eğitim-Sen üyeliği veya Kimse Yok Mu Derneği&#8217;ne yapılan bağışlar nedeniyle ihraç edilmişlerdir. Ancak idari makamlar ve yargı mercileri, başvurucuların bu yasal yapılar içerisinde şiddeti teşvik eden veya anayasal düzen aleyhine suç teşkil eden bir eylemini tespit edememiştir (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], § 391). Hükümet de, söz konusu sivil toplum faaliyetlerinin yasal korumadan çıkarılmasını gerektirecek somut ve ikna edici bir delil sunamamıştır (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], §§ 387, 391-392). Bu nedenle, söz konusu ihraçlar 11. madde kapsamındaki haklara yönelik açık bir müdahale teşkil etmektedir (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], § 387).</p>
<h2><strong>II. Kanunla Öngörülmüş Olma ve Öngörülebilirlik Kriterinin İhlali</strong></h2>
<p>Sözleşme&#8217;nin 11. maddesinin 2. fıkrası uyarınca bir kısıtlamanın meşru olması için &#8220;kanunla öngörülmüş&#8221; olması şarttır. Bu şart, salt kanun maddesinin varlığını değil, hukuk devleti ilkeleriyle uyumlu, erişilebilir ve öngörülebilir olmasını gerektirir. AİHM, &#8220;irtibat/iltisak&#8221; kavramlarının 8. maddedeki öngörülemezliği ile sendika/dernek üyeliğinin 11. maddedeki öngörülemezliğinin, aynı yapısal kanun kalitesi sorunu olduğunu vurgulamıştır (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], § 388). Büyük Daire Yalçınkaya&#8217;da, TCK&#8217;nın 314 § 2. maddesinin, başvurucunun yasal bir sendika ve derneğe üyeliği bağlamında yorumlanma biçiminin, hükmün kapsamını öngörülemez biçimde genişlettiğini ve keyfi müdahaleye karşı gerekli asgari korumayı sağlamadığını ve dolayısıyla müdahalenin Madde 11 § 2 anlamında &#8220;kanunla öngörülmüş&#8221; sayılamayacağını belirtmiştir (§ 396).</p>
<p>Özellikle YARSAV gibi devletin resmi organlarınca tanınan, uluslararası yargı ağlarında Türkiye&#8217;yi temsil eden yasal bir mesleki kuruluşa üyeliğin, hiçbir somut suçlama olmaksızın örgüt bağlantısı sayılması, yasallık karinesini yok saymaktır (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], §§ 389-390). Bir bireyin yasal bir yapıya üye olmasının ileride terör örgütü üyeliği sayılacağını önceden bilmesi hukuken imkansızdır (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], § 396). Mahkeme, müdahalenin kanunilik şartını daha ilk aşamada karşılamadığı tespit edildiğinden, ayrıca meşru amaç güdüp gütmediğinin veya demokratik toplumda gerekli olup olmadığının incelenmesine gerek kalmadığını belirtmiştir (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], § 397). Bu, Madde 11 bakımından da Madde 8&#8217;deki kademeli inceleme mantığının aynen işlediğini göstermektedir</p>
<h2><strong>III. Olağanüstü Hal Derogasyonunun (Madde 15) Sınırları ve Yetersizliği</strong></h2>
<p>AİHM, hukukun üstünlüğüne saygının OHAL koşullarında dahi her zaman vazgeçilmez olduğunu; örgütlenme özgürlüğüne müdahale eden bir derogasyon tedbirinin durumun gerektirdiği ölçüyle sınırlı olup olmadığı denetlenirken, keyfi müdahaleye karşı güvencelerin bulunup bulunmadığının ve tedbirin hukukun üstünlüğünü zayıflatıp zayıflatmadığının da ayrıca incelenmesi gerektiğini belirtmiştir (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], § 398). Türkiye, OHAL&#8217;in getirdiği güvenlik risklerine rağmen, yasal ve barışçıl sivil toplum katılımlarının neden &#8220;kesinlikle gerekli&#8221; bir biçimde ihraç delili yapıldığını somut gerekçelerle açıklayamamıştır (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], § 399).</p>
<p>Mahkeme kararlarında, bu sivil toplum faaliyetlerinin olağanüstü halin acil gereklilikleriyle nasıl bir illiyet bağı oluşturduğuna dair hiçbir değerlendirme yoktur (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], § 399). Bir sendikanın veya derneğin sonradan kapatılmış olması, geçmişte yasal olarak orada yer alan üyelerin kişisel hiçbir zararlı eylemi saptanmadan cezalandırılmasına hukuki zemin oluşturamaz (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], §§ 390, 397). Kanunilik şartını taşımayan ve keyfi uygulamalara karşı koruma içermeyen bir müdahale rejimi, 15. maddeye dayanılarak meşru gösterilemez (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], §§ 400-401). Kişilerin eylemlerine değil, sadece yasal üyelik kayıtlarına dayanan bu orantısız kısıtlamalar, durumun gerektirdiği ölçüyü açıkça aşmaktadır (Yüksel Yalçınkaya/Türkiye [BD], §§ 355, 397).</p>
<h1><strong>SONUÇ</strong></h1>
<p>AİHM’in taraflara yönelttiği sorulara ilişkin yukarıda yapılan değerlendirmeden, Candar ve Diğerleri/Türkiye başvurusunda birden fazla Sözleşme hükmünün ihlal edildiği edildiği görülmektedir. Bu sonuca ulaşılmasında yalnızca AİHM içtihadı değil, Türk idare hukuku ve anayasa hukuku doktrinindeki birikimler de belirleyici bir rol oynamıştır.</p>
<h2><strong>I. Kamu Görevinden Çıkarma Tedbirinin Anayasal Statüsü ve Hak Boyutu</strong></h2>
<p>Anayasa&#8217;da kamu görevine girme hakkı yalnızca göreve başlama aşamasını değil, görevde kalma ve görevden çıkarılma süreçlerini de kapsamaktadır. Bu hak, özel hukuka tabi olarak kamuda istihdam edilen işçileri de koruma alanına almaktadır (Anayasa m. 70). Dolayısıyla OHAL KHK&#8217;leri kapsamında meslekten çıkarılan başvurucular, yalnızca idare hukukunun anlamıyla statü hukukuna tabi kamu görevlileri değildir; Anayasa&#8217;nın 70. maddesi çerçevesinde korunan hakkı olan herkes bu güvenceden yararlanabilir. Tedbirin &#8220;olağanüstü&#8221; niteliği ise salt Türk hukukuna özgü değildir. Venedik Komisyonu, 667-676 sayılı OHAL KHK&#8217;lerini incelediği görüşünde, kamu görevinden çıkarma tedbirini olağan disiplin sorumluluğundan tamamen farklı, kendine özgü koşulları olan bir &#8220;olağanüstü tedbir&#8221; olarak tanımlamıştır (CDL-AD(2016)037, § 105). Anayasa Mahkemesi de kendi üyelerine ilişkin kararında bu tespiti paylaşmıştır (AYM, E:2016/6, K:2016/12, § 79).</p>
<p>Olağanüstü tedbirin boyutunu somutlaştırmak açısından şu husus önem taşımaktadır: 15 Temmuz döneminde kamu görevinden çıkarma yaptırımı, yalnızca göreve son verme ve kamu hizmetine giriş yasağıyla sınırlı kalmamış; mevzuata sonradan eklenen birden fazla hükümle KHK kapsamındakilerin tarabuluculuk, bilirkişilik, burs, öğrenci temsilciliği gibi çok sayıda alanda da yasaklara maruz kalmasına yol açmıştır. Söz konusu kısıtlamalar, SGK kayıtlarına &#8220;Kod 37&#8221; olarak işlenen terör örgütü irtibatı damgasıyla birlikte, başvurucuların özel sektörde iş bulmalarını da fiilen güçleştirmiştir. Bu yapı, AİHM&#8217;in Sidabras ve Džiautas/Litvanya içtihadında orantısız bulduğu geniş kapsamlı istihdam yasağının ötesine geçen, katı ve süresiz bir hak mahrumiyeti rejimine dönüşmüştür.</p>
<h2><strong>II. Kişiselleştirme Yükümlülüğü: Doktrin ve Yargı Organlarının Tespitleri</strong></h2>
<p>Mevcut uyuşmazlıkta en köklü sorunların başında, tedbirin herhangi bir bireysel değerlendirme yapılmaksızın uygulanması gelmektedir. Türk hukuk doktrininde ve yargı içtihadında bu sorun ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu, 7 Aralık 1989 tarihli kararında (E:1988/6, K:1989/4), 12 Eylül döneminde sıkıyönetim komutanlarına tanınan görevden çıkarma yetkisini şu gerekçeyle hukuka aykırı bulmuştur; <em>&#8220;yetkinin kullanılması için maddede hiçbir usulün öngörülmemiş olması da kamu personeli yönünden tümüyle güvencesiz bir ortam yaratmıştır&#8230; Bu yetki, kullanılması için gösterilen sebeplerin belirsizliği ve kamu personeli için güvence sağlayacak bir usulün düzenlenmemiş olması yönlerinden kişisel değerlendirmelere, keyfi ve kamu yararı amacı dışında uygulamalara müsait bir yetkidir.&#8221;</em> 12 Eylül&#8217;de yeniden değerlendirme sonucu birçok kişinin sakıncalı olmaktan çıkarılmış olması, bu yetkinin keyfi kullanılmaya elverişli niteliğini gözler önüne sermiştir.</p>
<p>Anayasa Mahkemesi de OHAL KHK&#8217;lerini incelediği kararında (AYM E:2018/81, K:2021/45, T:24/06/2021, §§ 107, 113-116) kişiselleştirme zorunluluğunu açıkça teyit etmiştir; &#8220;<em>kamu görevinden çıkarılan kişilerin tedbirin uygulanması aşamasına kadarki sürece ne şekilde dâhil edildiği, bireysel durumları değerlendirilerek tedbir kapsamında olmalarını gerektiren fiilî ve hukuki olgulardan haberdar edilip edilmedikleri&#8230; gözönüne alınması gerekir&#8230; Olağanüstü dönemlerde dahi söz konusu şart yerine getirilmeden yapılacak uygulamaların keyfiliğe yol açabileceği ve bunun da Anayasa&#8217;nın 15. maddesi kapsamında durumun gerektirdiği ölçü içinde değerlendirilemeyeceği açıktır.&#8221;</em> Ne var ki aynı kararın devamında AYM, bu eksikliğin OHAL Komisyonu ve ardından açılacak idari yargı davalarıyla telafi edilebileceği sonucuna varmış; bu çözüm yolunu yeterli görmüştür. Bu kabul, kişiselleştirme yükümlülüğünü ön aşamadan yargı aşamasına devreden bir yaklaşım olarak doktrinde ciddi eleştirilere maruz kalmıştır.</p>
<p>Venedik Komisyonu ise OHAL KHK&#8217;lerini değerlendirdiği görüşünde bu eleştirilere katılmış ve şu saptamayı yapmıştır; hiçbir delil standardı getirmeyen ve tedbiri her bir kişi için ayrı olarak uygulama ile dayanak gösterme zorunluluğu öngörmeyen KHK hükümleri, kamu kurumlarınca farklı ve tutarsız biçimlerde uygulanabilir. Komisyon bu bağlamda Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu&#8217;nun, oldukça uzun kararında darbe örgütü hakkında ayrıntılı açıklamalar yapmasına karşın ekli listede yer alan hakim ve savcılara dair kişisel hiçbir açıklama ve delillendirme yapmamış olmasını somut bir örnek olarak göstermiştir. Komisyona göre, kişilerin asgari düzeyde de olsa idari usul güvencelerinden yararlandırılmaması ve haklarındaki iddialara karşı savunma yapma olanağından yoksun bırakılması, tedbir üzerindeki etkin yargısal denetimi de imkansız kılmaktadır (Venice Commission, CDL-AD(2016)037, §§ 135 vd.).</p>
<p>AİHM içtihadında ise kişiselleştirme, iki farklı yükümlülük olarak ele alınmaktadır. Birincisi, bireysel değerlendirme yapılmadan toplu tedbire başvurulmasının &#8220;inandırıcı gerekçelerle&#8221; açıklanması zorunluluğudur. İkincisi, kişiselleştirme yapılmayan hallerde tedbire maruz kalacak kişilerin kapsamının yeterince daraltılmış olması gereğidir (Polyakh/Ukrayna, § 292-293; Adamson/Letonya, § 116). Türkiye&#8217;deki uygulamada bu iki koşulun hiçbiri sağlanmamıştır: Ne bireysel değerlendirme için inandırıcı bir gerekçe sunulmuş ne de tedbirin kişi bakımından kapsamı unvan, görev önem düzeyi veya hukuka aykırı faaliyete katılım gibi nesnel kriterlerle daraltılmıştır.</p>
<h2><strong>III. Ömür Boyu Yasak, Orantılılık ve Uluslararası Standartlar</strong></h2>
<p>Ömür boyu kamu hizmetine giriş yasağının orantılılığını değerlendirirken yalnızca AİHM içtihadından değil, bağlayıcı olmayan ancak referans alınan uluslararası belgelerden de yararlanmak gerekir. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi&#8217;nin 1096 (1996) sayılı kararına ek Rehber İlkeler, arındırma tedbiri ile erişimi yasaklanan makam ve görevlerin yalnızca önemli insan hakları ihlallerine sebebiyet verebilecek, hükümet adına önemli kararların alınmasına ve uygulanmasına katılabilecek nitelikteki üst düzey mevkilerle sınırlı tutulması gerektiğini açıkça öngörmektedir. Ayrıca aynı Rehber İlkeler&#8217;de, kişilerin göreve girişlerinin engellenmesinin beş yıldan daha uzun sürmemesi gerektiği de vurgulanmıştır. Candar başvurucuları bakımından söz konusu olan ise herhangi bir süre sınırı öngörülmeyen ömür boyu yasak olduğundan, bu standartla açık bir çelişki mevcuttur. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi&#8217;nin Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi&#8217;nin 25. maddesine ilişkin yerleşik kararları da benzer bir noktayı teyit etmektedir: kamu hizmetine erişim hakkı, kamu görevinde yükselme ve görevden keyfi olarak çıkarılmama haklarını da kapsamaktadır (General Comment No. 25, §§ 23-24). Ömür boyu ve herhangi bir değerlendirme mekanizması öngörülmeyen bir yasağın bu çerçeveyle bağdaşmadığı ortadadır.</p>
<p>Türk anayasa hukuku açısından değerlendirildiğinde, Anayasa&#8217;nın 15. maddesindeki &#8220;durumun gerektirdiği ölçü&#8221; kavramının sıkı biçimde yorumlanması gerekmektedir. Olağanüstü dönemlerin en temel özelliği geçicilik ilkesidir. Bu ilke, her iki dönemde de sistematik biçimde ihlal edilmiştir: OHAL ve sıkıyönetim sona ermesine rağmen tedbirler varlığını sürdürmüş, üstelik yeni mevzuat hükümleriyle hak kısıtlamaları genişlemiştir. Olağanüstü yönetim döneminde ihtiyaç olarak gösterilen ve aciliyetine dayanılarak kişiselleştirmeden vazgeçilen tedbirlerin, o aciliyet ortadan kalktıktan sonra da yürürlükte kalması, &#8220;kesin gereklilik&#8221; standardıyla bağdaşmamaktadır. Ayrıca kamu görevinden çıkarılan kişilerin, hakkındaki somut iddiaları ilk kez ancak ilgili kurumun dava cevap dilekçesinden öğrenebildiği bir sistem, hukuk devleti ilkesinin temel gereklerini karşılamamaktadır.</p>
<h2><strong>IV. Klasik Lustrasyon ile Türkiye Uygulaması Arasındaki Fark</strong></h2>
<p>AİHM, Polyakh/Ukrayna kararında önemli bir ayrım yapmıştır: Totaliter bir rejimden demokratik düzene geçişte uygulanan klasik lustrasyon tedbirleri ile halihazırda demokratik kurumları mevcut olan bir ülkede uygulanan tedbirler, orantılılık denetimi bakımından farklı kriterlere tabidir. Halihazırda demokratik bir yapı içinde bulunan devletin uyguladığı tedbirler çok daha sıkı bir ölçülülük denetimine tabi tutulmaktadır (Polyakh/Ukrayna, § 275). Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde demokratik kurumları işleyen bir hukuk devleti görünümü taşımaktaydı. Bu nedenle AİHM, 15 Temmuz sonrası tedbirleri, Doğu Avrupa&#8217;da komünizm sonrası uygulanan arındırma örnekleriyle aynı ölçülülük standardıyla değerlendirmeyecek; orantılılık denetimini çok daha sıkı biçimde uygulayacaktır. Türk doktrininde de bu tespite yer verilmiş ve olağanüstü hâlin yarattığı şartları meşrulaştırmakta kullanılan klasik lustrasyon gerekçesinin Türkiye koşullarına taşınmasının güç olduğu vurgulanmıştır.</p>
<p>Bunun yanı sıra, arındırma uygulamalarında kanunsuz suç ve ceza ilkesinin temel bir güvencesi olarak kabul edilen şu ilke, Türkiye bağlamında da geçerliliğini korumaktadır: Kimse, gerçekleştiği zaman yasal kabul edilen bir derneğe veya topluluğa üyeliği ya da bu yapılarla ilişkisi nedeniyle tedbire maruz kalmamalıdır (AKPM Rehber İlkeleri). Başvurucuların büyük çoğunluğu, Bylock kullandıkları, YARSAV, Aktif Eğitim-Sen veya Kimse Yok Mu gibi yapılara gerçekleştirdikleri dönemde yasal olan faaliyetleri nedeniyle ihraç edilmiştir. Geriye dönük olarak getirilen &#8220;irtibat&#8221; ve &#8220;iltisak&#8221; kavramlarının bu kişilere uygulanması, söz konusu ilkeyi açıkça çiğnemektedir.</p>
<h2><strong>V. Genel Değerlendirme ve Beklenen Karar</strong></h2>
<p>Yukarıda sıralanan hususlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Candar ve Diğerleri/Türkiye davasında AİHM&#8217;in birden fazla ihlal tespitinde bulunması kuvvetle muhtemeldir:</p>
<p>Sözleşme&#8217;nin 8. maddesi bakımından; tedbirin yasal dayanağını oluşturan &#8220;irtibat&#8221; ve &#8220;iltisak&#8221; kavramları hukuki öngörülebilirlik ve kanun kalitesi standartlarını karşılamamaktadır. Kişiselleştirme yapılmaksızın uygulanan toplu ihraç ve hiçbir değerlendirme mekanizması öngörülmeyen ömür boyu yasaklar, demokratik toplumda gereklilik standartlarıyla bağdaşmamaktadır. Başvurucuların özel hayatları, mesleki kimlikleri, sosyal ilişkileri ve aile bütünlükleri üzerindeki ağır ve telafisi güç sonuçlar, Madde 8 kapsamındaki müdahalenin ağırlık eşiğini fazlasıyla aştığını ortaya koymaktadır. SGK kayıtlarına işlenen &#8220;Kod 37&#8221; damgasının özel sektördeki istihdam olanaklarını da fiilen daralttığı gözetildiğinde, yasağın yalnızca kamu sektörüyle sınırlı kaldığı savunması ile bu kısıtlamaların orantılı sayılacağı görüşü hukuken dayanaksız kalmaktadır.</p>
<p>Sözleşme&#8217;nin 6. maddesi bakımından; başvurucuların ihraç yargılamalarında tam yargı yetkisi kullanan bir mahkeme önünde etkili biçimde savunma yapmaları, aleyhteki delillere etkin itiraz yolunu kullanmaları ve olgusal uyuşmazlıklar için sözlü duruşma talep etmeleri için gerçek anlamlı bir imkândan yoksun bırakıldıkları görülmektedir. İdari yargı mercilerinin, ceza yargılamasından devre dışı kalan delilleri ihraç sonrası dosyaya alması ve başvurucuların bu delillerden en temel düzeyde haberdar edilmemesi, Sözleşme&#8217;nin 6. maddesindeki silahların eşitliği ilkesinin ihlaline sebebiyet vermiştir.</p>
<p>Sözleşme&#8217;nin 11. maddesi bakımından; YARSAV, Aktif Eğitim-Sen gibi yapılara üyeliğin terör örgütü bağlantısı için teyit edici delil sayılması, bu faaliyetlerin gerçekleştiği dönemde tamamen yasal olduğu gerçeğini görmezden gelmektedir. Bu yaklaşım hem Madde 11&#8217;in kanunilik standardını hem de mevcut demokratik kurumlar içinde faaliyet gösteren bir devlete uygulanan daha sıkı orantılılık eşiğini karşılamamaktadır.</p>
<p>Candar ve Diğerleri/Türkiye başvurusu, yalnızca AİHM önünde görülen bireysel bir dava olmaktan öte, Türk hukuk sisteminde olağanüstü tedbirlerle kamu görevinden çıkarma pratiklerinin evrensel insan hakları standartlarıyla uyumunun sınanacağı yapısal bir test niteliği taşımaktadır. AİHM&#8217;in bu davada vereceği kararın, hem Türkiye&#8217;nin Bakanlar Komitesi nezdindeki mevcut ihlal dosyalarını hem de KHK yargılamalarındaki içtihat çizgisini derinden etkileyeceği öngörülmektedir.</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/aihmin-yonelttigi-sorular-ve-atif-yaptigi-kararlar-baglaminda-candar-turkiye-khk-ile-ihrac-basvurusuna-iliskin-degerlendirme-3/">AİHM&#8217;İN YÖNELTTİĞİ SORULAR VE ATIF YAPTIĞI KARARLAR BAĞLAMINDA CANDAR/TÜRKİYE (KHK İLE İHRAÇ) BAŞVURUSUNA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME-3</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AİHM&#8217;İN YÖNELTTİĞİ SORULAR VE ATIF YAPTIĞI KARARLAR BAĞLAMINDA CANDAR/TÜRKİYE (KHK İLE İHRAÇ) BAŞVURUSUNA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME-2</title>
		<link>https://www.savunmahakki.net/aihmin-yonelttigi-sorular-ve-atif-yaptigi-kararlar-baglaminda-candar-turkiye-khk-ile-ihrac-basvurusuna-iliskin-degerlendirme-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[savunmahakki]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2026 21:38:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler&Raporlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.savunmahakki.net/?p=3791</guid>

					<description><![CDATA[<p>SORU 2: BAŞVURUCULARIN İSİMLERİNİN KAMUOYUNA AÇIKLANMASI VE SÖZLEŞME&#8217;NİN 8. MADDESİ KAPSAMINDA İTİBARIN KORUNMASI HAKKI Soru 2: Başvurucuların isimlerinin olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerinin eklerindeki listelerde yayımlanması ve eski hâkim veya savcı olan başvurucular bakımından Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararının Kurulun internet&#8230;</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/aihmin-yonelttigi-sorular-ve-atif-yaptigi-kararlar-baglaminda-candar-turkiye-khk-ile-ihrac-basvurusuna-iliskin-degerlendirme-2/">AİHM&#8217;İN YÖNELTTİĞİ SORULAR VE ATIF YAPTIĞI KARARLAR BAĞLAMINDA CANDAR/TÜRKİYE (KHK İLE İHRAÇ) BAŞVURUSUNA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME-2</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><strong>SORU 2: BAŞVURUCULARIN İSİMLERİNİN KAMUOYUNA AÇIKLANMASI VE SÖZLEŞME&#8217;NİN 8. MADDESİ KAPSAMINDA İTİBARIN KORUNMASI HAKKI</strong></h1>
<p><em>Soru 2: Başvurucuların isimlerinin olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerinin eklerindeki listelerde yayımlanması ve eski hâkim veya savcı olan başvurucular bakımından Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararının Kurulun internet sitesinde kamuoyuna ilan edilmesi nedeniyle, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinde güvence altına alınan itibarın korunması hakkının ihlal edilip edilmediği (bkz. Karajanov/Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti, §§ 70-77; Xhoxhaj/Arnavutluk, § 413)?</em></p>
<p>AİHM&#8217;in Candar ve Diğerleri/Türkiye davası kapsamında taraflara yönelttiği <strong>2. soru,</strong> Sözleşme&#8217;nin 8. maddesi bağlamında meslekten çıkarma işleminin ötesinde, doğrudan kişinin manevi bütünlüğünü ve şerefini hedef alan bağımsız bir ihlal alanına işaret etmektedir. Başvurucuların isimlerinin, kimlik bilgilerinin ve unvanlarının kesinleşmiş bir yargı kararı olmaksızın OHAL KHK&#8217;larının ekindeki listelerle Resmi Gazete&#8217;de ve HS(Y)K internet sitesinde yayımlanması, şeref ve itibar hakkına yönelik ağır bir müdahaledir. AİHM, bir kişinin lustrasyon/tasfiye kapsamında kamuoyu önünde &#8220;işbirlikçi&#8221; olarak ilan edilmesinin, itibarını ağır biçimde zedelediğini ve bu ifşanın Madde 8&#8217;in koruma alanına giren bir müdahale oluşturduğunu tespit etmiştir (Karajanov/Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti, § 71).</p>
<p>Söz konusu ifşa pratiklerinin hukuki yönden en sakat yanı, masumiyet karinesini ve idari istikrarı bütünüyle ortadan kaldıran kesinleşmemişlik sorunu oluşturmasıdır. Bireylerin isimleri Resmi Gazete&#8217;de ve kurumsal internet sitelerinde, haklarında yürütülmüş adil bir idari veya yargısal soruşturma neticesinde verilen kesin bir hükme dayalı olarak değil, doğrudan KHK metinlerinin ekinde yayımlanmıştır. Başvurucular, kendilerine yönelik suçlamalardan haberdar edilmeksizin, önceden herhangi bir ihtar veya bildirim almadan ve aleyhlerindeki iddialara karşı çıkma fırsatı bulamadan listelerin içinde kamuoyuna ifşa edilmişlerdir. Ayrıca, Türk hukukunda kişilerin isimlerinin yayımlanmasını öngören bir düzenleme de yoktur. AİHM, ifşanın en ağır kusuru olarak, tedbirin nihai ve kesin hale gelmesinden önce, yani ilgili kişi henüz itiraz yollarını dahi tüketmemişken kamuoyuna açıklanmasını göstermi ve bu &#8220;erken ifşa&#8221;nın masumiyet karinesiyle bağdaşmadığını vurgulamıştır (Karajanov / Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti, § 73).</p>
<p>Candar grubunda gerek hakim ve savcıların ve gerekse diğer kamu görevlilernin isimlerinin KHK ekinde ve HS(Y)K internet sitesinde herhangi bir yargı kararı olmaksızın yayımlanması, bu erken ifşa sakatlığının en uç örneğidir. AİHM içtihadı gereğince, devletin bireyleri yasa dışı yapılarla ilişkilendirerek kamuoyu önünde lekelemeden önce, çok sıkı ve titiz bir idari veya yargısal doğrulama sürecini tamamlamış olması pozitif bir yükümlülüktür. OHAL KHK ihraçlarındaki pratikte ise bu doğrulamadan tamamen vazgeçilmiş, yürütme organı belirlediği kategorik varsayımlar üzerinden binlerce kamu görevlisini bir gecede terör örgütü bağlantılı ilan ederek şeref ve itibar hakkını şeklen ve fiilen ihlal etmiştir. Bu durum, yayımın meşruiyetini daha ilk aşamada sakatlamıştır (Karajanov / Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti, §§ 74-75).</p>
<p>Kamuoyuna yapılan bu ifşanın, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin 2. fıkrası anlamında herhangi bir meşru amaca hizmet etmediği de açıktır. Hükümet tarafından ileri sürülebilecek olan şeffaflığın sağlanması, kamunun bilgilendirilmesi veya demokratik kurumların korunması gibi soyut gerekçeler, bireysel temellendirmeden yoksun kitlesel ifşaları meşrulaştırmaya yetmez. Kamusal otoritenin bir bireyin itibarını zedeleyecek nitelikte açıklama yapabilmesi, ancak ve ancak o bireyin yasa dışı faaliyetlerini nesnel, tarafsız ve bağımsız bir mekanizma önünde ortaya koyan somut bir tespit sürecinin varlığına bağlıdır. Mevcut uyuşmazlıkta böyle bir durum olmadığından, isimlerin listeler halinde yayımlanmasının Madde 8 § 2 kapsamında korunan hiçbir meşru amaca hizmet etmediği açıktır. Kamusal bir müdahalenin meşru bir amaçtan yoksun olduğunun tespiti halinde, müdahalenin demokratik toplum düzeninde gerekli veya orantılı olup olmadığı yönünde bir inceleme yapılmasına gerek kalmaksızın doğrudan ihlal kararı verilmektedir. Dolayısıyla bu yapısal amaç eksikliği, Sözleşme&#8217;nin 15. maddesi altındaki derogasyon savunmalarını da bütünüyle işlevsiz ve geçersiz kılmaktadır.</p>
<p>Uyuşmazlığın en önemli ve hukuken kabul edilemez tarafı ise zamanlama ve kalıcı etki açısından kendini göstermektedir. Candar ve Diğerleri/Türkiye davasındaki pek çok başvurucu, yürütülen ceza yargılamalarında sonradan beraat etmiş veya haklarında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Buna rağmen başvurucuların isimleri, internet veri tabanlarında, Resmi Gazete arşivlerinde ve HS(Y)K resmi sitesinde &#8220;terör örgütü bağlantılı&#8221; ithamıyla varlığını ve erişilebilirliğini sürdürmektedir. Bu kurumsal inat ve sistem hatası, beraat kararlarının idari alanda hiçbir sonuç doğurmadığı bir sivil ölüm rejimini kalıcı hale getirmektedir. AİHM&#8217;in bu husustaki tespiti son derece açık ve nettir; yargı kararı öncesinde gerçekleştirilen yayım, sonradan yapılacak herhangi bir düzeltmeyle telafi edilemeyecek bir itibar kaybına yol açmakta ve kişi bu kayba karşı kendini savunma imkanından mahrum bırakılmaktadır. İfşa eylemi, gerçekleştirildiği ilk andan itibaren bireyin ve ailesinin hayatı üzerinde kalıcı, yıkıcı ve geri döndürülemez etkiler meydana getirmekte ve lekeleyici etkisini hala sürdürmektedir (Karajanov / Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti, § 75).</p>
<p>Eski hakim ve savcı olan başvurucuların isimlerinin HS(Y)K internet sitesinde yayımlanması, diğer kamu görevlilerinin durumundan farklı olarak, yargı bağımsızlığına yönelik bir tehdit de oluşturmaktadır. Kurulun resmi sitesinde yapılan bu yayımlar, salt bir idari tasarrufun ilanı olmaktan öte, yargı mensuplarının hem meslektaşları hem de kamuoyu nezdinde doğrudan &#8220;anayasal düzene ihanet eden hainler&#8221; olarak yaftalanması amacına hizmet etmiştir. Her ne kadar yüksek sorumluluk taşıyan ve devlet egemenlik gücünü kullanan yargı mensuplarının belirli ölçüde şeffaflık denetimine tabi tutulması meşru kabul edilebilse de, bu durum adil bir karar alma sürecinin bütünüyle dışlandığı toplu ifşaları asla korumaz (Xhoxhaj/Arnavutluk, § 413; Nikëhasani / Arnavutluk, § 129). Arnavutluk ile verilen kararlarda AİHM bu tür ifşaları ve isimlerin kamuoyuna açıklanmasını orantılı bulunmuştur. Ancak bunun nedeni, ifşanın arkasında Bağımsız Nitelendirme Komisyonu&#8217;nun her bir hakim hakkında yürüttüğü somut, belgeli ve çelişmeli bir bireysel inceleme sürecinin yer almasıdır. Türkiye&#8217;deki uygulamada ise HSK, hiçbir somut ve kişiselleştirilmiş delil tartışması yürütmeden binlerce yargı mensubunu tek bir şablon kararla internet sitesi üzerinden teşhir etmiştir. Bu kurumsal pratik, şeffaflık amacını aşarak yargı camiası üzerinde sistematik bir korku ve oto-sansür iklimi (chilling effect) yaratmak amacıyla kullanılmış bir cezalandırma aracına dönüşmüştür.</p>
<p>Netice itibarıyla, Candar ve Diğerleri/Türkiye davası kapsamında yapılacak itibar hakkı denetiminde, AİHM&#8217;in Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin ihlal edildiğine karar vermesi kuvvetle muhtemeldir. Mahkemenin, somut bir bireysel tespite dayanmayan, keyfi, kitlesel ve hiçbir meşru amaca hizmet etmeyen bu ifşa pratiklerini ağır bir hak ihlali olarak tescil etmesi beklenmektedir. Özellikle ceza yargılamalarında beraat eden ya da takipsizlik alan başvurucular yönünden, bu kişilerin uğradığı manevi zararın telafisi adına Mahkemenin Sözleşme&#8217;nin 41. maddesi uyarınca yüksek miktarda tazminata hükmetmesi hukukun bir gereğidir.</p>
<h1><strong>SORU 3: BYLOCK VERİLERİNİN ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİ VE HABERLEŞME HÜRRİYETİ KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ VE VERİ TOPLAMA İŞLEMİNİN MEŞRUİYETİ</strong></h1>
<p><strong>Soru 3:</strong> <em>Başvurucuların ByLock uygulamasını kullandıklarını kanıtlamak amacıyla başvurulan bilgilerin, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin 1. fıkrası kapsamında güvence altına alınan &#8220;özel hayat&#8221; veya &#8220;haberleşme&#8221; hakkının koruma alanı içinde yer alıp almadığı; şayet bu kapsamda ise, söz konusu verilerin çeşitli ulusal otoriteler tarafından derlenmesinin ve işlenmesinin bu hakka bir müdahale teşkil edip etmediği; müdahalenin varlığı halinde ise bu işlemin Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin 2. fıkrası uyarınca hukuki meşruiyet taşıyıp taşımadığı (bkz. Benedik / Slovenya, §§ 100-106, 117-118, 120 v.d.)? Bilhassa:</em></p>
<p><em style="font-size: 1rem;">a) Başvurucuların, ilgili verilerin Ceza Muhakemesi Kanunu&#8217;nun 134. ve 135. maddelerine ve Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Kanunu&#8217;nun ilgili hükümlerine aykırı olarak toplandığı yönündeki iddiaları karşısında, MİT&#8217;in bahse konu verileri hangi hukuki dayanakla elde ettiği ve işlediği; ilgili mevzuatın Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin 2. fıkrası anlamında erişilebilirlik, öngörülebilirlik ve hukukun üstünlüğü ilkeleri dahil olmak üzere &#8220;kanunilik&#8221; şartlarını karşılayıp karşılamadığı ve keyfi müdahale ile suistimallere karşı ne tür koruyucu güvenceler barındırdığı?</em></p>
<p><em style="font-size: 1rem;">b) Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ve/veya internet servis sağlayıcıları tarafından başvurucuların telefon ve internet trafik kayıtlarına ilişkin sunulan verilerin, yasal azami saklama sürelerini aşan bilgileri de içerdiği iddiaları dikkate alındığında, bu verilerin ilgili iç hukuka uygun olarak muhafaza edilip edilmediği ve ifşa edilip edilmediği; söz konusu mevzuat ve uygulamanın keyfiliğe ve suistimallere karşı hangi güvenceleri sağladığı?</em></p>
<h2><strong>I. ByLock Verilerinin Sözleşme&#8217;nin 8. Maddesinin 1. Fıkrası Kapsamına Girmesi</strong></h2>
<p>AİHM&#8217;in Candar ve Diğerleri/Türkiye davası kapsamında yönelttiği <strong>3. soru,</strong> ByLock uygulamasına ait dijital verilerin devletin istihbarat ve adli birimleri tarafından ele geçirilmesi, depolanması ve idari ihraç süreçlerinde yaptırımın dayanağı olarak kullanılmasının bir ihlale sebep olup olmadığına ilişkindir. Bu denetim, söz konusu dijital verilerin özel hayatın gizliliği ve haberleşme hürriyeti kapsamında korunup korunmadığını ve verilerin toplanması ile işlenmesi aşamalarının Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen meşruiyet ve ölçülülük kriterlerini karşılayıp karşılamadığını belirlemeyi amaçlamaktadır.</p>
<p>Mahkeme, bir kişinin internet üzerindeki faaliyetiyle bağlantılı abonelik verisinin (dinamik IP adresinin bir kimliğe eşlenmesi dahil) Madde 8&#8217;in &#8220;özel hayat&#8221; güvencesine girdiğini,; zira bu verinin, kişinin çevrimiçi kimliğini deşifre ederek anonimlik beklentisini ortadan kaldırdığını tespit etmiştir (bkz. Benedik/Slovenya, § 100). ByLock verilerinin elde edilme ve işlenmesi süreci de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Benedik kararında Mahkeme,</p>
<p>ByLock uygulaması, mahiyeti gereği şifreli ve anonim iletişim sağlayan kapalı bir mesajlaşma platformudur. Bu platforma ait bağlantı meta verileri, sunucu IP adresleri, iletişim tarihleri, kullanıcı kimlik numaraları, kullanıcı adları, şifreler ve mesaj içeriklerinin bütünü; özel hayatın gizliliği ve haberleşme hürriyetinin farklı boyutlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Kişisel verilerin korunması konusundaki yerleşik AİHM içtihadı, kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak tanımlayan her türlü dijital izi ve kaydı, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki güvence alanı içerisinde kabul etmektedir (Benedik/Slovenya, §§ 102-104).</p>
<p>Telefon numaraları, e-posta trafiği, IP adresleri ve internet kullanım kayıtları; bir kişinin iletişim alışkanlıkları, sosyal çevresi, ilgi alanları ve konumu hakkında bilgi verir. Bu veriler, bireyin kendi özel alanı üzerindeki kontrol hakkının temel parçalarıdır. Mahkeme, bireyin verileri üzerindeki bu denetim yetkisini temel bir hak olarak görür ve kişilerin, tarafsız görünen verilerin bile beklenmedik yöntemlerle bir araya getirilip analiz edilmesine karşı korunması gerektiğini vurgular. Bu yaklaşım, ByLock verilerinin ilk başta istihbarat amacıyla toplanıp sonradan ihraç süreçlerinde delil olarak kullanılması, yani verinin toplanma amacının sonradan genişletilmesi noktasında MİT&#8217;in yetki sınırlarını tartışmaya açan önemli bir dayanak sunmaktadır (Benedik/Slovenya, § 103). Benedik&#8217;te Mahkeme, verilerin sistematik biçimde toplanıp saklanmasının dahi Madde 8&#8217;i devreye sokabileceğini; belirleyici olanın, verinin toplandığı bağlamdan farklı bir amaçla kullanılıp kullanılmadığı olduğunu belirtmiştir. ByLock verilerinin istihbari amaçla toplanıp ardından idari yaptırıma dayanak yapılması, tam da bu &#8220;amaç dışı kullanım&#8221; sorununu doğurmaktadır.</p>
<p><strong>Benedik/Slovenya</strong> kararı, ByLock verilerinin elde edilme yönteminin hukuka uygunluğu bakımından önemli bir emsaldir. MİT&#8217;in, Ceza Muhakemesi Kanunu&#8217;nun (CMK) 134. maddesinde öngörülen güvenceleri gözetmeksizin istihbari yöntemlerle verileri temin etmesi ve bu işlemin aylar sonra alınan geriye dönük hakim kararlarıyla hukuka uygun hale getirilmeye çalışılması, söz konusu veri toplama sürecini hukuki güvenlik açısından tartışmalı kılmaktadır. Slovenya yasalarındaki bağımsız denetim mekanizması eksikliğinin ihlal nedeni olarak kabul edildiği dikkate alındığında, MİT&#8217;in on binlerce kişiye ait iletişim verisini hakim kararı olmaksızın temin etmesi, &#8220;kanunla öngörülme&#8221; ve &#8220;öngörülebilirlik&#8221; standartlarıyla bağdaşmamaktadır. Sonuç olarak, Litvanya&#8217;daki sunuculardan elde edilen ByLock verilerinin kamu otoritelerince depolanması, işlenmesi ve tasnif edilmesi, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesiyle güvence altına alınan özel hayatın gizliliğine yönelik açık bir müdahaledir.</p>
<p>ByLock gibi şifreli ve uçtan uca korumalı platformların doğası gereği, bu uygulamaları tercih eden bireylerin kamusal otoritelerin izlemesinden uzak, yüksek düzeyde bir gizlilik beklentisi içinde hareket ettikleri açıktır (Benedik / Slovenya, §§ 105-106). İnsan hakları hukuku, internet ortamında anonim kalma ve şifreli iletişim araçlarını kullanma hakkını, dijital çağda ifade ve haberleşme özgürlüklerinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul eder. Bireyin, yasal olarak indirilmeye hazır ve uygulama mağazalarında sunulan bir yazılımı kullanma tasarrufu, anayasal düzeyde korunan haberleşme gizliliğine olan güveninin doğal bir neticesidir (Benedik / Slovenya, §§ 117-118). Benedik kararındaki en önemli tespit şudur; kişinin internette anonim kalma yönünde makul bir beklentisi vardır ve bu beklenti, ancak yeterli hukuki güvencelerle çevrili bir usul çerçevesinde bertaraf edilebilir; anonimliğin kaldırılması (kimliğin deşifre edilmesi) yeterli kanuni temel ve yargısal denetim olmaksızın yapıldığında Madde 8 ihlal edilir. Nitekim Anayasa ve yürürlükteki mevzuat da haberleşmenin gizliliğini mutlak olarak güvence altına alırken, bu gizliliğe dijital delil elde etme amacıyla yapılacak müdahaleleri ceza muhakemesi hukukunda çok sıkı yargısal denetim mekanizmalarına bağlamıştır (Benedik/Slovenya, § 118). Dolayısıyla, herhangi bir suç delili veya somut şüphe olmaksızın, bir iletişim ağının bütünüyle ele geçirilerek kullanıcı listelerinin deşifre edilmesi, bireyin internet ortamındaki mahremiyet beklentisini zedeleyen ağır bir müdahaledir.</p>
<h2><strong>II. Madde 8&#8217;in 2. Fıkrası Kapsamında Müdahalenin Değerlendirilmesi</strong></h2>
<p>ByLock verilerinin elde edilmesi ve işlenmesinin Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin 1. fıkrası anlamında korunan haklara yönelik bir müdahale teşkil ettiği açıktır. Bu aşamadan sonra netleştirilmesi gereken husus, bu müdahalenin Madde 8&#8217;in 2. fıkrasında aranan kanunilik, meşru amaç ve demokratik toplumda gereklilik eşiklerini karşılayıp karşılamadığıdır.</p>
<h3><strong>a) MİT&#8217;in Yasal Yetki Sınırları ve &#8220;Kanun Kalitesi&#8221; Sorunu (Soru 3-a)</strong></h3>
<p>Başvurucular, ByLock verilerinin bir hakim kararı olmaksızın, CMK’nın 134. ve 135. maddelerindeki yasal güvenceler bütünüyle arkadan dolanılarak ve Devlet İstihbarat Hizmetleri ile MİT Kanunu&#8217;nun yasal sınırları aşılarak toplandığını ileri sürmüşlerdir. Bu iddia, müdahalenin &#8220;kanunla öngörülmüş olma&#8221; standardını doğrudan sakatlamaktadır.</p>
<p>Sözleşme hukuku, özellikle elektronik iletişim verilerinin kamu makamları tarafından ele geçirilmesinde, veri toplama yetkisinin yasal sınırlarını, müdahalenin amacını, kapsamını ve kamusal gücün keyfi kullanımını önleyecek bağımsız denetim mekanizmalarını içeren yüksek nitelikli bir &#8220;kanun kalitesi&#8221; standardı aramaktadır. Benedik kararında Mahkeme, iletişim verilerine erişimi düzenleyen iç hukukun yalnızca erişilebilir olmasının yetmediğini; müdahalenin hangi koşullarda ve hangi usulle yapılabileceğini, bireyi keyfiliğe karşı koruyacak açıklıkta öngörmesi gerektiğini ve bu güvencelerin fiilen işletilmesinin şart olduğunu belirtmiştir (Benedik / Slovenya, § 120)<strong>.</strong> CMK&#8217;nın 134. maddesi, bilgisayarlarda ve dijital veri tabanlarında yapılacak arama ve elkoyma işlemleri için hakim kararını, dijital verilerin bütünlüğünün (sıhhatinin) korunması adına imaj alma ve hash değerlerinin tespitini ve veriye erişimin sıkı bir şekilde kayıt altına alınmasını zorunluluk olarak öngörmektedir.</p>
<p>Elde edilme süreci incelendiğinde; MİT tarafından Litvanya&#8217;daki bir sunucudan istihbari yöntemlerle elde edilen ByLock verilerinin, CMK&#8217;nın 134. maddesindeki usuli güvenceler devre dışı bırakılarak işlendiği, ham verilerin asıllarının korunmadığı ve ancak 9 Aralık 2016 tarihinde (yani verilerin ele geçirilmesinden ve ihraç kararlarının alınmasından aylar sonra) verilen geriye dönük bir hakim kararıyla delil statüsüne kavuşturulmaya çalışıldığı görülmektedir. Bu geriye dönük yasallaştırma çabası, kanunilik ve hukukun üstünlüğü ilkeleriyle çelişmektedir (Benedik/Slovenya, §§ 117-120). Kamusal makamların keyfi müdahalelerine karşı bağımsız bir yargısal denetimin bulunmayışı, Sözleşme&#8217;nin aradığı usuli güvencelerin özünü zedelemektedir.</p>
<p>Bununla birlikte, idare hukukunda, istihbarat teşkilatlarının ulusal güvenliği koruma amacıyla yürüttükleri istihbari veri toplama faaliyetleri ile adli makamların veya idari kurulların ceza/disiplin yargılamalarında esas alacakları delil toplama faaliyetleri birbirinden farklı hukuki rejimlere tabidir. MİT Kanunu&#8217;nun istihbari veri toplamaya izin veren genel ve soyut çerçevesi, bu verilerin kişilerin meslekten çıkarılmasına veya cezalandırılmasına yönelik yürütülen adli/idari uyuşmazlıklarda doğrudan birer delil olarak kullanılmasının yasal dayanağı olamaz. Verilerin hukuki niteliği ve toplanma sıralamasındaki bu tersine dönüş — önce istihbari veri olarak işlenme, ardından ihraç kararlarına ve tutuklamalara dayanak yapılma ve geriye dönük mahkeme kararlarıyla hukuka uygun hale getirilmeye çalışılması — &#8220;kanunla öngörülmüş olma&#8221; şartını açıkça ihlal etmektedir.</p>
<h3><strong>b) 5809 Sayılı Kanun Kapsamında Veri Saklama Süresinin Aşılması ve Hukuka Aykırılık (Soru 3-b)</strong></h3>
<p>Başvurucular, ByLock kullanım iddiasına dayanak yapılan internet ve telefon trafik kayıtlarının (HTS ve CGNAT kayıtları), BTK ve internet servis sağlayıcıları tarafından mevzuatta öngörülen yasal saklama süreleri aşan geçmiş tarihli bilgileri de kapsadığını iddia etmişlerdir.</p>
<p>Bu iddialar, elektronik haberleşme hukukunun emredici nitelikteki zaman sınırları dikkate alındığında muazzam bir hukuksuzluğu ortaya çıkarmaktadır. 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu ile bu kanuna dayanılarak çıkarılan ilgili yönetmelikler, bireylerin internet trafik bilgilerinin saklanma sürelerini net ve kesin sınırlarla düzenlemiştir. Bahse konu mevzuat uyarınca, internet trafik bilgilerinin servis sağlayıcılar nezdinde muhafaza edilme süresi 2016 Haziran ayına kadar azami 1 (bir) yıl, bu tarihten sonra da en fazla 2 (iki) yıldır. Bu sürelerden sonra, verilerin imha edilmesi kanuni bir zorunluluktur.</p>
<p>Ancak Candar grubundaki somut idari pratikler incelendiğinde, kamu makamlarının çoktan imha edilmesi gereken internet trafik verilerini ve IP log kayıtlarını hukuk dışı bir biçimde sistemlerinde tutmaya devam ettikleri anlaşılmaktadır. Saklama süresi dolmuş ve imha edilmesi gereken bu veriler, hukuka aykırı şekilde muhafaza edilmekle kalmamış; OHAL döneminde gerçekleştirilen meslekten çıkarma işlemlerine sonradan gerekçe üretmek amacıyla geriye dönük olarak kullanılmıştır. Bu durum, idari işlemlerin tesis edildiği tarihte mevcut ve meşru delillere dayanması gerektiğine ilişkin en temel idare hukuku ilkesine aykırıdır.</p>
<p>Ulusal hukukta veri saklama sürelerine ilişkin getirilen sınırlamalar, bireylerin geçmişteki dijital ayak izlerinin kamusal makamlarca sınırsız bir süreyle denetlenmesini engellemeyi amaçlayan hukuki koruma alanlarıdır. 5809 sayılı Kanun&#8217;a dayanılarak çıkarılan yönetmeliklerin emredici süre sınırları çiğnenerek, imha edilmesi gereken sürelerin çok ötesinde muhafaza edilen ve sonradan ihraç kararlarını haklılaştırmak üzere dosyaya dahil edilen internet trafik verileri, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesi kapsamında keyfi müdahaleye karşı koruma sağlayan güvence standartlarıyla çelişmektedir (Benedik/Slovenya, §§ 102-103, 120 vd.). Kamusal müdahalenin iç hukukla ve mevzuatla uyumlu olup olmadığı, yani verinin yasal azami süre sınırları gözetilerek tutulup tutulmadığı sorusu, kanunilik şartının karşılanması bakımından belirleyici etkiye sahiptir.</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/aihmin-yonelttigi-sorular-ve-atif-yaptigi-kararlar-baglaminda-candar-turkiye-khk-ile-ihrac-basvurusuna-iliskin-degerlendirme-2/">AİHM&#8217;İN YÖNELTTİĞİ SORULAR VE ATIF YAPTIĞI KARARLAR BAĞLAMINDA CANDAR/TÜRKİYE (KHK İLE İHRAÇ) BAŞVURUSUNA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME-2</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AİHM&#8217;İN YÖNELTTİĞİ SORULAR VE ATIF YAPTIĞI KARARLAR BAĞLAMINDA CANDAR/TÜRKİYE (KHK İLE İHRAÇ) BAŞVURUSUNA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME-1</title>
		<link>https://www.savunmahakki.net/aihmin-yonelttigi-sorular-ve-atif-yaptigi-kararlar-baglaminda-candar-turkiye-khk-ile-ihrac-basvurusuna-iliskin-degerlendirme-1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[savunmahakki]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2026 14:35:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler&Raporlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.savunmahakki.net/?p=3785</guid>

					<description><![CDATA[<p>GİRİŞ Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde derdest olan Mehmet Candar/Türkiye ve ekli 22 başvuru, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) sürecinde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) uyarınca meslekten çıkarılan ve kamu görevinden ömür boyu menedilen yargı&#8230;</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/aihmin-yonelttigi-sorular-ve-atif-yaptigi-kararlar-baglaminda-candar-turkiye-khk-ile-ihrac-basvurusuna-iliskin-degerlendirme-1/">AİHM&#8217;İN YÖNELTTİĞİ SORULAR VE ATIF YAPTIĞI KARARLAR BAĞLAMINDA CANDAR/TÜRKİYE (KHK İLE İHRAÇ) BAŞVURUSUNA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME-1</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><strong>GİRİŞ</strong></h1>
<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde derdest olan Mehmet Candar/Türkiye ve ekli 22 başvuru, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) sürecinde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) uyarınca meslekten çıkarılan ve kamu görevinden ömür boyu menedilen yargı mensupları, kamu görevlileri, emniyet, jandarma ve Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin şikayetlerini kapsamaktadır. AİHM, 23 Haziran 2026 tarihinde başvuruyu taraflara tebliğ ederek davanın esasına ilişkin 5 önemli soru yöneltmiştir. Bu sorulardan ilki şöyledir;</p>
<h1><strong>I. SORU 1: MADDE 8 KAPSAMINDA ÖZEL HAYATA SAYGI HAKKINA MÜDAHALENİN VARLIĞI, KANUNÎLİĞİ VE GEREKLİLİĞİ</strong></h1>
<p><em>Soru 1: Başvurucuların, olağanüstü hal kararnamelerinin ilgili hükümleri uyarınca &#8220;sadakat yükümlülüğünün ihlali&#8221; gerekçesiyle işten çıkarılmaları nedeniyle, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin 1. fıkrası anlamında özel hayata saygı haklarına bir müdahale gerçekleşmiş midir? Şayet gerçekleşmiş ise, bu müdahale Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kanunla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli bir müdahale midir (bkz. Denisov / Ukrayna [BD], §§ 100-109; Oleksandr Volkov / Ukrayna, §§ 169-185; Pişkin / Türkiye, §§ 206-215 ve Xhoxhaj / Arnavutluk, § 413)?</em></p>
<p><em style="font-size: 1rem;">a) Sadakat yükümlülüğü, olağanüstü hal ilan edilmeden önce iç hukukta ve uygulamada nasıl tanımlanmış ve yorumlanmıştır? Olağanüstü hal dönemindeki özel koşullar gözetildiğinde, olağanüstü hal kararnameleriyle getirilen iltisak ve irtibat kavramlarına dayanılarak kamu hizmetinden çıkarılmak, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesi anlamında yeterince öngörülebilir bir müdahale midir? İhracın öngörülebilir olup olmadığı belirlenirken, kamu hizmetindeki görevin niteliği ve bu göreve bağlı sorumluluklar Sözleşme kapsamında aranan öngörülebilirlik düzeyini etkiler mi (bkz. Vogt / Almanya, §§ 59-60; Pitkevich / Rusya [k.k.] ve Guja / Moldova [BD], §§ 70-71)?</em></p>
<p><em style="font-size: 1rem;">b) Yargılamaların yürütülme biçimi — toplam süresi de dahil olmak üzere — gözetildiğinde, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin özünde yer alan usul güvenceleri, yani adil bir karar alma süreci, iç hukuk makamlarınca başvurucuların davalarında gözetilmiş midir (bkz. Turek / Slovakya, § 111)? Başvurucuların herhangi bir usul güvencesinden yararlandırılmaksızın işten çıkarıldıklarını ileri sürmesi karşısında, yargısal denetim süreci başvuruculara yeterli ve etkin usul güvenceleri, bilhassa Sözleşme&#8217;nin 6. maddesinin 1. fıkrasında yer alan güvenceler sağlamış mıdır?</em></p>
<p><em style="font-size: 1rem;">c) İhraçtan önce hâkim veya savcı olarak görev yapan başvurucular bakımından, Hâkimler ve Savcılar (Yüksek) Kurulu (HS(Y)K) nezdindeki prosedür; yargı bağımsızlığı güvencelerine, görevde devamlılık ilkesine ve idari adil yargılanma gerekliliklerine uygun muydu? Uygun değilse, bu eksiklik sonraki yargısal denetim yoluyla giderilebilir miydi (bkz. Pişkin / Türkiye, §§ 121-135)?</em></p>
<p><em style="font-size: 1rem;">d) Kamu hizmetine ömür boyu yeniden girişi yasaklayan başvurucuların görevden alınması, dayandığı eylemlerin ağırlığıyla orantılı mıydı (Sidabras ve Džiautas / Litvanya, §§ 46-50; Xhoxhaj / Arnavutluk, § 413 ve Nikëhasani / Arnavutluk, §§ 129-130)? Başvurucuların üstlendiği pozisyonlar ve bu pozisyonlara içkin sorumluluklar, ulusal mahkemelerce yürütülen orantılılık değerlendirmesini etkilemiş midir (bkz. Vogt / Almanya, Guja / Moldova ve Naidin / Romanya, §§ 54-55)?</em></p>
<p><em style="font-size: 1rem;">e) Söz konusu olağanüstü hal kapsamında alınan tedbirler — kamu hizmetinden ihraç ve kamu hizmetine ömür boyu yeniden girişi yasaklayan önlemler dahil olmak üzere — Sözleşme&#8217;nin 15. maddesi anlamında &#8220;durumun kesinlikle gerektirdiği&#8221; tedbirler olarak nitelendirilebilir mi (bkz. A. ve Diğerleri / Birleşik Krallık [BD], § 184 ve Polyakh ve Diğerleri / Ukrayna, §§ 291-308)?</em></p>
<h2><strong>A. AİHM&#8217;in Atıf Yaptığı Kararlar Bağlamında Soruların Cevapları</strong></h2>
<h3><strong>1. Müdahalenin Varlığı</strong></h3>
<p>Öncelikle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi&#8217;nin (AİHS), ne belirli bir meslek icra etme ne de kamu görevine atanma hakkını doğrudan güvence altına almadığını belirtmekte fayda vardır. Nitekim Denisov/Ukrayna kararında Büyük Daire, Madde 8&#8217;in genel bir istihdam hakkı, kamu hizmetine erişim hakkı ya da belirli bir mesleği seçme hakkı doğurmadığını açıkça teyit etmiştir (§ 100). Ancak, özerk bir kavram olan &#8220;özel hayat&#8221;, salt konut dokunulmazlığı ve bireyin fiziksel bütünlüğü ile sınırlı olmayıp; kişinin bireysel kimliğini geliştirdiği, dış dünyayla anlamlı sosyal bağlar kurduğu ve ekonomik varlığını inşa ettiği mesleki yaşam alanını da korumasına alır. Ayrıca çalışma hayatı, insanların büyük çoğunluğunun dış dünyayla ilişki geliştirmek için en önemli fırsatı yakaladığı zemindir; bu nedenle mesleki yaşam, kamusal bir bağlamda dahi, kişi ile başkaları arasındaki &#8220;etkileşim alanının&#8221; bir parçasını oluşturur (Denisov / Ukrayna [BD], § 100).</p>
<p>Mahkeme mesleki yaşam alanına ilişkin Madde 8 içtihadının kapsamını ortaya koyarken, askeri hizmetten ihraç, yargı görevinden ihraç, yargı içi idari görevlerden alınma ve kamu hizmeti içinde nakil gibi farklı dava tiplerinin tamamının bu güvence altında değerlendirildiğini belirtmiştir. Bu atıf, Candar grubundaki yargı mensupları, emniyet, jandarma ve TSK personeli arasındaki mesleki çeşitliliğin Madde 8&#8217;in uygulanabilirliği bakımından herhangi bir farklılık durumu olmadığını göstermektedir (Denisov / Ukrayna [BD], § 101).</p>
<p>AİHM, mesleki hayatı kesintiye uğratan kamusal müdahaleleri iki anlayış çerçevesinde Madde 8 kapsamında değerlendirmektedir. Bunlardan nedensellik (sebep) odaklı yaklaşımda, müdahalenin dayanağını oluşturan gerekçelerin doğrudan doğruya özel hayata ilişkin unsurlar — siyasi inanç, dini aidiyet veya kişisel ilişkiler gibi — barındırması yeterli kabul edilmektedir. Mahkeme bu yaklaşımı somutlaştırırken, askeri polisin başvurucuların cinsel yönelimine ilişkin soruşturması (Smith and Grady, § 71), bir hâkimin özel ilişkileri, kıyafeti ve makyajı gerekçe gösterilerek görevden alınması (Özpınar) ve bir memurun eşinin kıyafeti ve inançları nedeniyle daha az önemli bir göreve naklinin gizli bir ceza niteliği taşıması (Sodan, §§ 47-49) gibi örneklere dayanmaktadır (Denisov, §§ 103-106). Sonuç odaklı yaklaşımda ise yapılan müdahalenin ilgilinin sosyal çevresi üzerindeki somut maddi etkileri, dış dünyayla ilişki kurma imkanlarını kısıtlayıcı niteliği ve bireyin mesleki itibarına verdiği telafisi güç zararlar birlikte ele alınmaktadır. Mahkeme ayrıca bu iki yaklaşımın birbirini dışlamadığını, gerektiğinde bir arada uygulanabileceğini de kabul etmiştir (Denisov / Ukrayna [BD], §§ 102-109).</p>
<p>Candar ve Diğerleri/Türkiye başvurusu incelendiğinde, her iki yaklaşımda aranan ölçütlerin de birlikte gerçekleştiği görülmektedir. Zira nedensellik odaklı yaklaşım bakımından, başvurucuların ihraç gerekçeleri arasında YARSAV gibi mesleki kuruluşlara üyelik, belirli süreli yayınlara abonelik ve çocuklarını yasal olarak faaliyet gösteren eğitim kurumlarına kaydettirme gibi hususlar yer almaktadır. Bu hususlar; sivil topluma katılım, mesleki örgütlenme özgürlüğü ve ailevi kararlar gibi doğrudan özel hayatın gizliliği alanına giren tasarruflardır. Sonuç odaklı yaklaşım yönünden ise mevcut tablo çok daha ağır bir mahiyet arz etmektedir. Çünkü başvurucuların büyük çoğunluğu, kariyerlerini kamu sektörü birikimi üzerine inşa etmiş yargı mensupları, emniyet personeli ve Türk Silahlı Kuvvetleri üyeleridir. Kamu hizmetinden bir daha dönmemek üzere çıkarılma sonucunu doğuran bu idari tedbir, söz konusu kişilerin mesleki hayatlarını fiilen sona erdirmiştir. Denisov kararında Mahkeme, bir müdahalenin sonuç odaklı yaklaşım kapsamında Madde 8&#8217;i devreye sokabilmesi için mağduriyetin belirli bir ağırlık eşiğine  ulaşması gerektiğini vurgulamıştır (§ 116). Candar grubunda söz konusu olan kalıcı meslek kaybı, gelir yoksunluğu ve toplumsal itibarın yok edilmesi, bu eşiği fazlasıyla aşmaktadır.</p>
<p>Dahası, &#8220;terör örgütü bağlantısı&#8221; ithamının resmi olarak kamunun bilgisine sunulması, salt bireysel itibarla sınırlı kalmayıp, bu kişilerin toplumsal ilişkilerini, aile bağlarını ve sosyal kimliklerini de derinden etkilemiştir. Bazı başvurucuların ceza yargılamalarında sonradan beraat etmiş olmaları veya haklarında kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar verilmesi ise bu damgalamanın hukuki dayanaktan ve hakkaniyetten yoksun olduğunu açıkça ortaya koymaktadır (Denisov / Ukrayna [BD], §§ 107-108).</p>
<p>Netice itibarıyla, Candar ve Diğerleri / Türkiye başvurusuna neden olan meslekten çıkarma işlemlerinin, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin 1. fıkrası anlamında korunan haklara yönelik ağır bir müdahale teşkil ettiği izahtan varestedir. Bu aşamadan sonra çözülmesi gereken asıl mesele; söz konusu müdahalenin, Madde 8&#8217;in 2. fıkrasında aranan üç kademeli eşiği, yani kanunla öngörülme, meşru amaç taşıma ve demokratik bir toplumda zorunluluk kriterlerini karşılayıp karşılamadığı hususudur.</p>
<h2><strong>II. Kanunla Öngörülme, Geçmişe Yürümezlik ve Sadakat Yükümlülüğü</strong></h2>
<p>Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen &#8220;kanunla öngörülmüş olma&#8221; koşulu, salt iç hukukta şekli bir yasal dayanağın mevcudiyetini değil, bu yasal düzenlemenin belirli standartları da bünyesinde barındırmasını zorunlu kılar. Söz konusu standartlar; erişilebilirlik, öngörülebilirlik ve hukuk devleti ilkelerine uygunluk unsurlarından müteşekkil olup, aranan şartların sağlanıp sağlanmadığı yalnızca kanun metninin lafzına bakılarak değil, kanunun uygulama pratikleri ve yargısal yorum mekanizmalarıyla birlikte bütüncül bir değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, <em>&#8220;kanun&#8221;</em> kavramının nitel bir içeriğe sahip olduğunu; iç hukukun, kamu makamlarına tanınan takdir yetkisinin kapsamını ve kullanım biçimini, bireyi keyfi müdahaleye karşı koruyacak yeterli açıklıkta göstermesi gerektiğini belirtmiştir. Ölçüsüz bir takdir yetkisi tanıyan ve sınırları belirsiz bir norm, bu nitelik şartını karşılamaz (Oleksandr Volkov / Ukrayna, §§ 169-170)..</p>
<p>Candar ve Diğerleri/Türkiye başvurusu bağlamında temel sorun, meslekten ihracın yasal dayanağını oluşturan 667 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi&#8217;nin (OHAL KHK&#8217;sı) 4. maddesinin 1. fıkrasının (g) bendinde yer alan <em>&#8220;üyelik, mensubiyet, iltisak veya irtibat&#8221;</em> kavramlarının muğlaklığıdır. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Hukuk İşleri ve İnsan Hakları Komitesi tarafından OHAL tedbirlerinin ölçülülüğüne ilişkin düzenlenen raporda, irtibat kavramının son derece muğlak belirlendiği ve böyle bir durumun kamu görevlilerinin sadakati üzerinde kendiliğinden şüphe doğurmaması gerektiği belirtilmiştir. İrtibatın ispatı için ileri sürülen mesajlaşma uygulaması kullanma, yasal denetim altındaki bir bankada parasal işlemler yapma veya yasal olarak kurulmuş okullara çocuk gönderme gibi faaliyetlerin tamamı, gerçekleştiği dönem itibarıyla hukuka uygun eylemlerdir ve bu eylemleri gerçekleştiren bir kişinin ileride aleyhinde isnatlarla karşılaşabileceğini öngörmesi mümkün değildir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Venedik Komisyonu da, 15 Temmuz sonrası kamu görevinden çıkarma tedbirini incelediği raporunda, disiplin sorumluluğunun önceden öngörülebilir bir zemine dayanması gerektiğini vurgulamıştır. Komisyon&#8217;a göre, bir kamu görevlisi hakkında uygulanacak yaptırıma dayanak oluşturacak eylemler, görevin ve hukukun gerekleriyle bağdaşmamalı ve bu durum ilgilisi tarafından anlaşılabilir olmalıdır. Bu bağlamda, Cemaatle ilişkili olmanın hangi andan itibaren hukuka aykırı olduğunun net bir şekilde belirlenmesi ve bu tarihten sonraki ilişkilerin ise devlete sadakat yükümlülüğüne aykırı olduğunun tüm personelce bilinebilir olması şarttır. Oysa mevcut uygulamada, bu noktada ciddi bir belirsizlik bulunduğu ve hukuki standartların karşılanmadığı açıktır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>AİHM&#8217;in Shevchuk/Ukrayna kararında vurguladığı üzere; ulusal disiplin kurallarının muğlak olması, idareye verilen sınırsız takdir yetkisi ve eylemin niteliği ile uygulanan ihraç yaptırımı arasındaki kopukluk, <em>&#8220;açıklık ve öngörülebilirlik&#8221;</em> standartlarını karşılamamaktadır. Mahkeme, normların zorlama ve öngörülemez yorumunu <em>&#8220;hukuka aykırılık&#8221;</em> olarak nitelendirerek, müdahalenin kanunilik testini geçemediğine hükmetmiştir. Candar dosyası için de geçerli olan bu kusur, muğlak kavramların idare tarafından genişletilerek bireyin mesleki hayatını sonlandırmak için bir silah olarak kullanıldığını göstermektedir.</p>
<p>Bu noktada özellikle belirtilmesi gerekir ki, <em>&#8220;irtibat&#8221;</em> ve <em>&#8220;iltisak&#8221;</em> gibi hukuki mahiyeti ve sınırları belirsiz kavramlar, Türk hukuk sistemine ilk kez 20 Temmuz 2016 tarihinde yürürlüğe giren 667 sayılı KHK ile dahil edilmiştir. Bu tarihten önce mevzuatta yer almayan, unsurları ve hukuki sonuçları öngörülemeyen bu yeni kavramsal çerçeve, bireylerin KHK&#8217;nın yürürlük tarihinden önceki dönemde gerçekleştirdikleri, o dönemin mevzuatına göre tamamen yasal, rutin ve olağan sivil toplum faaliyetlerine geriye dönük bir biçimde tatbik edilmiştir. Bir kişinin geçmişte yaptığı yasal bir tasarrufun veya sivil katılımın, gelecekte ihdas edilecek muğlak kriterlerle terör örgütü bağlantısı sayılacağını öngörmesi mantıken ve hukuken imkansızdır. Dolayısıyla, geçmişe etkili bu idari yorum ve uygulama pratiği, hukuki güvenlik ve geriye yürümezlik ilkelerini zedeleyerek hukuki öngörülebilirlik kriterini ortadan kaldırmıştır.</p>
<p>Söz konusu ifadeler; hangi somut eylem ve davranışların meslekten çıkarma yaptırımı doğuracağını, &#8220;irtibat&#8221; ile &#8220;iltisak&#8221; kavramları arasındaki hukuki sınırın nerede çizildiğini ve bireyin aleyhindeki bağlantı iddialarını çürütebilmesi adına hangi ispat eşiğini aşması gerektiğini hiçbir şekilde ortaya koymamaktadır. Mahkeme bu noktada, Venedik Komisyonu&#8217;nun bir kişinin yasadışı bir yapıyla bağlantısının değerlendirilmesinde kullanılan kriterlerin öngörülebilirliğine ilişkin değerlendirmelerini de ayrıca dikkate almıştır. Nitekim Hükümet de Pişkin/Türkiye davasında yargılama sürecinde bu hususa ilişkin net, nesnel ve somut kriterler sunamamıştır (Pişkin / Türkiye, § 207). Pişkin kararında Mahkeme, tam da bu bağlamda, iç hukukun bir kişinin &#8220;terör örgütleriyle bağlantılı&#8221; sayılmasına yol açacak ölçütleri yeterli açıklıkta tanımlamadığını ve kamu makamlarına neredeyse sınırsız bir takdir alanı bıraktığını saptamıştır.</p>
<p>Özellikle OHAL öncesi dönemde bu muğlak kavramlara ilişkin istikrarlı ve müstakar bir yargısal içtihadın bulunmadığı dikkate alındığında, ilgili mevzuatın hukuki öngörülebilirlik kriterini karşılamadığı açıkça görülmektedir. Zira Candar ve Diğerleri / Türkiye başvurusuna sebebiyet veren idari ve yargısal kararlar, söz konusu KHK hükmünün tatbik edildiği ilk örnekler arasında yer almaktadır (Pişkin / Türkiye, §§ 208-209).</p>
<p>AİHM tarafından yöneltilen &#8220;sadakat yükümlülüğünün OHAL öncesi tanımı ve bu görevin niteliğinin öngörülebilirliğe etkisi&#8221; meselenin özünü oluşturmaktadır. Türk hukukunda sadakat yükümlülüğü, anayasal düzeni koruma ve kanunlara bağlılık ödevi olarak tanımlanmış; hakim ve savcılar için bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleriyle tahkim edilmiştir. Ancak evrensel hukukta sadakat yükümlülüğü, idareye sınırsız ve denetimsiz bir takdir yetkisi tanımaz. Vogt/Almanya kararında vurgulandığı üzere, sadakat yükümlülüğünün ihlali soyut varsayımlara veya kişilerin salt yasal örgüt üyeliklerine dayandırılamaz; bireyin geçmiş hizmetleri, temiz sicili ve eylemlerinin görevine yansıma biçimi somut olarak incelenmelidir (§§ 59-60). Vogt kararının önemi şuradadır: Mahkeme orada, kamu görevlisinin (bir öğretmenin) yasal bir siyasi partiye üyeliğinin, görevini fiilen kötüye kullandığına dair hiçbir somut delil bulunmaksızın, tek başına sadakatsizlik sayılıp ihraca dayanak yapılamayacağını tespit etmiştir. Bu ilke, Candar grubunda yasal bir sendikaya üyelik veya yasal bir bankada hesap bulundurma gibi tasarrufların otomatik sadakat ihlali sayılmasının Sözleşme&#8217;ye aykırılığını doğrudan ortaya koymaktadır. Ayrıca Mahkeme Vogt&#8217;ta, memurlara yüklenen sadakat ödevinin somut görevin niteliğine göre değişkenlik gösterdiğini ve her memurdan aynı düzeyde ve içerikte bir bağlılık beklenemeyeceğini de belirtmiştir (§ 59).</p>
<p>Benzer şekilde, Pitkevich/Rusya kararında başvurucunun görevini açıkça ve somut eylemlerle ikötüye kullandığı kanıtlandığı için müdahale haklı görülmüşken; Candar ve Diğerleri/Türkiye başvurusuna konu olaylarda kişiselleştirilmiş somut bir görev suistimali yerine, yasal bir banka hesabı veya ByLock gibi kitlesel veriler üzerinden otomatik bir sadakat ihlali varsayımı ile hareket eidlmiştir. Bu niteleme farkının altı özellikle çizilmelidir. Zira Pitkevich&#8217;teki müdahale, başvurucunun mahkemede duruşmalar sırasında dua etmesi, tarafları dini örgüte katılmaya davet etmesi ve yargı kararlarını dini katılıma bağlı kılması gibi bizzat görev icrası sırasında gerçekleşen somut eylemlerine dayanmaktadır. Oysa Candar grubundaki sadakat ihlali iddiası, görev icrasıyla hiçbir doğrudan bağlantısı bulunmayan, kişinin özel hayatına ait bir uygulama kullanımına dayandırılmaktadır — bu nedenle Pitkevich emsalinin Türkiye lehine bir savunma aracı olarak kullanılması mümkün değildir (Pitkevich/Rusya [k.k.]). Guja/Moldova [BD] kararında da belirtildiği üzere, kamu görevlilerinin, bilhassa da devlet egemenliğinin bir parçası olan yargı mensuplarının sadakat yükümlülüğü yürütme erkine veya hükümet politikalarına bağlılık değil, hukukun üstünlüğüne ve demokratik düzene sadakattir (§§ 70-71). Guja kararında Mahkeme, memurun sadakatinin nihai muhatabının somut hükümet ya da iktidar değil, kamu yararı ve hukuk devleti olduğunu ve dolayısıyla bu ödevin, iktidarın siyasi tercihlerine mutlak itaat şeklinde yorumlanamayacağını ortaya koymuştur. Dolayısıyla, yürütmenin kontrolündeki kurullar eliyle, geçmişe etkili muğlak kriterler üzerinden sadakat ihlali tespiti yapılması, Sözleşme&#8217;nin aradığı öngörülebilirlik eşiğini bütünüyle ihlal etmektedir.</p>
<p>Yargı mercilerinin yerleşik ve istikrarlı yorumlar yoluyla hukuki öngörülebilirliği sağlama yükümlülüğü dikkate alındığında, mevcut tablo çok daha vahim bir boyut kazanmaktadır. Anayasa Mahkemesi (AYM), ByLock kullanımını Cemaatle bağın ispatı için tek başına yeterli bir kriter olarak kabul etmiştir. Ancak bu yaklaşım, yargısal yorum sınırlarının dar tutulması gerektiğine ilişkin evrensel ilkeyle çelişmektedir. Volkov kararında Mahkeme, tam da bu &#8220;öngörülemez genişleme&#8221; tehlikesini somutlaştırmış ve &#8220;yemine aykırılık&#8221; gibi sınırları belirsiz bir gerekçenin, herhangi bir yargısal yanlışlık için elverişli ve fiilen sınırsız bir ihraç sebebine dönüştürülebileceğini, bunun ise hukuki öngörülebilirlik ve keyfilik karşıtı güvencelerle bağdaşmadığını belirtmiştir (Oleksandr Volkov/Ukrayna, §§ 184-185). İhraç kararlarında ByLock gibi tek bir kriterin, yapılması gereken tüm bireysel ve somut gerekçelendirmenin yerine ikame edilmesi, normun öngörülemez bir biçimde genişletilerek uygulanması anlamına gelir. Bu durum ise, keyfiliği önlemek adına bağımsız bir yargısal denetimi ve etkin usuli güvenceleri zorunlu kılan temel hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmaz.</p>
<p>Kanunun kalitesi unsuru bakımından, mevzuatta kademeli ve orantılı yaptırım seçeneklerine yer verilmemiş olması da hukuki öngörülebilirliği zedeleyen önemli bir eksikliktir. OHAL KHK&#8217;ları, yalnızca meslekten ihraç ve ömür boyu kamu görevinden yasaklanmadan oluşan ağır yaptırımlar öngörmüş; uyarma, kınama, görevden uzaklaştırma veya benzeri ara tedbirlerin uygulanmasına imkan tanımamıştır. Yaptırımlar arasında böylesine katı bir yaklaşımın benimsenmesi, &#8220;kanun kalitesi&#8221; kriterlerinin karşılanamadığını göstermektedir (Oleksandr Volkov / Ukrayna, §§ 181-182).</p>
<p>Usuli güvenceler açısından bakıldığında ise başvurucular; ihraç kararlarının kendilerine önceden bildirilmediği, somut gerekçelerin açıklanmadığı, savunma haklarının gözetilmediği ve aleyhlerindeki delillere itiraz etme fırsatının tanınmadığı bir süreçle karşı karşıya bırakılmıştır. Oysa &#8220;kanunla öngörülmüş olma&#8221; koşulu, salt şekli bir yasal dayanağın varlığını değil, kamusal gücün keyfi kullanımına karşı koruyucu usul güvencelerinin de bulunmasını zorunlu kılar. Bu güvencelerin sağlanma düzeyi ise yapılan müdahalenin niteliği, ağırlığı ve bireyin hayatı üzerindeki etkisiyle doğru orantılı olarak artmalıdır (Oleksandr Volkov / Ukrayna, § 170). Turek kararında Mahkeme, gizli servis kayıtlarına dayanan güvenlik/tasfiye tedbirlerinde, bireyin aleyhindeki kayıtların doğruluğuna etkili biçimde itiraz edebileceği adil bir usulün Madde 8&#8217;in özünde yer aldığını ve bu tür bir usulün yokluğunun tek başına Madde 8 ihlaline yol açtığını belirtmiştir (Turek / Slovakya, § 111).</p>
<h2><strong>III. Meşru Amaç</strong></h2>
<p>İdarenin, gerçekleştirilen müdahalenin ulusal güvenliği koruma amacı taşıdığı yönündeki iddiası, uygulamanın hukuki niteliği ve yol açtığı sonuçlar dikkate alındığında kabul edilebilir bir boyutta değildir. Devletin kamu görevlilerinden sadakat talep etme menfaati, ancak yasal sınırlar içinde ve somut bir gerekliliğe dayandığında meşruiyet kazanabilir. Oysa 15 Temmuz sonrası tesis edilen kamu görevinden çıkarma işlemleri, &#8216;darbe teşebbüsüne iştirak&#8217; gibi somut fiillerden ziyade, &#8216;aidiyet, iltisak veya irtibat&#8217; gibi sınırları belirsiz ve keyfi değerlendirmeler üzerinden kurgulanmıştır.</p>
<p>Bireyselleştirme yapılmadan, savunma hakkı tanınmadan ve hiyerarşik kademe ayrımı gözetilmeden yürütülen bu toplu ihraç usulü, cezalandırıcı nitelikte bir &#8216;sivil ölüm&#8217; rejimi yaratmıştır. İdari işlemin temelinde bağımsız mahkemelerce saptanmış bir suç veya somut bir disiplin ihlali bulunmaksızın, salt belirsiz bir &#8216;kanaat&#8217; ile ömür boyu kamu hizmetinden men edilme sonucunu doğuran bu ağır tedbirler, müdahalenin meşru bir kamu yararı amacından ziyade geniş kapsamlı bir cezalandırma aracı olarak kullanıldığını göstermekte ve Sözleşme&#8217;nin aradığı meşru amaç standardını karşılamaktan uzak kalmaktadır.</p>
<p>Nitekim AİHM, <em>Polyakh/Ukrayna</em> kararında, reform ihtiyacının ve demokratik düzeni koruma amacının soyut meşruiyetini kabul etmekle birlikte; bu amacın, bireysel rol ve kusuru gözetmeyen kolektif bir sorumluluk rejimini haklılaştırmaya yetmeyeceğini belirtmiştir. Mahkeme, bu denli geniş kapsamlı bir tedbirin, hedeflenen meşru amaca gerçekten hizmet edip etmediğinin dahi şüpheli olduğunu vurgulamıştır. Bu bağlamda, başvurulan yöntemin Sözleşme&#8217;nin koruduğu güvencelerle bağdaşmadığı ve orantılılık ilkesini ihlal ettiği açık bir gerçektir.</p>
<h2><strong>IV. Demokratik Toplumda Gereklilik</strong></h2>
<p>AİHM&#8217;in Candar ve Diğerleri/Türkiye başvurusu kapsamında ele alabileceği hususlardan biri, müdahalenin &#8220;demokratik toplumda gereklilik&#8221; standardını karşılayıp karşılamadığıdır. Bahse konu standart, usuli güvencelerin varlığı ile ömür boyu hak mahrumiyeti doğuran yasağın orantılılığı unsurlarını bünyesinde barındırmakta ve bu iki husus çerçevesinde incelenmektedir.</p>
<h3><strong>a) Usuli Güvenceler</strong></h3>
<p>Sözleşme&#8217;nin 8. maddesi, idari ve yargısal karar alma süreçlerine ilişkin zımni güvenceleri barındırır. Bu güvenceler uyarınca, bireyin temel haklarını doğrudan etkileyen kararların adil bir prosedür işletilerek alınması ve ilgilinin bu süreçlere etkin bir biçimde katılımının sağlanması zorunludur. Mahkeme bu bağlamda, tedbire yol açan karar alma sürecinin adil olup olmadığının ve bireyin Madde 8 kapsamındaki çıkarlarına gereken saygının gösterilip gösterilmediğinin doğrudan incelenmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu husus Madde 8&#8217;in usul boyutunu Madde 6&#8217;dan bağımsız olarak da devreye sokan ayrı bir denetim kanalı oluşturmaktadır (Turek / Slovakya, § 111; Pişkin / Türkiye, § 214). AİHM&#8217;in yönelttiği &#8220;idari yargılanma gereklilikleri ile sonraki yargısal denetimin ilk aşamadaki usul açıklarını telafi edip edemeyeceği&#8221; sorusu, yargılamanın bütünü açısından büyük önem arz etmektedir.</p>
<p>Mevcut uyuşmazlıkta idari otoriteler ve kurul kararları, kamu görevlisi olan başvurucuları bireysel ve somut bir gerekçe göstermeksizin, önceden herhangi bir bildirimde bulunmaksızın ve savunmalarını almaksızın toplu listeler halinde meslekten çıkarmıştır. Bu idari tasarrufun acil bir güvenlik tedbiri olarak ilk aşamada geçici bir mahiyete büründürülmüş olması, hukuki değerlendirmeyi belirli ölçüde esnetebilecek olsa da özündeki şu soruyu ortadan kaldırmamaktadır; ilk aşamadaki ağır usul eksikleri ve savunma hakkı ihlalleri, sonraki yargısal süreçle gerçekten telafi edilmiş midir?</p>
<p>Bu sorunun yanıtı son derece tartışmalıdır. Zira idari yargı mercileri, başvurucuların delillerin güvenilirliğine ve sıhhatine ilişkin esaslı argümanlarını yargısal bir tartışmaya açmak yerine, büyük ölçüde ByLock tespitine yönelik AYM ve Yargıtay kararlarını mutlak doğru kabul ederek bunlara dayanmıştır. Bu bağlamda AİHM, hiçbir usul güvencesinden yararlanamamış bir başvurucu için geriye kalan tek imkanın ulusal mahkemelerden işverenin görüşünü haklı kılacak olgusal ve diğer delilleri talep etmek olduğunu özellikle vurgulamış; bu nedenle mahkemelerin önlerindeki fiili ve hukuki meseleleri etkin biçimde inceleme yükümlülüğünün davanın asıl meselesi olduğunu belirlemiştir (Pişkin/Türkiye, § 139). Yargısal denetimin yeterliliği ve telafi kapasitesi belirlenirken (Pişkin/Türkiye içtihadı uyarınca) kararın niteliği, idari süreçteki güvence eksikliği ve uyuşmazlığın kapsamı kriterleri birlikte bütüncül bir biçimde değerlendirilmelidir.</p>
<p>Mahkeme Pişkin kararında, KHK sürecinde başvurucuya önceden bildirim yapılmaması, gerekçe açıklanmaması ve savunma alınmamasının tek başına Madde 8&#8217;i (veya 6&#8217;yı) ihlal etmediğini; belirleyici olanın, sonraki yargısal denetimin bu ilk aşama eksikliklerini telafi edecek nitelikte, yani gerçek anlamda çelişmeli ve esasa dönük bir denetim sağlayıp sağlamadığı olduğunu ortaya koymuştur. Ancak, idari yargı mercileri bu telafi işlevini yerine getirmemiştir. Başvurucuların kendilerine yönelik somut ihraç gerekçelerini dahi öğrenemediği, savunma haklarının şekilsel bir 30 günlük süreye indirgendiği ve teknik verilere itiraz imkanının bütünüyle kapatıldığı bir ortamda, yapılan yargılamanın bu ağır usul eksikliklerini giderdiğini ve telafi kapasitesine sahip olduğunu kabul etmek mümkün değildir (Pişkin/Türkiye, §§ 121-135). Gömleğin ilk düğmesi idari aşamada yanlış iliklenmiş; idare hukukunun &#8220;gerekçe üretme yasağı&#8221; ilkesi çiğnenerek sonradan ceza dosyalarına giren deliller geçmişteki idari işleme dayanak yapılmıştır. Bireyselleştirme yapılmaksızın tesis edilen bu işlemler, kamusal makamların ilgili ve yeterli gerekçe sunma yükümlülüğünü sakatlamakta ve bu durum da tek başına Madde 8&#8217;in 2. fıkrasında aranan gereklilik koşulunun karşılanamaması sonucunu doğurmaktadır (Pişkin/Türkiye, § 212).</p>
<h3><strong>b) Ömür Boyu Kamu Görevi Yasağının Orantılılığı</strong></h3>
<p>Ölçülülük değerlendirmesi kapsamında uluslararası yargı mercilerince geliştirilen müstakar içtihat birikimi, bahse konu hukuki uyuşmazlığın çözümüne esaslı bir hukuki temel sunmaktadır. Kamu görevinden ömür boyu menedilme gibi ağır yaptırımlar, ancak son derece istisnai ve belirli koşulların varlığı halinde orantılı kabul edilebilir. Bunun ön şartı ise, tarafsız bir idari veya yargısal merci tarafından yürütülen, bireyselleştirilmiş bir incelemenin ve nesnel delillere dayanan ikna edici bir gerekçelendirmenin olmasıdır (Xhoxhaj/Arnavutluk, § 413; Nikëhasani/Arnavutluk, § 129). Nitekim AİHM Xhoxhaj kararında, görevden ihracın kişiye uygulanabilecek en ağır disiplin yaptırımı olduğunu ve bu nedenle etik veya mesleki ihlallere ilişkin &#8220;çok sağlam delil&#8221; gerektirdiğini açıkça belirtmiştir. Yine Mahkeme, ömür boyu yasağın orantılı sayılabilmesi için, vetting sürecinde her bir kamu görevlisi hakkında bağımsız bir komisyon tarafından yürütülen kapsamlı bireysel incelemenin varlığını ayrı bir koşul olarak belirlemiştir (Nikëhasani / Arnavutluk, § 129).</p>
<p>Arnavutluk yargı tasfiye sürecinde verilen ihraç kararları, bağımsız bir komisyonun her bir kamu görevlisi hakkında yürüttüğü kapsamlı maddi araştırmalara ve somut bulgulara dayanmıştır. Arnavutluk emsallerinde ömür boyu yasağın orantılı bulunmasının nedeni, ihracın her bir kişinin malvarlığına, dürüstlük geçmişine ve mesleki yeterliliğine ilişkin somut, belgeli ve bireyselleştirilmiş bir inceleme sonucunda verilmiş olmasıdır; dahası Mahkeme, Sevdari/Arnavutluk kararında bu bireysel değerlendirme yeterince somut ve kötü niyet göstergesi içermediğinde, ömür boyu yasağı orantısız bularak ihlal saptamıştır. Bu içtihat çizgisi, ömür boyu yasağın meşruiyetinin mutlak biçimde bireysel kusurun somut ispatına bağlı olduğunu göstermektedir. Candar ve Diğerleri/Türkiye başvurusunda ise bu usulün bütünüyle dışına çıkılmıştır. OHAL KHK&#8217;larıyla tatbik edilen toplu liste yöntemi, bireysel kusur ve eylemleri değil, soyut ve sınırları belirsiz iddiaları esas almış ve bu yönüyle evrensel hukuk prensiplerine aykırı bir idari pratik ortaya çıkmıştır. Bu yapısal eksiklik, Candar grubunda Nikëhasani ve Xhoxhaj kararlarındaki orantılılık tespitlerini destekleyen temel ön koşulun — yani bağımsız bir komisyon önünde yürütülen bireysel incelemenin — hiçbir aşamada karşılanmadığı anlamına gelmektedir.</p>
<p>Öte yandan, bireyin mesleki hayatına yönelik böylesine geniş kapsamlı bir istihdam yasağının özel hayat üzerindeki etkisi, tek başına Madde 8&#8217;i ihlal edecek ağırlığa ulaşabilir. Nitekim özel sektördeki çalışma imkanlarını da sınırlayan on yıllık hak mahrumiyetleri bile Mahkeme tarafından orantısız bulunarak ihlal kararlarına konu edilmişken, Candar grubundaki süresiz ve mutlak yasak, devletin takdir yetkisini aşan bir nitelik taşımaktadır. AİHM Sidabras ve Džiautas/Litvanya kararında eski KGB mensuplarına getirilen ve yalnızca kamuyu değil geniş bir özel sektör yelpazesini de kapsayan on yıllık istihdam yasağını, kişilerin geçimini sürdürme ve sosyal kimliklerini koruma imkânını orantısız biçimde kısıtladığı için Madde 14 ile bağlantılı olarak Madde 8&#8217;e aykırı bulmuştur (§§ 47-50). Candar grubunda söz konusu olan süresiz ve mutlak yasak, bu on yıllık kısıtlamadan çok daha ağır olduğundan, orantısızlık burada evleviyetle mevcuttur. AİHM ayrıca bu emsalde, kişinin taşıdığı &#8220;eski güvenlik görevlisi&#8221; damgasının — istihdam kısıtlamasından bağımsız olarak — dış dünyayla ilişki kurma olanaklarını etkileyen ve bizatihi başlı başına bir Madde 8 unsuru oluşturan ayrı bir zarar kalemi olduğunu da tespit etmiştir. Bu ilke, &#8220;FETÖ bağlantılı&#8221; damgasının SGK kayıtlarına işlenmesiyle somutlaşan Candar grubu bakımından bağımsız bir ihlal unsuru olarak ayrıca değerlendirilebilir (Sidabras ve Džiautas / Litvanya, §§ 46-50).</p>
<p>Dahası, özel sektörde bir iş veya kariyer sürdürme imkanı bulunmayan ve terör örgütü bağlantısı ithamını resmi olarak kamuoyu önünde taşımak zorunda bırakılan kamu görevlileri, geçmişteki bazı AİHM kararlarında orantılı bulunan kısıtlama koşullarından niteliksel olarak tamamen uzaktır (Naidin/Romanya, §§ 54-55). AİHM Naidin kararında ömür boyu kamu görevine erişim kısıtlamasını orantılı bulsa da, bunun nedeni, kısıtlamanın yalnızca kamu görevine yönelik olması, özel sektörde çalışmayı engellememesi ve kişinin eski rejimin baskı aygıtıyla somut işbirliğinin bireysel olarak tespit edilmiş olmasıdır (§§ 54-55). Candar grubunda ise ne bireysel bir kusur tespiti, ne de özel sektöre açık bırakılmış bir istihdam alanı mevcuttur. AYM&#8217;nin &#8221;KHK ile ihraçlar özel sektörde çalışmayı engellemiyor&#8221; tezi fiili gerçeklerle örtüşmemektedir. Zira SGK kayıtlarına düşülen &#8220;Kod 37&#8221; ibaresi kişileri açıkça hedef göstermekte, onları sivil ölüme ve mutlak açlığa terk etmektedir. Kısaca, Candar grubunda hiçbir bireysel ve somut orantılılık analizi yapılmadan, en ağır kısıtlamanın kalıcı bir rejim olarak uygulanması ölçülülük ilkesini ortadan kaldırmıştır.</p>
<h2><strong>V. Madde 15 Çerçevesinde &#8220;Kesin Gereklilik&#8221; Standardı</strong></h2>
<p>Türkiye, OHAL ihraçlarını Madde 15 kapsamında meşrulaştırmaya çalışacaktır. Ancak bu meşrulaştırmanın başarılı olabilmesi için &#8220;durumun kesinlikle gerektirdiği&#8221; standardının karşılanması zorunludur. Bu standardın unsurları; tedbirin acil duruma gerçek anlamda yanıt niteliği taşıması, özel koşullarca tam olarak meşrulaştırılması ve suistimale karşı yeterli güvenceler içermesidir. Son olarak orantılılık meselesi özünde yargısal bir sorudur ve nihai söz yargıya aittir (A. and Others v. the United Kingdom [BD], § 184).</p>
<p>Toplu ihraç sisteminin kesinlikle gerektirilen nitelikte olmadığı iddiası güçlü argümanlara dayanmaktadır. Tasfiyelerin tekil ve geçici önlemler olarak değil yasal düzlemde kalıcı bir mekanizma olarak tasarlanması; ihraçların darbe girişiminin ardından yıllarca sürmesi; bireysel suç veya eylemin hiçbir zaman kanıtlanmaya çalışılmaması ve &#8220;kesinlikle gerektirme&#8221; standardıyla bağdaşmayan keyfi müdahaleye karşı yeterli güvenceler sağlanmaması bu argümanların temelini oluşturmaktadır. Üstelik bazı başvurucular ceza yargılamasında beraat etmiş olmakla birlikte haklarında verilen ihraç kararları varlığını sürdürmüştür. Bu durum, tedbirin zorunlulukla ne ölçüde örtüştüğünü ciddi biçimde sorgulatmaktadır (Polyakh and Others v. Ukraine, §§ 291-308).</p>
<p>Karşılaştırmalı perspektiften bakıldığında, AİHM benzer toplu tasfiye mekanizmalarını defalarca incelemiş ve Madde 8&#8217;le bağdaşmadığını tespit etmiştir. AİHM Polyakh kararında, Ukrayna tasfiye yasasının, kişilerin yerine getirdikleri somut görevlere ve rejimin antidemokratik eylemleriyle olan bireysel bağlarına bakılmaksızın, salt belirli bir dönemde devlette çalışmış olmaya dayanan bir tür &#8220;kolektif sorumluluk&#8221; getirdiğini ve bu yönüyle söz konusu düzenlemenin amacına ulaşmak için yeterince dar biçimde tasarlanmadığını tespit etmiştir. Aynı kararda Mahkeme, bu tasfiye rejiminin, totaliter rejimlerin gizli servis işbirlikçilerini hedef alan dar kapsamlı klasik lustrasyon örneklerinden esaslı biçimde ayrıldığını da özellikle belirtmiştir (Polyakh ve Diğerleri / Ukrayna, §§ 294-308). Candar grubundaki &#8220;irtibat-iltisak&#8221; temelli toplu ihraç sistemi, tam da Polyakh&#8217;ta mahkûm edilen kolektif sorumluluk mantığının bir örneğidir.</p>
<h2><strong>VI. Sözleşme&#8217;nin 8. Maddesi Kapsamında Yapılacak İnceleme Sıralaması ve Verilmesi Muhtemel Karar</strong></h2>
<p>AİHM, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin 2. fıkrası uyarınca özel hayata yönelik müdahalelerin haklılığını denetlerken, yerleşik usulü gereği sırasıyla kanunla öngörülme, meşru amaç taşıma ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk kriterlerini esas alarak üç kademeli bir inceleme yapmaktadır. Bahse konu inceleme yöntemi uyarınca, tatbik edilen bir tedbirin henüz ilk basamakta, yani &#8220;kanunla öngörülme&#8221; şartını taşımadığının saptanması halinde, müdahalenin meşru bir amaç taşıyıp taşımadığı veya demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı olup olmadığı yönündeki sonraki aşamalara geçilmesine gerek kalmamaktadır. Candar ve Diğerleri/Türkiye başvurusu kapsamındaki somut uyuşmazlıklar incelendiğinde; olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri ile ihdas edilen ve meslekten çıkarma işlemlerine dayanak yapılan &#8220;irtibat&#8221; ve &#8220;iltisak&#8221; gibi muğlak kavramların, hukuki öngörülebilirlik ve kanun kalitesi standartlarını karşılamadığı açıktır. Dolayısıyla, söz konusu işlemlerin yasal dayanağının &#8220;kanunla öngörülme&#8221; unsurunu sağlamadığının tespit edilmesi halinde, demokratik toplum düzeninde gereklilik ve orantılılık şartını da baştan sakatlayan bu ihraçlar yönünden Mahkemenin esasa ilişkin diğer hususları ayrıntılı olarak incelemeksizin doğrudan ihlal sonucuna varması mümkündür.</p>
<p>Tüm bu değerlendirmeler ışığında, AİHM&#8217;in Sözleşme&#8217;nin 8. maddesi kapsamında gerçekleştireceği denetim neticesinde Türkiye aleyhine net bir ihlal kararı vermesi kuvvetle muhtemeldir. Bu doğrultuda Mahkemenin öncelikle, tesis edilen meslekten çıkarma ve kamu görevinden men işlemlerinin, ilgililerin özel ve mesleki hayatları üzerinde doğurduğu ağır sonuçlar dikkate alındığında, Madde 8 § 1 anlamında korunan haklara yönelik açık bir müdahale teşkil ettiğini tespiti beklenecektir. Bu müdahalenin yasal dayanağı incelendiğinde ise &#8220;kanunla öngörülmüş olma&#8221; koşulunun karşılanmadığı tespiti yapılacaktır. Zira &#8220;iltisak&#8221; ve &#8220;irtibat&#8221; kavramlarının hukuki mahiyetindeki muğlaklık ve istikrarlı bir yorum içtihadının bulunmayışı, AYM&#8217;nin ByLock kullanımını tek başına ve mutlak bir ispat kriteri olarak kabul eden yaklaşımıyla birleştiğinde, hukuki öngörülebilirlik güvencesini ortadan kaldırmıştır.</p>
<p>Alternatif bir değerlendirmeyle Mahkeme esasa ilişkin incelemesini derinleştirse dahi, söz konusu idari tedbirlerin somut bir bireyselleştirme yapılmamasından ötürü &#8220;demokratik toplumda gereklilik&#8221; standardını karşılamadığı sonucuna ulaşacaktır. Kamu görevinden ömür boyu menedilme şeklindeki mutlak yaptırım, somut kişisel eylem kanıtları ve derinlemesine bir bireysel inceleme bulunmaksızın tatbik edildiği için orantılılık ilkesiyle hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Ayrıca, alınan bu ağır idari tedbir, kamusal gücün keyfi kullanımına ve suistimallere karşı koruyucu usul güvenceleri barındırmadığından, Sözleşme&#8217;nin 15. maddesi kapsamında olağanüstü hal dönemlerinde dahi uyulması zorunlu olan &#8220;durumun kesinlikle gerektirdiği ölçü&#8221; eşiğini açıkça aşmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Parliamentary Assembly of the Council of Europe, Committee on Legal Affairs and Human Rights, State of emergency: proportionality issues concerning derogations under Article 15 of the European Convention on Human Rights, § 85.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>  Venice Commission, Opinion on Emergency Decree Laws No’s 667-676 adopted following the failed coup of 15 July 2016, § 119 vd.</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/aihmin-yonelttigi-sorular-ve-atif-yaptigi-kararlar-baglaminda-candar-turkiye-khk-ile-ihrac-basvurusuna-iliskin-degerlendirme-1/">AİHM&#8217;İN YÖNELTTİĞİ SORULAR VE ATIF YAPTIĞI KARARLAR BAĞLAMINDA CANDAR/TÜRKİYE (KHK İLE İHRAÇ) BAŞVURUSUNA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME-1</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrtibat, İltisak ve Öngörülebilirlik: AİHM&#8217;in Shevchuk/Ukrayna Kararı ve KHK İhraçlarıyla İlgili Yönelttiği Sorular Ne Anlama Geliyor? (Dr. Ufuk YEŞİL)</title>
		<link>https://www.savunmahakki.net/irtibat-iltisak-ve-ongorulebilirlik-aihmin-shevchuk-ukrayna-karari-ve-khk-ihraclariyla-ilgili-yonelttigi-sorular-ne-anlama-geliyor-dr-ufuk-yesil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[savunmahakki]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Jun 2026 11:58:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler&Raporlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.savunmahakki.net/?p=3782</guid>

					<description><![CDATA[<p>Giriş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 25 Haziran 2026 tarihinde açıkladığı Shevchuk v. Ukrayna (Başvuru no. 474/21) kararında,[1] kamu görevinden çıkarma işlemlerinde &#8220;hukuki belirlilik&#8221;, &#8220;öngörülebilirlik&#8221; ve &#8220;gerekçelendirme yükümlülüğü&#8221; ile ilgili çok önemli bir karar vermiştir. Ukrayna Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Stanislav Shevchuk’un hakimlik mesleğinden&#8230;</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/irtibat-iltisak-ve-ongorulebilirlik-aihmin-shevchuk-ukrayna-karari-ve-khk-ihraclariyla-ilgili-yonelttigi-sorular-ne-anlama-geliyor-dr-ufuk-yesil/">İrtibat, İltisak ve Öngörülebilirlik: AİHM&#8217;in Shevchuk/Ukrayna Kararı ve KHK İhraçlarıyla İlgili Yönelttiği Sorular Ne Anlama Geliyor? (Dr. Ufuk YEŞİL)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 25 Haziran 2026 tarihinde açıkladığı <em>Shevchuk v. Ukrayna</em> (Başvuru no. 474/21) kararında,<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> kamu görevinden çıkarma işlemlerinde &#8220;hukuki belirlilik&#8221;, &#8220;öngörülebilirlik&#8221; ve &#8220;gerekçelendirme yükümlülüğü&#8221; ile ilgili çok önemli bir karar vermiştir. Ukrayna Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Stanislav Shevchuk’un hakimlik mesleğinden ihraç edilmesini Sözleşme’nin 6 ve 8. maddesi kapsamında inceleyen Mahkeme, idari tasarruflarda soyut anayasal/yasal metinlerin arkasına sığınarak yapılan ihraçların neden &#8220;hukukilik&#8221; standardını karşılayamayacağını ortaya koymuştur.</p>
<p>Bu önemli kararla birlikte AİHM, 23 Haziran 2026 tarihinde Türkiye&#8217;deki OHAL KHK ihraçlarına ilişkin çok önemli bir adımı daha atmıştır. <em>Mehmet Candar v. Türkiye</em> (Başvuru No: 31947/25) ve diğer 22 başvuruyu (toplam 23 başvuru) birleştirerek Türk Hükümeti&#8217;ne tebliğ eden Mahkeme, OHAL sürecindeki ihraç mekanizmalarını Sözleşme’nin 6, 8 ve 11. maddeleri kapsamında çok ayrıntılı sorularla mercek altına almıştır. Bu yazı, da AİHM’in Ukrayna kararı ve OHAL KHK’larıyla ilgili Türkiye’ye yönelttiği sorular birlikte ele alınmış ve KHK ihraçlarıyla ilgili AİHM’in nasıl bir karar verebileceği değerlendirilmiştir.</p>
<ol>
<li><strong> Başvuruya Konu Olay</strong></li>
</ol>
<p>Stanislav Shevchuk, 2014 yılında Ukrayna Parlamentosu tarafından dokuz yıllık bir süre için Anayasa Mahkemesi yargıcı olarak seçilmiş ve Şubat 2018&#8217;de de bu mahkemenin başkanlığına getirilmiştir. Mart 2019&#8217;da mahkemedeki üç yargıç, Shevchuk&#8217;u hedef alan 32 sayfalık bir muhtıra hazırlayarak diğer tüm yargıçlara dağıtmıştır. Muhtırada Shevchuk&#8217;un yetkilerini sistematik biçimde aştığı, mahkemeyi siyasallaştırdığı, personel üzerinde hukuka aykırı baskı kurduğu, hukuki prosedürleri görmezden geldiği ve usulsüz ücretsiz danışman kadroları oluşturduğu ileri sürülmüştür. Muhtıranın içeriği aynı gün ülkenin önde gelen gazetelerinden birinde kamuoyuyla paylaşılmıştır.</p>
<p>Nisan 2019&#8217;da Etik ve Davranış Kuralları Daimi Komisyonu bu iddiaları incelemeye almıştır. Komisyon, söz konusu iddiaları dile getiren yargıçların da oy kullandığı bir oturumda ihraç yönünde rapor hazırlamıştır. Komisyon raporunda dört konu ele alınmıştır; usulsüz danışman atamaları, Shevchuk&#8217;un seçim kampanyası sürecinde verdiği ve anayasayı hatalı yorumladığı değerlendirilen bir gazete röportajı, muhalefet görüşleri tamamlanmadan yayımlanan mahkeme kararları ve bir yargıcın işlerine hukuka aykırı biçimde müdahale ettiği iddiası. 14 Mayıs 2019&#8217;da toplanan Özel Genel Kurul&#8217;da on iki yargıcın gizli oyuyla Shevchuk&#8217;un hakimlik görevine son verilmiştir. Shevchuk oturuma davet edildiği ancak katılmadığı kabul edilmiştir.</p>
<p>Shevchuk bu karara karşı idare mahkemesinde dava açmış ve ilk derece mahkemesi 2019&#8217;da lehine karar vererek göreve iadesine hükmetmiştir. Ancak bu kararın hemen ardından Ukrayna Anayasa Mahkemesi, kendi kararlarının hiçbir şekilde itiraz konusu yapılamayacağına dair bir karar almıştır. Bu kararı dikakte alan üst mahkemeler ilk derece mahkemesinin iade kararını bozmuş ve Shevchuk&#8217;un talebini incelemeyi reddetmiştir. İç hukuk yollarının bu şekilde kapanması üzerine Shevchuk, 28 Aralık 2020&#8217;de AİHM’e başvurmuştur.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Başvurucunun İddiaları</strong></li>
</ol>
<p>Shevchuk, ihraç sürecine karşı iki temel şikayetini AİHM&#8217;e iletmiştir. <strong>Madde 6 kapsamında;</strong> aleyhine iddiaları dile getiren yargıçların aynı zamanda komisyonda görev yapması ve genel kurulda oy kullanması nedeniyle disiplin sürecinin tarafsız bir mahkeme önünde yürütülmediğini ileri sürmüştür. Bunun yanı sıra hakkında başlatılan sürecin usul kurallarına aykırı olduğunu, kendisine iddiaların önceden bildirilmediğini, yeterli savunma süresi tanınmadığını ve Özel Genel Kurul oturumundan önceden haberdar edilmediğini savunmuştur. Ulusal mahkemelerinin ihraç kararını incelemeyi reddetmesinin ise mahkemeye erişim hakkını ortadan kaldırdığını öne sürmüştür.</p>
<p><strong>Madde 8 kapsamında ise </strong>ihraç sürecinin hukuki dayanağının açık ve öngörülebilir olmadığını, eylemlerin hangi kriterlere dayanarak disiplin suçu sayıldığının hiçbir zaman açıklanmadığını ve tüm iddiaların idari göreviyle ilgili olmasına karşın yargıçlık meslekğinden çıkarıldığını belirtmiştir.</p>
<ol start="3">
<li><strong> Madde 6 (Adil Yargılanma Hakkı) Kapsamında İhlal Gerekçeleri</strong></li>
<li><strong> Madde 6&#8217;nın Uygulanabilirliği</strong></li>
</ol>
<p>Mahkeme öncelikle Madde 6&#8217;nın bu davada uygulanıp uygulanamayacağını incelemiştir. <strong>Ukrayna Hükümeti,</strong> anayasa yargıçlarının devlet adına egemenlik yetkisi kullandığını ve bu nedenle Madde 6&#8217;nın uygulanamayacağını savunmuştur. Mahkeme ise Vilho Eskelinen testini uygulayarak bu itirazı reddetmiştir. Bu teste göre Madde 6 güvencelerinden yoksun bırakma ancak iki koşulun birlikte gerçekleşmesi halinde mümkündür; ulusal hukukun söz konusu tasarruf için mahkemeye erişimyolunu kaaptması ve  bu kapatmanın devlet yararına objektif gerekçelere dayanması. AİHM, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin bizzat bir mahkeme sıfatıyla Shevchuk&#8217;un davasını incelediğini ve karar verdiğini tespit eederk, testin birinci koşulu karşılanmadığından, madde 6&#8217;nın uygulanabilir olduğu kabul edilmiştir.</p>
<ol>
<li><strong> Tarafsızlık İhlali</strong></li>
</ol>
<p>Mahkeme, Madde 6&#8217;dan ihlal verirken tarafsızlığı iki açıdan incelemiştir; öznel tarafsızlık, yani yargıcın kişisel önyargısı; nesnel tarafsızlık ise mahkemenin yapısal güvenceler bakımından tarafsız görünüp görünmediğidir. Mahkeme esas olarak nesnel tarafsızlık testini uygulamıştır.</p>
<p>Yargıç Sa. ve Yargıç Sl., Shevchuk aleyhindeki temel iddiaları dile getiren ve bu iddiaları kamuoyuyla paylaşan kişilerdir. Aynı yargıçlar hem Komisyon&#8217;da rapora oy vermiş hem de genel kurulda ihraç kararına oy kullanmıştır. Mahkeme bu durumun nesnel tarafsızlık testine göre meşru şüphe doğurduğunu belirtmiştir.</p>
<p>AİHM iki husus daha bu değerlendirmeye eklemiştir. <strong>Birincisi</strong>, Anayasa Mahkemesi söz konusu yargıçların katılımına ilişkin Shevchuk&#8217;un itirazlarını hiçbir biçimde ele almamıştır. <strong>İkincisi,</strong> o dönemde bu tür disiplin süreçlerinde yargıcın reddi usulünü düzenleyen herhangi bir kural mevcut değildir. Mahkeme, Ukrayna Anayasa Mahkemesi&#8217;nin on sekiz yargıçtan oluştuğuna dikkat çekmiş ve söz konusu iki yargıç olmasaydı bile gerekli üçte iki çoğunluğun sağlanıp sağlanamayacağının sorgulanmadığını vurgulamıştır.</p>
<ol>
<li><strong> Diğer Madde 6 Şikayetleri</strong></li>
</ol>
<p>AİHM, mahkemeye erişim şikayetini kabul edilemez bulmuştur. AİHM’e göre, Anayasa Mahkemesi, Shevchuk&#8217;un davasını incelemiş ve karar vermiştir. Bu nedenle mahkemeye erişim hakkı fiilen kullanılmıştır ve madde 6 devletlere ikinci bir itiraz yolu sunma yükümlülüğü yüklememektedir. Mahkeme, tarafsızlık ihlalini tespit ettiketn sonra diğer usul şikayetlerini incelemeye gerek görmemiştir.</p>
<ol start="4">
<li><strong> Madde 8 (Özel Hayata Saygı) Kapsamında İhlal Gerekçeleri</strong></li>
</ol>
<p>AİHM, bu başvuruda idari istikrar veya ulusal çıkar gibi meşru amaç argümanlarını ya da müdahelenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını tartışmaya gerek dahi görmemiştir. Çünkü Ukrayna makamlarının ihraç tasarrufu, hukukun en temel ilkesi olan &#8220;kanunilik/hukukilik&#8221; testinde sınıfta kalmıştır. AİHM, ihraç kararının arkasındaki yapısal kusurları ve keyfiliği şu şekilde gerekçelendirmiştir:</p>
<ol>
<li><strong> İstihdam İlişkisinin Özel Hayata Etkisi</strong></li>
</ol>
<p><strong>Ukrayna Hükümeti,</strong> uyuşmazlığın kamusal bir makamın işleyişi ve idari yetki sınırlarıyla ilgili olduğunu, bu nedenle bireyin özel hayatına yönelik bir ihlal doğurmayacağını iddia etmiştir. AİHM, <em>Denisov v. Ukrayna<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><strong>[2]</strong></a></em> içtihadında geliştirdiği ilkeleri uygulayarak bu tezi reddetmiştir. Mahkeme, istihdam uyuşmazlıklarının özel hayatla iki şekilde ilişkili olabileceğini söylemiştir;  ya tedbirin uygulanma gerekçeleri doğrudan özel hayatla ilişkilidir ya da tedbirin sonuçları özel hayatı ağır biçimde etkilemiştir.</p>
<p>Mahkeme bu davada ikinci yolu tercih etmiş ve önemli bir ayrıma vurgu yapmıştır; başvurucu, sadece geçici ve idari bir unvan olan <strong><em>&#8220;Mahkeme Başkanlığı&#8221;</em></strong>ndan değil, kalıcı statüsü olan <strong><em>&#8220;Hakimlik mesleğinden&#8221;</em></strong> çıkarılmıştır. Bu ağır tedbirin başvurucunun itibarını, mesleki çevreyle ilişkilerini ve sosyal ilişkilerini ağır ve geri dönülemez biçimde tahrip ettiği ve onu ciddi maddi kayıplara maruz bıraktığı tespit edilmiştir. Dolayısıyla, müdahalenin doğrudan Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinin koruması altındaki &#8220;özel hayat&#8221; sınırını ve etki eşiğini aştığı tescillenmiştir (§ § 111-112).</p>
<ol>
<li><strong> &#8220;Kanunilik&#8221; İlkesinin Özü ve Öngörülebilirlik Kriteri </strong></li>
</ol>
<p>AİHM, &#8220;kanunla öngörülmüş olma&#8221; şartının, ulusal hukukta sadece şekli/metni olan bir mevzuatın varlığıyla karşılanamayacağını önemle vurgulamıştır. <strong>Kanunilik,</strong> normun biçimsel varlığından ziyade &#8220;hukukun kalitesi&#8221; ile ilgilidir. Bir devlet müdahalesinin hukuka uygun sayılabilmesi için üç koşulun birlikte gerçekleşmesi gerekir; ulusal hukukta bir dayanak bulunmalı, söz konusu düzenleme ilgili kişilerin erişebileceği nitelikte olmalı ve en önemlisi öngörülebilir olmalıdır.</p>
<p>AİHM&#8217;e göre bir kuralın Sözleşme anlamında gerçek bir &#8220;kanun&#8221; sayılabilmesi için, vatandaşların davranışlarını yönlendirebileceği açıklıkta (belirlilik) ve bir eylemin gelecekte hangi somut ve ağır yaptırımlara yol açacağını makul bir kesinlikle tahmin edebileceği netlikte (öngörülebilirlik) olması şarttır. Mahkeme ayrıca bu kesinlik düzeyinin tamamen mutlak olması gerekmediğini kabul etmekle birlikte, hangi davranışın hangi yaptırımı doğuracağının ana hatlarıyla anlaşılabilir olmasını zorunlu görmektedir. Sınırları belirsiz, ucu açık ve keyfi yorumlara müsait metinler &#8220;kanun kalitesi&#8221; taşımamaktadır (§ 120).</p>
<ol>
<li><strong> Kanundaki İfadelerin Tekrarıyla Yetinilmesi</strong></li>
</ol>
<p>Mahkeme, ihraç kararının ulusal hukukta biçimsel bir dayanağının bulunduğunu kabul etmiş, ancak başvurucunun, Ukrayna Anayasası&#8217;nda yer alan <strong><em>&#8220;önemli bir disiplin suçu veya görevin ağır ya da sistematik biçimde ihmal edilmesi&#8221;</em></strong> şeklindeki genel ve soyut ifadenin kelimesi kelimesine kopyalanmasıyla görevden uzaklaştırıldığını söylemiştir.</p>
<p>Karara ilişkin en sert eleştirilerinden biri, Ukrayna makamlarının karar alma yöntemine ilşikin olmuştur. Zira, ihraç kararında başvurucunun hangi eylemlerinin <strong><em>&#8220;önemli&#8221;</em></strong> görüldüğüne, hangi somut davranışlarının <strong><em>&#8220;ağır&#8221;</em></strong> veya <strong><em>&#8220;sistematik&#8221;</em></strong> bir ihmal oluşturduğuna dair hiçbir alt kriter, hukuki tanım veya somutlaştırma yer almamıştır. AİHM, anayasal bir kuralın somut olayla irtibatı kurulmadan, olayın hukuki değerlendirilmesi yapılmadan, soyut ve şablonik ifadeleri karara yapıştırıp altına isim yazılmasının hukuki belirlilik ilkesini yok ettiğini ve bunun genel bir atıftan ibaret kalıp gerekçe yerine geçemeyeceğini söylemiştir (§ § 121-122).</p>
<ol>
<li><strong> Yetki Sapması, Araç ve Amaç Arasındaki Kopukluk </strong></li>
</ol>
<p>AİHM, kararın 123. paragrafında ihraç işlemindeki mantık hatasını ve hukuki çelişkiyi net bir ortaya koymuştur. Mahkeme’ye göre, başvurucuya yöneltilen iddialar, onun <strong><em>&#8220;Hakimlik&#8221;</em></strong> sıfatıyla değil, tamamen <strong><em>&#8220;Mahkeme Başkanlığı&#8221;</em></strong> görevi kapsamında yürüttüğü idari ve organizasyonel faaliyetlerine ilişkindir. Mahkeme, idari görevdeki düzensizlikleri ele almak veya krizleri çözmek amacıyla, neden doğrudan bir yargıcı meslekten çıkaran en ağır tedbirin seçildiğinin hukuken açıklanamadığını ve gerekçelendirilemediğini belirtmiştir.</p>
<p>AİHM, kararın 124 ve 125. paragraflarında ihraç işleminin arka planındaki asıl amacı ve niyeti deşifre etmiştir; Ukrayna mevzuatına göre bir mahkeme başkanını görevden almanın tek yolu kendi rızasıyla istifa etmesidir. Shevchuk istifa etmeyince, diğer yargıçlar idari krizi çözebilmek adına yargıçlık makamına özgü disiplin sürecini bir alternatif araç olarak suiistimal etmişlerdir. Mahkeme, yasal araçlar ile ulaşılmak istenen amaç arasındaki bu kopukluğu, yetki sapmasını ve kuralların zorlama/öngörülemez yorumunu doğrudan &#8220;hukuka aykırılık&#8221; olarak nitelendirmiş ve 8. maddenin ihlaline oybirliğiyle karar vermiştir.</p>
<ol start="5">
<li><strong>Mehmet Candar ve Diğerleri/Türkiye Davasında Hükümete Yöneltilen Sorular</strong></li>
</ol>
<p>AİHM, Türkiye&#8217;deki OHAL ihraçlarına ilişkin yaptığı toplu incelemede, <em>Shevchuk v. Ukrayna</em> kararındaki temel ilkeleri daha ileriye taşıyacak mahiyette soru listesi hazırlamış ve Türk Hükümeti&#8217;nden şu hususları gerekçeleriyle açıklamasını istemiştir.</p>
<ol start="8">
<li><strong> Sözleşme&#8217;nin 8. Maddesi (Özel Hayata ve Haberleşmeye Saygı Hakkı) Kapsamındaki Sorular:</strong></li>
</ol>
<p><strong>Hukuki Belirlilik ve Öngörülebilirlik:</strong> Kamu görevlileri için öngörülen &#8220;sadakat yükümlülüğü&#8221; kavramı, OHAL ilanı öncesindeki dönemde iç hukukta ve idari pratikte nasıl uygulanmakta ve yorumlanmaktaydı? Bu bağlamda, OHAL KHK’ları ile mevzuata dahil edilen &#8220;irtibat&#8221; ve &#8220;iltisak&#8221; gibi muğlak kavramlar temelinde tesis edilen ihraç işlemleri, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesi anlamında yeterli hukuki &#8220;öngörülebilirlik&#8221; kriterini karşılamakta mıdır? İhraç tasarrufunun öngörülebilirliği denetlenirken, ilgili personelin kamu hiyerarşisindeki spesifik konumu ve taşıdığı sorumlulukların niteliği, Sözleşme&#8217;nin aradığı öngörülebilirlik standardının derecesini ne şekilde etkilemektedir?</p>
<p><strong>Ömür Boyu Hak Mahrumiyeti ve Ölçülülük:</strong> Kamu görevinden çıkarılmanın yanı sıra ilgili kişilere yönelik kalıcı bir etki doğuracak şekilde uygulanan &#8220;ömür boyu kamu hizmetinden men edilme&#8221; yaptırımı, isnat edilen fiillerin ağırlığı ve niteliğiyle orantılı mıdır? Söz konusu radikal tedbirler, Sözleşme&#8217;nin 15. maddesinde düzenlenen olağanüstü hallerde hakların askıya alınması rejimi bağlamında &#8220;durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde&#8221; sıkı bir sınırlama olarak kabul edilebilir mi?</p>
<p><strong>İtibarın Korunması ve Kamusal İlan:</strong> İhraç edilen kamu görevlilerinin isimlerinin, kimlik bilgilerinin ve haklarındaki tedbirlerin Resmi Gazete&#8217;de veya ilgili idari kurumların (hâkim ve savcılar yönünden HSK) internet sitelerinde alenen listelenmesi, Sözleşme&#8217;nin 8. maddesinde güvence altına alan &#8220;itibarın korunması hakkını&#8221; ve koratif bir unsur olarak masumiyet karinesini ihlal etmiş midir?</p>
<p><strong>Haberleşme Verilerinin Toplanması ve Kanunilik Kalitesi:</strong> Başvurucuların ByLock uygulamasını kullandıklarını kanıtlamak amacıyla dosyaya sunulan dijital veriler ve iletişim trafikleri, Sözleşme&#8217;nin 8 § 1 maddesindeki &#8220;özel hayat&#8221; veya &#8220;haberleşme özgürlüğü&#8221; koruması kapsamında mıdır? Bu verilerin ulusal makamlarca derlenmesi, saklanması ve kullanılması haberleşme özgürlüğüne bir müdahale midir? Eğer müdahaleyse, bu işlem 8 § 2 maddesi uyarınca haklı kılınabilir mi? Özellikle Milli İstihbarat Teşkilatı&#8217;nın bu verileri elde etme ve işleme usulü Ceza Muhakemesi Kanunu&#8217;nun 134 ve 135. maddelerine uygun mudur; bu istihbari toplama süreci &#8220;kanunilik&#8221; kalitesini taşımakta mıdır? Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ile internet servis sağlayıcıları tarafından sunulan telefon ve internet trafik kayıtları (HTS), kanunda öngörülen azami saklama sürelerini aşacak şekilde mi geriye dönük toplanmıştır ve mevzuatta keyfiliğe karşı ne tür etkin koruma mekanizmaları mevcuttur?</p>
<ol start="6">
<li><strong> Sözleşme&#8217;nin 6. Maddesi (Adil Yargılanma Hakkı) Kapsamındaki Sorular:</strong></li>
</ol>
<p><strong>Sonradan Delil Üretme ve Çelişmeli Yargılama:</strong> Başvurucuların ihraç edildikleri tarihte kendilerine herhangi bir somut delil veya isnat sunulmadığı, ihraç işlemini denetleyen idare mahkemelerinin ise ihraç tarihinden sonra açılan ceza soruşturmalarında ve kovuşturmalarında (sonradan) toplanan delillere (ByLock, tanık beyanları vb.) dayandığı iddiaları karşısında; geçmişe etkili bu yargılama modeli &#8220;silahların eşitliği&#8221; ve &#8220;çelişmeli yargılama&#8221; ilkeleriyle bağdaşmakta mıdır?</p>
<p><strong>Delillere Erişim ve Test Etme Hakkı:</strong> Başvuruculara, ihraç kararına gerekçe yapılan ve ceza dosyalarından aktarılan gizli ya da erişimi kısıtlı delilleri etkili bir şekilde çürütme ve test etme fırsatı tanınmış mıdır? İdari mahkemeler ByLock verilerine &#8220;belirleyici/mutlak ağırlık&#8221; atfederken gerekçelendirme yükümlülüğünü yerine getirmiş midir ve adil yargılanma dengesini gözetmiş midir?</p>
<p><strong>Tanık Sorgulama ve Aleni Duruşma Hakkı:</strong> Ceza yargılamalarındaki tanık ifadelerine dayanılarak ihraçları onaylanan başvuruculara, bu ifadelere idari yargıda etkili şekilde itiraz etme, tanıkları idare mahkemesi huzurunda sorgulama veya kendi tanıklarını dinletme hakkı verilmiş midir? İdari yargı makamlarının incelemelerini tamamen dosya (evrak) üzerinden yürütmesi ve duruşma açmaması, uyuşmazlığın niteliği ve davanın taraflar için taşıdığı hayati önem dikkate alındığında, Sözleşme&#8217;nin 6 § 1 maddesini ihlal etmekte midir?</p>
<ol start="6">
<li><strong> Ukrayna Kararı ve Hükümete Sorulan Sorular Işığında KHK İhraçlarının Değerlendirilmesi</strong></li>
</ol>
<p>AİHM&#8217;in <em>Shevchuk v. Ukrayna</em> kararında ortaya koyduğu ilkeler ile <em>Candar v. Türkiye</em> davasında Hükümete yönelttiği sorular birlikte değerlendirildiğinde; Türkiye&#8217;deki OHAL KHK ihraçlarının hem Sözleşme&#8217;nin 8. maddesi hem de 6. maddesi kapsamında çok daha ağır, sistemik ve yapısal ihlallerle malul olduğu ve bu süreçlerden kaçınılmaz olarak çok güçlü ihlal kararları çıkacağı açık bir biçimde anlaşılmaktadır.</p>
<ol start="8">
<li><strong> Sözleşme&#8217;nin 8. Maddesi Açısından Çıkması Muhtemel İhlal Gerekçeleri</strong></li>
</ol>
<p><strong>Muğlak Kurallarla Öngörülemezlik Sınırı:</strong> AİHM, Ukrayna davasında &#8220;ağır ve sistematik ihmal&#8221; gibi soyut anayasal kavramların alt kriterlerle somutlaştırılmamasını öngörülemezlik temelinde bir ihlal gerekçesi saymıştır. KHK ihraçlarında kullanılan &#8220;irtibat ve iltisak&#8221; kavramları ise pozitif hukuk normlarında daha önce hiçbir tanımı, sınırı ve muhtevası bulunmayan, kapsamı tamamen idarenin subjektif takdirine bırakılmış muğlak ifadelerdir. AİHM’in Türk Hükümetine yönelttiği soru tam olarak bu hukuki belirlilik krizine parmak basmaktadır. Geçmişte devletin resmi izni, teşviki ve denetimi altında yürütülen rutin ve yasal faaliyetleri (yasal bir bankada hesap açmak, sendikaya üye olmak veya ruhsatlı bir eğitim kurumuna çocuk göndermek) gerçekleştiren kamu görevlilerinin, bu eylemlerin yıllar sonra &#8220;iltisak&#8221; adı altında kamu görevinden ömür boyu menedilme gibi ağır bir yaptırıma yol açacağını öngörmeleri hukuken imkansızdır. Kişilerin geçmişteki yasal davranışlarını geriye yürürlü birer ihraç kriteri haline getirmek, kanunilik ilkesini temelden sarsmaktadır.</p>
<p><strong>Şablonculuk ve Bireysel Gerekçelendirme Eksikliği:</strong> <em>Shevchuk</em> kararında, tek bir yüksek yargıcın ihraç metninde somut olay analizi yapılmaksızın anayasa maddesinin aynen kopyalanması &#8220;şablonculuk&#8221; olarak nitelendirilmiş ve kanunun kalitesi standardına aykırı bulunmuştur. KHK ihraçlarında ise on binlerce kamu görevlisi, haklarında hiçbir bireysel gerekçe gösterilmeden, isnat edilen fiillerin maddi unsurları ve illiyet bağları tartışılmadan torba listelere eklenerek ihraç edilmiştir. AİHM’in gerekçeli karar ve bireysel somutlaştırma konusundaki katı hassasiyeti, KHK ekli listelerindeki bu toptancı idari tasarruf modelini doğrudan hukuka aykırı kılmaktadır.</p>
<p><strong>Amaç Dışı Araç Kullanımı (Yetki Sapması):</strong> Ukrayna kararında idari yönetsel krizleri çözmek amacıyla yargıçlık mesleğine özgü disiplin hukuku enstrümanlarının kullanılmasını bir &#8220;araç-amaç kopukluğu&#8221; ve yetki sapması olarak mahkum eden AİHM, Türkiye ile ilgili başvruda da benzer bir çelişkiyi sorgulamaktadır. Kamu görevlilerinin mesleki yeterlilikleri veya görev başındaki somut kusurları olağan disiplin hukuku usulleriyle hiçbir zaman muhakeme edilmeden, soyut güvenlik kaygılarıyla en ağır tedbir olan &#8220;<strong><em>ömür boyu kamu görevinden çıkarma ve sivil ölüm&#8221;</em></strong> seçilmiştir. AİHM’in yerleşik kriterleri uyarınca devlet, seçtiği bu en ağır idari tedbirin, hedeflediği meşru amaç için neden tek ve kaçınılmaz çare olduğunu bireysel düzeyde ispat etmek ve gerekçelendirmek zorundadır. Somut görev ihlali ile illiyet bağı kurulmadan tesis edilen bu toplu ihraçlar, tipik birer &#8220;yetki sapması&#8221; niteliğindedir.</p>
<ol start="6">
<li><strong> Sözleşme&#8217;nin 6. Maddesi (Adil Yargılanma Hakkı) Açısından Çıkacak Yapısal İhlal Potansiyeli:</strong></li>
</ol>
<p>AİHM&#8217;in Hükümete yönelttiği 6. madde soruları, idari ihraç yargılamalarında bir <strong><em>&#8220;usul katliamı&#8221;</em></strong> yapıldığını tesciller niteliktedir ve bu alandan çıkacak ihlal kararlarının, Ukrayna davasındaki tarafsızlık ihlalinden çok daha yapısal ve kapsamlı olacağını göstermektedir:</p>
<p><strong>Sonradan Delil Üretme:</strong> KHK ihraçları esnasında ilgililere hiçbir delil sunulmamış, kişiler neyle suçlandıklarını bilmeden ihraç edilmiştir. İdare mahkemeleri ise ihraç tarihinden aylar, hatta yıllar sonra ceza mahkemelerinde toplanan delilleri gerekçe yaparak işlemi geriye dönük haklı çıkarmaya çalışmıştır. AİHM&#8217;in bu konudaki sorusu, &#8220;ihraç anında bulunmayan delilin sonradan karara dayanak yapılamayacağı&#8221; evrensel kuralına dayanmaktadır ve silahların eşitliği ilkesinin bütünüyle yok edildiğini ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>ByLock ve İnceleme Dışı Bırakılan Dijital Veriler:</strong> <em>Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye</em> büyük daire kararına doğrudan atıf yapan AİHM, idari mahkemelerin ByLock verilerinin doğruluğunu, güvenirliğini ve elde ediliş hukukiliğini hiç tartışmadan buna &#8220;belirleyici/mutlak ağırlık&#8221; atfetmesini doğrudan adil yargılanma hakkına aykırı görmektedir. MİT’in ve BTK’nın yasal süreleri aşan veri toplama faaliyetlerinin hukukiliğinin idari yargıda denetlenmemiş olması, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerini tamamen işlevsiz kılmaktadır.</p>
<p><strong>Duruşmasız ve Tanıksız Yargılama:</strong> İdare mahkemelerinin, kişilerin hayatını doğrudan karartan bu davaları tamamen evrak üzerinden (duruşmasız) bitirmesi ve ceza davasındaki tanıkları idari davada dinlememesi, Sözleşme&#8217;nin 6. maddesindeki &#8220;sözlü ve aleni yargılanma&#8221; hakkının özünü zedelemiştir. Davanın taraflar için taşıdığı hayati önem karşısında duruşma açılmaması, yargısal denetimin etkinliğini tamamen ortadan kaldırmıştır.</p>
<ol start="3">
<li><strong> Sonuç ve Genel Değerlendirme</strong></li>
</ol>
<p><em>Shevchuk &#8211; Ukrayna</em> kararı, AİHM içtihadında &#8220;hukukilik&#8221; ilkesinin, &#8220;öngörülebilirliğin&#8221; ve &#8220;araç-amaç örtüşmesinin&#8221; olağanüstü yönetim dönemlerinde dahi esnetilemeyeceğini ortaya koyan önemli bir emsaldir. AİHM bu kararla; ulusal hukukta biçimsel/şekli bir yasal dayanağın bulunmasının kamudan ihraç gibi ağır tasarrufları Sözleşme karşısında kendiliğinden meşru kılmadığını, normların &#8220;kalite&#8221; standartlarını karşılaması gerektiğini tescillemiştir. Soyut yasal veya anayasal metinleri kararlara aynen kopyalamak bir gerekçe yerine geçmez. İdare, o düzenlemenin somut olayı neden kapsadığını ve seçilen yaptırımın neden o kişiye karşılık geldiğini bireysel düzeyde ve somut verilerle göstermek zorundadır.</p>
<p>AİHM&#8217;in <em>Mehmet Çandar ve Diğerleri v. Türkiye</em> davasında Hükümete tebliğ ettiği ayrıntılı sorular, Ukrayna kararında konulan bu evrensel ölçütlerin Türkiye&#8217;deki KHK ihraçlarına doğrudan ve genişletilerek uygulanacağının açık bir göstergesidir. Hükümete yöneltilen sorular, KHK ihraçlarının yalnızca Sözleşme’nin 8. maddesindeki &#8220;özel hayata saygı&#8221; standardını değil, aynı zamanda 6. maddedeki &#8220;adil yargılanma hakkını&#8221; da yapısal bir biçimde ilgilendirdiğini ortaya koymaktadır. İhraç anında hiçbir delil sunulmaması, muğlak &#8220;irtibat-iltisak&#8221; kavramlarıyla insanların geleceğinin geriye dönük olarak karartılması, gerekçesiz şablon torba listelerin üretilmesi, hukuka aykırılığı tartışmalı ByLock verilerine idari mahkemelerce &#8220;mutlak ve karar verici&#8221; ağırlık atfedilmesi ve yargılamaların duruşmasız/tanıksız bitirilmesi; KHK rejiminin ve buna bağlı iç hukuk denetim yollarının usul hukuku yönünden incelenecek birçok hukuki sakatlık barındırdığını göstermektedir.</p>
<p>Her iki davanın birlikte değerlendirilmesi neticesinde; olağanüstü dönemlerde dahi devletlerin ucu açık kavramlarla geriye dönük cezalandırma yapma, keyfi istihbari metotlarla veri toplama ve idari yönetim refleksleriyle insanların hayatlarını, unvanlarını ve mesleki itibarlarını toptancı listelerle yok etme yetkisinin bulunmadığı netleşmiştir. AİHM’in önündeki bu birleştirilmiş Candar davasından, Ukrayna kararındaki &#8220;hukuk kalitesi&#8221; ve &#8220;araç-amaç örtüşmesi&#8221; ilkelerinin rehberliğinde, KHK ihraçlarının Sözleşme&#8217;yi ihlal ettiğini ilan edecek kapsamlı, bağlayıcı ve net ihlal kararlarının çıkması hukuki bir zorunluluk olarak öngörülmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-250747</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> https://hudoc.echr.coe.int/#{%22itemid%22:[%22001-203902%22]}</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/irtibat-iltisak-ve-ongorulebilirlik-aihmin-shevchuk-ukrayna-karari-ve-khk-ihraclariyla-ilgili-yonelttigi-sorular-ne-anlama-geliyor-dr-ufuk-yesil/">İrtibat, İltisak ve Öngörülebilirlik: AİHM&#8217;in Shevchuk/Ukrayna Kararı ve KHK İhraçlarıyla İlgili Yönelttiği Sorular Ne Anlama Geliyor? (Dr. Ufuk YEŞİL)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AİHM’in 23 Haziran 2026 Tarihli &#8220;Türkiye Paketi&#8221;: İhlal Kararları Dalga Dalga Geliyor.</title>
		<link>https://www.savunmahakki.net/aihmin-23-haziran-2026-tarihli-turkiye-paketi-ihlal-kararlari-dalga-dalga-geliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[savunmahakki]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jun 2026 14:33:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[AİHM Kararları]]></category>
		<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Kararlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.savunmahakki.net/?p=3777</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&#8217;nin (AİHM) 23 Haziran 2026 tarihinde Türkiye&#8217;ye karşı açıkladığı ve toplamda 954 kişiyi kapsayan 6 farklı karar, darbe girişimi ve OHAL sonrası yargı pratiklerine yönelik toplu ve çok sert bir hukuki uyarı niteliğindedir. Mahkemenin aynı gün içinde bu kadar&#8230;</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/aihmin-23-haziran-2026-tarihli-turkiye-paketi-ihlal-kararlari-dalga-dalga-geliyor/">AİHM’in 23 Haziran 2026 Tarihli &#8220;Türkiye Paketi&#8221;: İhlal Kararları Dalga Dalga Geliyor.</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&#8217;nin (AİHM) 23 Haziran 2026 tarihinde Türkiye&#8217;ye karşı açıkladığı ve toplamda 954 kişiyi kapsayan 6 farklı karar, darbe girişimi ve OHAL sonrası yargı pratiklerine yönelik toplu ve çok sert bir hukuki uyarı niteliğindedir. Mahkemenin aynı gün içinde bu kadar büyük gruplar halinde karar açıklaması tesadüf değildir; bu durum, Türkiye yargısındaki temel sorunların &#8220;münferit&#8221; olmaktan çıkıp <b data-path-to-node="1" data-index-in-node="420">sistematik ve yapısal</b> bir hal aldığını göstermektedir.</p>
<p data-path-to-node="3">AİHM&#8217;in yüzlerce başvuruyu aynı gün ve tek paket halinde (Dönmez, Çalı, Kılıçarslan gibi) karara bağlaması neyin göstergesi:</p>
<ol start="1" data-path-to-node="4">
<li>
<p data-path-to-node="4,0,0"><b data-path-to-node="4,0,0" data-index-in-node="0">&#8220;Yerleşik İçtihat&#8221; (Well-Established Case-Law) Stratejisi:</b> AİHM, Türkiye ile ilgili temel ilkelerini (özellikle <i data-path-to-node="4,0,0" data-index-in-node="112">Yüksel Yalçınkaya</i> ve <i data-path-to-node="4,0,0" data-index-in-node="133">Selahattin Demirtaş</i> kararlarıyla) zaten belirlemiş durumdadır. Artık mahkeme, benzer başvuruları tek tek ve uzun uzun esastan tartışmak yerine komiteler aracılığıyla gruplandırıp tek bir kararla toplu olarak eritiyor.</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="4,1,0"><b data-path-to-node="4,1,0" data-index-in-node="0">Sistematik Uyarı Mesajı:</b> Türk yargısının emsal kararları yerel mahkemelere uygulamakta yavaş kalması, AİHM&#8217;i bu tarz devasa &#8220;ihlal paketleri&#8221; açıklamaya itmektedir. Amaç, &#8220;Bireysel hata yok, sistemin genel işleyişinde bir kilitlenme var&#8221; mesajını güçlü bir şekilde vermektir.</p>
</li>
<li>
<p data-path-to-node="4,2,0"><b data-path-to-node="4,2,0" data-index-in-node="0">Yargılamanın Yenilenmesi Baskısı:</b> Mahkeme, ByLock kararlarında bilerek maddi/manevi tazminata hükmetmemektedir. Çünkü asıl amacın &#8220;devleti mali olarak cezalandırmak&#8221; değil, iç hukukta CMK 311. madde yolunu açarak <b data-path-to-node="4,2,0" data-index-in-node="213">&#8220;bu yüzlerce dosyayı yeniden açın ve evrensel hukuka göre baştan yargılayın&#8221;</b> talimatı vermek olduğu görülmektedir.</p>
</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p data-path-to-node="7">İncelediğimiz 6 karar, temelde Türk yargı pratiğine dair iki büyük hukuksuzluk başlığında toplanıyor:</p>
<p data-path-to-node="8"><b data-path-to-node="8" data-index-in-node="0">1. &#8220;ByLock&#8221; ve Delil Değerlendirme Krizi (Dönmez, Çalı, Kılıçarslan):</b> AİHM; uygulamanın içerik ve mesajlaşma dökümü dahi beklenmeden, salt programın indirilmesinin örgüt üyeliği için &#8220;kesin delil&#8221; sayılmasını yapısal bir ihlal olarak görmektedir. Mahkeme bunu hem AİHS 7. madde (Kanunsuz suç ve ceza olmaz) hem de 6. madde (Adil yargılanma hakkı) bağlamında &#8220;objektif sorumluluk yükleyen ve dijital savunma hakkını kısıtlayan bir yaklaşım&#8221; olarak mahkum etmiştir.</p>
<p data-path-to-node="9"><b data-path-to-node="9" data-index-in-node="0">2. Kopyala-Yapıştır Tutukluluk Krizi (Karasu, İpek, Kılıç):</b> İkinci büyük kriz ise kişi hürriyeti ve güvenliğiyle (Madde 5/3) ilgilidir. Mahkemeler, ilk tutuklamalarda haklı bir şüphe olsa bile, ilerleyen yıllarda tutukluluğu &#8220;katalog suç&#8221;, &#8220;delil durumu&#8221; gibi şablon ve soyut kavramlarla uzatmaktadır. AİHM, kişinin kaçma şüphesinin somut olarak gösterilememesini ve ev hapsi gibi adli kontrol seçeneklerinin neden yetersiz kaldığının açıklanmamasını doğrudan bir insan hakları ihlali olarak tescillemiştir.</p>
<p data-path-to-node="9">AİHM&#8217;in aynı gün içindeki kararları sonucunda Türkiye, tam <b data-path-to-node="14,0" data-index-in-node="78">954 kişiye</b> karşı temel insan hakları ihlalinde bulunmaktan mahkum edilmiş ve toplamda <b data-path-to-node="14,0" data-index-in-node="164">107.000 Euro</b> tazminat ile mahkeme masrafı cezasına çarptırılmıştır. Ancak tablodan da çok net anlaşılacağı üzere, faturanın asıl ağır kısmı maliyet değil; 893 kişi (Kılıçarslan, Çalı ve Dönmez dosyaları) için verilmiş olan <b data-path-to-node="14,0" data-index-in-node="387">yeniden yargılama</b> vizesidir. Bu kararlar dizisi, Türkiye yargısını binlerce ağır ceza dosyasını baştan açmaya zorlayan uluslararası bir zorunluluk belgesi niteliğindedir.</p>
<p data-path-to-node="9">Kararların tam metinleri için tıklayınız.</p>
<p data-path-to-node="9"><a href="https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-250733" target="_blank" rel="noopener">KARASU AND OTHERS v. TÜRKİYE</a></p>
<p data-path-to-node="9"><a href="https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-250740" target="_blank" rel="noopener">DÖNMEZ AND OTHERS v. TÜRKİYE</a></p>
<p data-path-to-node="9"><a href="https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-250734" target="_blank" rel="noopener">KILIÇARSLAN AND OTHERS v. TÜRKİYE</a></p>
<p data-path-to-node="9"><a href="https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-250737" target="_blank" rel="noopener">ÇALI AND OTHERS v. TÜRKİYE</a></p>
<p data-path-to-node="9"><a href="https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-250732" target="_blank" rel="noopener">KILIÇ AND OTHERS v. TÜRKİYE</a></p>
<p data-path-to-node="9"><a href="https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-250731" target="_blank" rel="noopener">İPEK v. TÜRKİYE</a></p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/aihmin-23-haziran-2026-tarihli-turkiye-paketi-ihlal-kararlari-dalga-dalga-geliyor/">AİHM’in 23 Haziran 2026 Tarihli &#8220;Türkiye Paketi&#8221;: İhlal Kararları Dalga Dalga Geliyor.</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa Mahkemesi Yalçınkaya Kararına Uygun mu Karar mı Verdi? (Dr. Ufuk YEŞİL)</title>
		<link>https://www.savunmahakki.net/anayasa-mahkemesi-yalcinkaya-kararina-uygun-mu-karar-mi-verdi-dr-ufuk-yesil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[savunmahakki]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2026 13:31:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler&Raporlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.savunmahakki.net/?p=3775</guid>

					<description><![CDATA[<p>Genel Olarak Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu&#8217;nun 22/4/2026 tarihinde karara bağladığı ve 19/6/2026 tarihinde açıkladığı Ramazan Çakır başvurusu, kamuoyunda Yalçınkaya kararının nihayet uygulamaya geçirildiği ve Yalçınkaya kararına uygun şekilde ihlalle sonuçlandığı şeklinde yorumlanmıştır. Ancak durum gerçekten böyle midir? AYM&#8217;nin, Ali Bayram İskender&#8230;</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/anayasa-mahkemesi-yalcinkaya-kararina-uygun-mu-karar-mi-verdi-dr-ufuk-yesil/">Anayasa Mahkemesi Yalçınkaya Kararına Uygun mu Karar mı Verdi? (Dr. Ufuk YEŞİL)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<ol>
<li><strong> Genel Olarak</strong></li>
</ol>
<p>Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu&#8217;nun 22/4/2026 tarihinde karara bağladığı ve 19/6/2026 tarihinde açıkladığı Ramazan Çakır başvurusu, kamuoyunda Yalçınkaya kararının nihayet uygulamaya geçirildiği ve Yalçınkaya kararına uygun şekilde ihlalle sonuçlandığı şeklinde yorumlanmıştır. Ancak durum gerçekten böyle midir? AYM&#8217;nin, Ali Bayram İskender başvurusundan sonra Ramazan Çakır başvurusunda da Yalçınkaya kararının 6. ve 7. maddelere ilişkin ihlal gerekçelerine yer vermesi, Yalçınkaya kararına uygun bir karar verildiği anlamına mı gelmektedir. Bu yazıda AYM&#8217;nin gerekçeli karar hakkı kapsamında verdiği ihlal kararının Yalçınkaya kararıyla ne ölçüde uyumlu olduğu incelenmiştir.</p>
<ol>
<li><strong> Başvuruya Konu Olay</strong></li>
</ol>
<p>Ramazan Çakır kararı, öğretmen olarak görev yapmakta iken terör örgütü üyeliği suçundan mahkum edilen bir kişinin başvurusuna ilişkindir. Soruşturma mercileri ve ilk derece mahkemesi, başvurucunun ByLock programını yoğun bir şekilde kullandığı yönündeki teknik tespitlerin yanı sıra, sendika ve dernek üyelikleri ile Bank Asya hesap hareketlerini mahkumiyete esas almış ve bu karar istinaf ve temyiz incelemelerinden geçerek onanmıştır. Başvurucu ise ByLock programını kesinlikle kullanmadığını, dijital verilerin usulsüz elde edildiğini, yasal banka ve sendika faaliyetlerinin suçlama konusu yapılamayacağını ve başta suçta ve cezada kanunilik olmak bir çok hakkın ihlal edildiğini ileri sürerek AYM’ye başvurmuştur. AYM, diğer ihlal iddilarını reddederek sadece gerekçeli karar hakkından, yani adil yargılanma hakkının ihlaline karar vermiştir.</p>
<p><strong>III. AYM&#8217;nin Yalçınkaya Kararının 6. Madde İhlal Gerekçelerine Atıf Yaptığı Hususlar</strong></p>
<p>AYM, kararın 38. paragrafında, AİHM&#8217;in Yalçınkaya kararında adil yargılanma hakkı kapsamında yaptığı değerlendirmeleri şu şekilde özetlemiştir.</p>
<ul>
<li>AİHM&#8217;e göre elektronik deliller günümüz ceza yargılamalarında giderek yaygınlaşmıştır. Bu deliller geleneksel delillerden farklı olarak tahrif edilmeye, değiştirilmeye ve manipüle edilmeye daha açıktır. Bu durum, ulusal mahkemelerin delilin gerçekliğini, doğruluğunu ve bütünlüğünü tespit etme kabiliyetini zayıflatabilmektedir.</li>
<li>Şifreli veya hacimli verilerin soruşturma ve kovuşturma aşamalarında ciddi pratik ve usuli zorluklar yaratabileceği kabul edilmiştir. Ancak bu zorluklar, adil yargılanma hakkının güvencelerinin daha katı veya daha esnek uygulanmasını gerektirmemektedir. Yapılması gereken değerlendirme, usuli güvenceler ve adil yargılama ilkeleri ışığında, yargılamanın bütün olarak adil olup olmadığına bakmaktır.</li>
<li>Yerel mahkemeler, CGNAT verilerini tek başına değil, ByLock sunucu verileri ve HTS kayıtlarıyla birlikte değerlendirerek kullanım tespitine ulaşmıştır. Verilerin bütünlüğüne ilişkin özel bir usuli güvence bulunmaması ilk bakışta şüphe uyandırsa da, bu verilerin doğruluğunu sorgulamak için yeterli bir unsur bulunamamıştır.</li>
<li>Dava dosyasındaki ByLock raporlarına erişebilmiş olmak, bu raporların dayandığı asıl verilere de erişim hakkı bulunduğu anlamına gelmemektedir. Bu veriler ceza soruşturmasını başlatan, kritik önem taşıyan verilerdir. Hem kişiye özgü bir tespit yapılmasında hem de ByLock&#8217;un &#8220;yalnızca örgüt mensuplarınca kullanılan bir araç&#8221; olarak nitelendirilmesinde temel oluşturmuş ve bu durum adeta otomatik bir mahkûmiyete yol açmıştır.</li>
<li>ByLock verileri, sanığın lehine olabilecek unsurlar da içerebilir. Ham verinin paylaşılmamış olması, bu verilerin bütünlüğünün ve güvenilirliğinin ilk elden test edilmesini engellemiştir. Bu durum, mahkemelere daha kapsamlı bir inceleme yapma sorumluluğu yüklemiştir. Ancak savunmanın karşılaştığı bu zorluklar, yeterli usuli güvencelerle dengelenmemiştir.</li>
<li>Ham verilerin neden paylaşılmadığı hiç açıklanmamıştır. Bağımsız inceleme talebine ve verilerin güvenilirliğine ilişkin endişelere yanıt verilmemiştir. Deşifre edilmiş verilere erişim imkânı da tanınmamıştır. Bu eksiklikler, söz konusu verilerin mahkumiyetteki ağırlığı düşünüldüğünde özellikle önem taşımaktadır. Ayrıca ByLock&#8217;un, Ceza Kanunu&#8217;nun 314/2. maddesi anlamında neden başka kişilerce de kullanılamayacağı yeterince açıklanmamıştır.</li>
<li>Mahkemelerin başvurucunun kendisine özgü taleplerine cevap vermemesi, savunma argümanlarına karşı bir duyarsızlık göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Bu durum, başvurucunun yargılamada &#8220;gerçekten dinlenmediği&#8221; yönünde meşru bir şüphe doğurmuştur. Dosyanın esasını oluşturan konularda sessiz kalınması, yargılamanın yalnızca şeklen yürütüldüğü endişesini gündeme getirmiştir.</li>
<li>Son olarak, elektronik delillerin terörle ve organize suçla mücadelede önemli bir araç olabileceği kabul edilmiştir. Ancak bu deliller, adil yargılamanın temel ilkelerini zedeleyecek şekilde kullanılamaz. Yukarıda sayılan eksiklikler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, yargılamanın adilliğinin ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.</li>
</ul>
<ol>
<li><strong> AYM Kararında Yer Almayan Hususlar</strong></li>
</ol>
<p>AYM, kararında Yalçınkaya kararının adil yargılanma hakkına ilişkin bazı tespitlerine yer vermiştir. Ancak AİHM&#8217;in bu kararda ortaya koyduğu eleştiriler, AYM&#8217;nin aktardığından çok daha kapsamlıdır. Aşağıdaki yedi husus, AYM kararında ya hiç geçmemiş ya da tek bir cümleye sıkıştırılarak içeriği boşaltılmıştır.</p>
<p><strong>İlk husus,</strong> verilerin MİT tarafından teslim edilmeden önceki güvenilirliğine ilişkindir. AİHM, dosyada söz konusu verilerin 2016 yılı Aralık ayında adli makamlara teslim edildiği sırada veya sonrasında doğruluklarının teyit edildiğine dair hiçbir somut bilgi bulunmadığını tespit etmiştir. Bu nedenle başvurucunun verilerin bağımsız bilirkişilerce incelenmesini talep etmekte meşru bir menfaati olduğunu, mahkemelerin de bu talebe yanıt vermekle yükümlü olduğunu belirtmiştir. AİHM ayrıca, Hükümetin teslim sonrasındaki tedbirlere ilişkin açıklamalarının, teslim öncesindeki bütünlük sorununu hiç karşılamadığını ve bilirkişi incelemesinin de ham veriyi değil, dosyada zaten mevcut olan rapor ve kayıtları kapsadığını vurgulamıştır (§333). AYM kararında bu ayrıma, yani teslim öncesi ile teslim anı bütünlüğü arasındaki farkın ve bilirkişi incelemesinin kapsamının ne kadar sınırlı kaldığına hiç yer verilmemiştir.</p>
<p><strong>İkinci husus,</strong> verilerin güvenilirliğine yönelik itirazların akıbetiyle ilgilidir. AİHM, başvurucunun MİT tarafından açıklanan farklı ByLock kullanıcı listeleri arasındaki tutarsızlığa ve tespit edilen/kovuşturulan kullanıcı sayısı ile indirme sayısı arasındaki uyumsuzluğa dikkat çektiğini, ancak bu itirazların yerel mahkemelerce cevapsız bırakıldığını tespit etmiştir. Savunmanın delillere doğrudan erişememesinin, mahkemelere bu konuları ayrıntılı inceleme sorumluluğu yüklediğini eklemiştir. Daha da önemlisi AİHM, verinin MİT tarafından toplanmasıyla 9 Aralık 2016 tarihli sulh ceza hakimliği kararı arasındaki sürede zaten işlendiğini ve tutuklamalarda kullanıldığını; MİT&#8217;in delil toplama yetkisi bulunmadığını ve sonradan alınan mahkeme kararının bu eksikliği geriye dönük olarak gideremeyeceğini ve bu iddiaların ne istinaf ne de Yargıtay tarafından incelendiğini ortaya koymuştur (§334). AYM ise tüm bu hususları &#8220;daha büyük sorumluluk yüklediği&#8221; şeklinde genel bir ifadeye indirgemiş ve kullanıcı listelerindeki tutarsızlık, veri bütünlüğü ayrımı, verinin önceden kullanılmış olması ile MİT&#8217;in yetkisizliği meselesi kararda yer almamıştır.</p>
<p><strong>Üçüncü husus</strong>, KOM&#8217;dan talep edilen ByLock içeriğinin beklenmeden karar verilmesidir. AİHM, ham verinin başvurucuyla paylaşılamasa dahi adil dengenin sağlanabilmesi için yargılamanın, başvurucunun kendi deşifre edilmiş verileri hakkında yorum yapabileceği şekilde yürütülmesi gerektiğini belirtmiştir. Somut olayda bölge adliye mahkemesinin KOM&#8217;dan başvurucunun yazışma içeriğini talep ettiğini, ancak bu veriler dosyaya girmeden mahkumiyet kararını verdiğini ve Yargıtay&#8217;ın da bu eksikliğin sonucu etkilemediğini belirterek kararı onadığını tespit etmiştir (§335). AYM kararında bu sürecin tamamı, &#8220;deşifre edilmiş materyale erişim fırsatı verilmedi&#8221; cümlesine sıkıştırılmış olup, KOM&#8217;a yapılan somut talep, bu talebin sonuçsuz kalması ve Yargıtay&#8217;ın &#8220;sonucu etkilemeyeceği&#8221; şeklindeki değerlendirmesine hiç yer verilmemiştir.</p>
<p><strong>Dördüncü husus,</strong> AİHM&#8217;in kararındaki belki de en sert tespitlerden birine, Yargıtay&#8217;ın yargılamanın usulüne değil yalnızca sonucuna odaklandığı eleştirisine ilişkindir. AİHM, başvurucunun ByLock verilerine tam erişiminin sonucu değiştirip değiştirmeyeceğini tespit etmenin kendi görevi olmadığını, ancak bu erişimin savunma argümanlarını güçlendirebileceğinin göz ardı edilemeyeceğini belirtmiştir. Deşifre edilmiş verilere erişimin savunma hakkı bakımından önemli bir adım olacağını, ByLock’un mahkumiyetteki ağırlığı gözetildiğinde bunun özellikle geçerli olduğunu vurgulamıştır (§336). AYM kararında ise yalnızca delillerin &#8220;baskın ağırlığına&#8221; yapılan vurgu yer almış, Yargıtay&#8217;ın usulün adilliğini değil yalnızca sonucu önemsediği yönündeki eleştiri görmezden gelinmiştir.</p>
<p><strong>Beşinci husus,</strong> ByLock&#8217;un münhasıran kullanıldığı iddiasının dayanaksızlığıdır. AİHM, bu iddianın ne ByLock içeriğine ne de hiyerarşik bir bağlantıya işaret eden başka bir veriye dayandığını, MİT&#8217;in başlangıçtaki tespitinin esas alındığını tespit etmiştir. Uygulamanın 2016 başına kadar yaklaşık iki yıl boyunca herkese açık mağazalardan indirilebildiğini, bunun da münhasırlık iddiasını zayıflattığını belirtmiştir (§338). AYM kararında bu tespitlerden hiçbiri, yani ne münhasırlık iddiasının hukuki temelden yoksunluğu ne de uygulamanın iki yıl boyunca serbestçe indirilebildiği gerçeği yer almamıştır.</p>
<p><strong>Altıncı husus,</strong> indirme rakamları ve Yargıtay&#8217;ın kendi emsal kararlarında belirlediği kriterin uygulanmamasıdır. AİHM, uygulamanın Google Play&#8217;den 100.000&#8217;den fazla, APK sitelerinden ise 500.000 ile 1 milyon arasında indirildiğini, bu rakamların 215.092 sunucu kullanıcısıyla çelişmediğini not etmiştir. Başvurucunun ibraz ettiği ve Hükümetin itiraz etmediği uzman görüşüne göre, münhasırlık argümanına dayanak gösterilen teknik özelliklerin aslında birçok yaygın uygulamada da bulunduğunu; Yargıtay&#8217;ın kendi emsal kararlarında bir kişinin &#8220;örgütün talimatıyla ağa katıldığının&#8221; ayrıca tespit edilmesini şart koştuğunu, ancak somut olayda bu değerlendirmenin neden yapılmadığının hiç açıklanmadığını vurgulamıştır(§339). Burada ilginç olan, AİHM&#8217;in bu tespiti yaparken doğrudan AYM&#8217;nin Ferhat Kara kararına atıfta bulunmuş olmasıdır; buna rağmen AYM, kendi kararına yapılan bu atfı dahi Çakır kararında zikretmemiştir.</p>
<p><strong>Yedinci ve son husus,</strong> &#8220;bariz boşluklara&#8221; ilişkindir. AİHM, münhasırlık ve örgütsel kullanım argümanında ciddi boşluklar bulunduğunu belirtmiştir. Ceza Kanunu&#8217;nun 314/2. maddesi bakımından, ByLock&#8217;un cemaat mensubu olmayan kişilerce kullanılmadığının nasıl tespit edildiğinin yerel mahkemelerce açıklanması gerektiğini, bunun cemaatin yapısı gözetildiğinde özellikle önem taşıdığını ve mahkemelerin MİT&#8217;in yargı dışı tespitlerini sorgusuzca kabul ettiğini ifade etmiştir (§340). AYM kararında ise yalnızca &#8220;314/2 maddesi kapsamında yeterince açıklanmadığı&#8221; şeklinde tek bir sonuç cümlesine yer verilmiş olup,  &#8220;bariz boşluklar&#8221; ifadesi ve mahkemelerin MİT tespitlerini sorgulamadan kabul ettikleri eleştirisi kararda yer almamıştır.</p>
<ol>
<li><strong> AYM&#8217;nin İhlal Gerekçesinin Yalçınkaya Kararıyla İlişkisi</strong></li>
<li><strong> İki Ayrı Metin, İki Ayrı Mantık</strong></li>
</ol>
<p>AYM&#8217;nin Ramazan Çakır kararı, yapısal olarak birbirinden kopuk iki bölümden oluşmmaktadır. <strong>Birinci bölümde</strong> (§38) Yalçınkaya kararının 6. madde kapsamındaki ihlal gerekçesi sekiz madde halinde özetlenmiştir. Ne var ki bu özet, Yalçınkaya’da 6. madde ihlalinin omurgasını oluşturan kısımları (§329, §331, §333-336, §338-340) dışarıda bırakmıştır. <strong>İkinci bölüm</strong> (§49-58) ise Çakır&#8217;ın başvurusuna ilişkin fiili ihlal değerlendirmesini içermektedir. Bu iki bölüm karşılaştırıldığında ortaya kayda değer bir tutarsızlık çıkmış ve 38. paragrafta özetlenen Yalçınkaya ilkelerinden hiçbiri, 49 ila 58. paragraflar arasıdan uygulama alanı bulmamıştır. Mahkeme, yaptığı geniş özeti devre dışı bırakarak, ihlal sonucuna tamamen farklı bir gerekçeyle, Yargıtay içtihatlarına atıfla varmıştır.</p>
<ol start="2">
<li><strong> AYM&#8217;nin İhlale Gerekçe Yaptığı Hususlar</strong></li>
</ol>
<p>Başvurucunun mahkumiyeti, CGNAT kayıtları ile ByLock tespit ve değerlendirme tutanağına dayandırılmıştır (§49). AYM bu noktada 2020 tarihli Ferhat Kara kararına yönelmiştir. Bu kararda ByLock&#8217;un mahkumiyette tek veya belirleyici delil olarak kullanılmasının başlı başına keyfi bir uygulama teşkil etmediği ve bu yöndeki iddiaların yalnızca bir kanun yolu şikayeti mahiyetinde kaldığının altı çizilmiştir. Söz konusu karar, ihlal bulunmadığı yönünde yerleşik bir emsal niteliği taşımaktadır (§50). Aynı doğrultuda AYM, 2021 tarihli Adnan Şen kararına da atıf yapmıştır. Bu kararda da ByLock kullanımının örgütsel nitelik taşıdığına dair yorumların kanunilik ilkesiyle bağdaştığı ve öngörülebilirlik vasfını haiz olduğu kabul edilmiş ve bu kararda da ihlal bulunmamıştır (§51).</p>
<p>AYM bu aşamada Yalçınkaya kararına geçiş yapmıştır. Ne var ki atıf yaptığı paragraflar (§271-272), Yalçınkaya kararının 6. madde değil, 7. madde, yani kanunilik ilkesiyle ilgili bölümüne aittir. Dolayısıyla AYM, &#8220;adil yargılanma hakkı&#8221; başlığı altında ihlal kararı verdiği kısımda, Yalçınkaya kararının 7. madde değerlendirmesinde yer alan &#8220;kastın araştırılmaksızın objektif sorumluluk yüklenmesi&#8221; ve &#8220;suçun katı sorumluluk suçuna dönüştürülmesi&#8221; tespitlerine yer vermiştir (§52).</p>
<p>Bu atfı takiben Mahkeme, Yargıtay&#8217;ın Yalçınkaya kararı sonrasında, 2024-2025 döneminde geliştirdiği uygulamaya yer vermiştir. Bu uygulama uyarınca derece mahkemeleri, roster kayıtlarında adı geçen diğer kişiler hakkında ayrıca bir soruşturma veya kovuşturma yürütülüp yürütülmediğini araştırmak, UYAP üzerinden sanıkla ilgili başka ifadelerin bulunup bulunmadığını sorgulamak, bu ifadelerin duruşmada okunup tartışılıp tartışılmadığını incelemek ve CMK&#8217;nın 217. ile 210. maddeleri uyarınca ilgili kişilerin tanık sıfatıyla dinlenip dinlenmediğini araştırmakla yükümlü kılınmıştır (§53-54). 2025 tarihli Ali Bayram İskender kararı uyarınca, bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi gerekçeli karar hakkının ihlali olarak nitelendirilmiştir (§55). AYM, Ramazan Çakır başvurusunda da aynı durumun söz konusu olduğuna kanaat getirmiş ve roster kayıtlarındaki kişiler hakkında soruşturma bulunup bulunmadığının incelenmemesini, UYAP sorgusu yapılmamasını ve mesajların örgütsel nitelik taşıyıp taşımadığının değerlendirilmemesini (§56-57) gerekçeli karar hakkının ihlali saymıştır (§58).</p>
<ol start="3">
<li><strong> Yargıtay Kriterlerinin Yalçınkaya Kararındaki 6. Madde Kriterleriyle Uyumsuzluğu</strong></li>
</ol>
<p>Yargıtay&#8217;ın geliştirdiği bu kriterler, sanığın irtibatlı olduğu diğer kişiler hakkında ayrı bir soruşturma yürütülüp yürütülmediğine, başka ifadelerin mevcudiyetine, bu ifadelerin yargılamada tartışılıp tartışılmadığına ve ilgili kişilerin tanık olarak dinlenip dinlenmediğine odaklanmaktadır. Bu kriterler, sanığın &#8220;örgütsel kullanım&#8221; iddiasının üçüncü kişilerin beyanlarıyla dolaylı olarak doğrulanıp doğrulanmadığını sorgulayan bir denetim mekanizması niteliği taşımaktadır.</p>
<p>Yalçınkaya kararındaki 6. madde ihlali ise tamamen farklı hususlara ilişkindir. Zira bu ihlal, başvurucuya ham ByLock verisinin sunulmamasına (§331, §334), bu hususta hiçbir gerekçe gösterilmemesine (§331), bağımsız bilirkişi incelemesi talebinin cevapsız bırakılmasına (§332-333) ve deşifre edilmiş mesaj içeriğine erişim sağlanmamasını (§335-336) konu almaktadır. Yargıtay&#8217;ın geliştirdiği kriterler ise bu sorunların hiçbirine çözüm getirmemektedir.</p>
<p>Yalçınkaya kararındaki ihlal, derece mahkemelerinin sanığın bizzat ileri sürdüğü itirazlara, yani verilerin güvenilirliğine, kayıtlar arasındaki tutarsızlıklara ve münhasırlık iddiasına cevap vermemesine ilişkin (§334, §337, §341) olmasına rağmen, Yargıtay&#8217;ın kriterleri sanığın itirazlarına yanıt verilmesine değil, mahkemenin üçüncü kişiler hakkında araştırma yapmasına ilişknidir. Bu iki yaklaşım birbirinden tamamen farklıdır. Zira biri çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkesine dayanırken, diğeri idari nitelikte bir re&#8217;sen araştırma yükümlülüğü öngörmektedir.</p>
<p>Yalçınkaya kararındaki münhasırlık eleştirisi de (§338-339) somut ve istatistiksel verilere dayandırılmıştır. ByLock uygulamasının yaklaşık iki yıl boyunca herkesin erişimine açık uygulama mağazalarından indirilebildiği, uygulamanın teknik özelliklerinin başka yaygın uygulamalarda da bulunduğu tespit edilmiştir. Yargıtay&#8217;ın geliştirdiği kriterlerde bu hususlar hiç sorgulamamış, &#8220;ByLock kullanımı örgüt üyeliğinin göstergesidir&#8221; kabulünü baştan benimsemiş ve yalnızca bu kabulün sanığa uygulanmasının roster veya tanık doğrulamasıyla desteklenmesini aramıştır. Dolayısıyla AYM&#8217;nin dikkate aldığı bu kriterler, AİHM&#8217;in asıl sorguladığı hususu, yani münhasırlığı, hiçbir şekilde tartışmaya açmamaktadır.</p>
<p>Yalçınkaya kararının bir başka önemli tespiti de AYM kararında karşılık bulmamıştır. AİHM, Yargıtay&#8217;ın yalnızca yargılamanın sonucuyla ilgilendiğini, usulün adil yürütülüp yürütülmediğini incelemediğini vurgularken (§336), AYM farklı bir tutum sergilemiş ve yalnızca bir araştırma eksikliğine odaklanarak dar ve teknik bir kusur tespitiyle yetinmiştir.</p>
<ol start="4">
<li><strong> Gerekçeli Karar Hakkı İhlalinin Dayanağı AYM&#8217;nin Kendi İçtihatlarıdır</strong></li>
</ol>
<p>AYM, genel ilkeler bölümünde gerekçeli karar hakkını tanımlarken 2014 tarihli Sencer Başat ve Mehmet Yavuz kararlarını esas almıştır (§47-48). Bu kararlar, Yalçınkaya kararından çok önce verilmiştir. Bu durum, ihlal kararının dayanağının Yalçınkaya değil, AYM&#8217;nin kendi içtihatları olduğunu göstermektedir. Ancak, Yalçınkaya kararının 6. madde değerlendirmesi bu kararlarda olduğu gibi dar kapsamlı ve müstakil bir &#8220;gerekçeli karar hakkı&#8221; anlatısı içermemektedir. AİHM, yargılamanın bütün olarak adil olup olmadığını inceleyen kapsamlı bir test uygulamış ve gerekçeli karar yükümlülüğünü bu testin yalnızca bir unsuru olarak ele almıştır (§305, §341). Bu unsur, çekişmeli yargılama hakkı, silahların eşitliği ilkesi, delillere erişim imkânı ve delillerin doğrulanabilirliği gibi diğer unsurlarla birlikte, yani bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmiştir. AYM ise bu kapsamlı testi hiç uygulamamış, başvuruyu yalnızca &#8220;gerekçeli karar hakkı&#8221; alt başlığı altında ve bu başlığın içini de Yargıtay&#8217;ın geliştirdiği hususlarla doldurmuştur.</p>
<ol start="5">
<li><strong> AYM, Bizzat Yalçınkaya&#8217;nın Eleştirdiği Kararları Esas Almıştır</strong></li>
</ol>
<p>AYM, Ferhat Kara (2020) ve Adnan Şen (2021) kararlarına atıf yapmıştır. Bu iki kararda, ByLock&#8217;un mahkumiyette tek veya belirleyici delil olarak kullanılması ve örgütsel kullanım yorumu kanunilik ilkesine aykırı bulunmamış ve ihlal sonucuna varılmamıştır.</p>
<p>Yalçınkaya kararında ise tam olarak bu yaklaşım eleştirilmiştir. AİHM, ulusal mahkemelerin mevzuat hükümlerini geniş ve öngörülemez şekilde yorumlayarak ByLock kullanımını otomatik olarak terör örgütü üyeliği saymasını ihlale gerekçe yapmıştır (§271). Bu ihlal, aslında Adnan Şen kararının onayladığı yaklaşımı hedef almaktadır. AİHM’in olaya yaklışımı böyle olmasına rağmen, AYM bu çelişkiyi kararında hiç tartışmamış, Ferhat Kara ve Adnan Şen kararlarına hâlâ geçerli emsallermiş gibi sunmuş ve Yalçınkaya kararına da yalnızca &#8220;bununla birlikte&#8221; bağlacıyla eklenen ikincil bir karar olarak yer vermiştir.</p>
<p>Aslında olan şudur; AYM, Yalçınkaya kararını okumuş ve metnine eklemiştir ama bu kararda ortaya konulan ilkeleri dikkate almamıştır. Eğer Yalçınkaya kararı dikakte alınsa, Ferhat Kara ve Adnan Şen kararlarının artık geçerli olmadığının söylenmesi gerekirdi. Çünkü bu iki kararda, Yalçınkaya&#8217;nın yanlış bulduğu uygulama doğru bulunmuştur. AYM bunu yapmamış ve sadece Yalçınkaya&#8217;dan bir cümle alıp eski kararların yanına eklemekle yetinmiştir. Sonuçta ortaya, birbiriyle çelişen iki görüşün yan yana durduğu, ama bu çelişkinin hiç fark edilmemiş gibi göründüğü bir karar çıkmıştır.</p>
<ol start="6">
<li><strong> Bank Asya ve Sendika Üyeliğine İlişkin Yalçınkaya Eleştirisi Görmezden Gelinmiştir</strong></li>
</ol>
<p>AYM kararında, başvurucunun Bank Asya hesap hareketlerinin ve sendika üyeliğinin de mahkûmiyete gerekçe yapıldığını belirtmiştir (§49). Bu durum, Yalçınkaya kararının 342 ve 343. paragraflarında &#8220;Diğer Deliller&#8221; başlığı altında ele alınan konularla birebir örtüşmektedir.</p>
<p>Yalçınkaya kararında AİHM bu konuyu ayrıntılı şekilde incelemiştir. Mahkemeye göre, Bank Asya hesap hareketleri ve sendika veya dernek üyeliği gibi ikincil delillerin suça nasıl delil teşkil ettiği hiçbir zaman açıklanmamıştır. Bu eylemler, gerçekleştirildikleri dönemde tamamen yasal ve meşru eylemlerdir. Sendika veya dernek üyeliği ise Sözleşme&#8217;nin 11. maddesinde güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğünün kullanılmasından ibarettir. Ayrıca başvurucunun bu işlemlere ilişkin ileri sürdüğü hususlar hiçbir zaman araştırılmamış ve doğrulanmamıştır.</p>
<p>AYM ise önündeki dosyada aynı delillerle karşılaşmış ve başvurucu hakkında da Bank Asya hesap hareketleri ve sendika üyeliği mahkumiyete dayanak yapılmıştır. Buna rağmen Mahkeme, Yalçınkaya kararının çizdiği bu çerçeveyi hiç uygulamamış, Bank Asya ve sendika meselesini bir kenara bırakarak, doğrudan ByLock konusuna yönelmiş ve değerlendirmesini yalnızca ByLock üzerinden yapmıştır.</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Yapılan açıklamalrdan da anlaşılacağı üzere, AYM&#8217;nin Ramazan Çakır kararı ile Yalçınkaya kararı arasındaki bağ göründüğünden çok daha zayıftır. AYM, kararının başında Yalçınkaya kararını uzun bir şekilde özetleyerek, AİHM kararına uygun şekilde bu ihlali verdiği izlenimi doğurmuştur. Ne var ki, karar gibi bu özette eksiktir. Zira Bylock verilerinin savcılığa tesliminden önce güvenilirliğine ilişkin soru işaretleri, bağımsız bilirkişi talebinin reddedilmesine ilişkin hususlar, Yargıtay&#8217;ın yalnızca sonuçla ilgilenip usulün adilliğine bakmadığı yönündeki sert eleştiri ve en önemlisi ‘’münhasırlık&#8221; varsayımının hiçbir somut temele dayanmadığına ilişkin AİHM tespitleri, AYM&#8217;nin bu özetine girememiştir.</p>
<p>Daha da önemlisi, AYM bu eksik özeti kararının gerekçesinde de kullanmamıştır. AYM, başvurucunun mahkumiyetinin CGNAT kayıtları ve ByLock tespit tutanağına dayandığını belirttikten sonra, ihlal sonucuna varırken emsal aldığı karar Yalçınkaya değil, kendisinin verdiği Ferhat Kara ve Adnan Şen kararları olmuştur. Üstelik bu iki karar, ByLock&#8217;un tek delil olarak kullanılmasını meşru bulan ve tam da Yalçınkaya kararının eleştirdiği yaklaşımı onaylayan kararlardır. AYM, Yalçınkaya kararına geçiş yaparken de dikkat çekici bir tercih de bulunmutur. AYM’nin atıf yaptığı paragraflar (§271-272), Yalçınkaya kararının 6. madde değil, 7. madde yani kanunilik ilkesine ilişkin bölümüne aittir. Böylece &#8220;adil yargılanma hakkı&#8221; başlığı altında verilen ihlal kararı, esasen 7. maddeye ait tespitlerle desteklenmeye çalışılmıştır.</p>
<p>AYM bunun yanına, Yargıtay&#8217;ın 2024-2025 döneminde geliştirdiği bir uygulamayı da eklemiştir. Bu uygulama, sanığın bağlantılı olduğu diğer ByLock kullanıcıları hakkında ayrı soruşturma olup olmadığının araştırılması ve UYAP kayıtlarının kontrol edilmesi gibi teknik hususlara ilişkindir. Ancak, araştırılması istenen hususların Yalçınkaya’nın asıl sorun olarak gördüğü meselelere hiçbir ilgisi yoktur. Zira, ham verinin paylaşılmaması, bağımsız incelemenin yapılmaması, mesaj içeriğine erişim sağlanmaması, güvenilirlik itirazlarının cevapsız kalması ve &#8220;münhasıranlık&#8221; varsayımının sorgulanmaması gibi konular, bu hususların dışında kalmıştır. Araştırılması gerekn hususlar, sanığın itirazlarına yanıt verilip verilmediğine değil, mahkemenin üçüncü kişiler hakkında araştırma yapıp yapmadığına ilişkindir.</p>
<p>Bu tablo, AYM&#8217;nin verdiği &#8220;gerekçeli karar hakkı&#8221; ihlalinin dayanağını da göstermiştir. Bu dayanak, AYM&#8217;nin 2014 tarihli Sencer Başat ve Mehmet Yavuz kararlarıdır ve bu kararlar, Yalçınkaya kararından tamamen bağımsız ve bu kararla ilgisi olmayan eski içtihatlardır. Ayrıca başvurucunun mahkumiyetine gerekçe yapılan Bank Asya hesap hareketleri ve sendika üyeliği konusunda da AYM, Yalçınkaya kararının getirdiği eleştiriye (§342-343) hiç yer vermemiş ve doğrudan ByLock&#8217;a yönelmiştir.</p>
<p>Sonuç olarak Yalçınkaya kararı, Ramazan Çakır başvurusunda hukuki bir gerekçe değil, bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılmıştır. AYM kararını &#8220;gerekçeli karar hakkının ihlali&#8221; başlığı altında verirken, bu ihlalin içeriğini Yalçınkaya kararından değil, kendi içtihadından ve Yargıtay&#8217;ın dar kapsamlı uygulamasından almıştır. Görünürde AİHM ile uyum sağlanmış gibi yapılsa da; gerçekte AİHM&#8217;in ortaya koyduğu geniş ve çok yönlü adil yargılanma standardı, çok daha sınırlı ve teknik bir araştırma yükümlülüğüne indirgenmiştir. Bunun pratik sonucu da; bundan sonraki ByLock dosyalarında yalnızca bu dar liste kontrol edilerek ihlal kararı verilebilecek olmasıdır. Ham veriye ve mesaj içeriğine erişim, bağımsız inceleme, ve münhasırlık iddiası gibi Yalçınkaya kararının esasını oluşturan meseleler ise muhtemelen hiç gündeme gelmeyecektir.</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/anayasa-mahkemesi-yalcinkaya-kararina-uygun-mu-karar-mi-verdi-dr-ufuk-yesil/">Anayasa Mahkemesi Yalçınkaya Kararına Uygun mu Karar mı Verdi? (Dr. Ufuk YEŞİL)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa Mahkemesi’nin Ramazan Çakır Kararının Yalçınkaya Kararı Bağlamında Değerlendirilmesi (Dr. Ufuk YEŞİL)</title>
		<link>https://www.savunmahakki.net/anayasa-mahkemesinin-ramazan-cakir-kararinin-yalcinkaya-karari-baglaminda-degerlendirilmesi-dr-ufuk-yesil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[savunmahakki]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Jun 2026 17:03:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler&Raporlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.savunmahakki.net/?p=3772</guid>

					<description><![CDATA[<p>I. Genel Olarak Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu’nun 22/4/2026 bağlayıp 19/6/2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Ramazan Çakır başvurusu,[1] öğretmen olarak görev yapmakta iken terör örgütü üyeliği suçundan mahkum edilen bir kişinin başvurusunu konu edinmektedir. Soruşturma mercileri ve ilk derece mahkemesi, başvurucunun ByLock&#8230;</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/anayasa-mahkemesinin-ramazan-cakir-kararinin-yalcinkaya-karari-baglaminda-degerlendirilmesi-dr-ufuk-yesil/">Anayasa Mahkemesi’nin Ramazan Çakır Kararının Yalçınkaya Kararı Bağlamında Değerlendirilmesi (Dr. Ufuk YEŞİL)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>I. Genel Olarak</strong></p>
<p>Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu’nun 22/4/2026 bağlayıp 19/6/2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Ramazan Çakır başvurusu,<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> öğretmen olarak görev yapmakta iken terör örgütü üyeliği suçundan mahkum edilen bir kişinin başvurusunu konu edinmektedir. Soruşturma mercileri ve ilk derece mahkemesi, başvurucunun ByLock programını yoğun bir şekilde kullandığı yönündeki teknik tespitlerin yanı sıra, sendika ve dernek üyelikleri ile Bank Asya hesap hareketlerini mahkumiyete esas almış ve bu karar istinaf ve temyiz incelemelerinden geçerek onanmıştır. Başvurucu ise ByLock programını kesinlikle kullanmadığını, dijital verilerin usulsüz elde edildiğini, yasal banka ve sendika faaliyetlerinin suçlama konusu yapılamayacağını ve başta suçta ve cezada kanunilik olmak bir çok hakkın ihlal edildiğini ileri sürerek AYM’ye başvurmuştur.</p>
<p>AYM&#8217;nin kararı, ilk bakışta bir hak ihlali tespitiyle başvurucuya hukuki koruma sağlayan bir karar izlenimi verebilir. Zira AYM, yaptığı inceleme neticesinde, ilk derece mahkemesi ve Yargıtay kararlarında ByLock verilerinin ‘’örgütsel’’ nitelikte olup olmadığına ve programın ‘’örgütsel’’ iletişimi sağlamak amacıyla kullanılıp kullanılmadığına ilişkin ayrıntılı bir değerlendirme yapılmadığını tespit etmiş ve gerekçeli karar hakkının ihlaline karar vererek dosyayı yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili mahkemeye göndermiştir. Ancak kararın içeriği, AİHM&#8217;in Yalçınkaya/Türkiye<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> kararınındaki tespitler ışığında incelendiğinde, ortaya son derece kaygı verici bir tablo çıkmaktadır: AYM, asıl incelenmesi gereken ve yapısal nitelik taşıyan iki temel ihlal iddiasından — suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlali ile adil yargılanma hakkının gerçek anlamda ihlali — kasıtlı biçimde kaçınmış; bunların yerine yalnızca teknik bir gerekçelendirme eksikliğini, Yargıtay&#8217;ın içtihadını referans göstererek ihlal olarak nitelendirmiştir. Bu tercih, tesadüfi bir yorum farkı değil, AİHM&#8217;e dosya gitmesinin önüne geçmek amacıyla bilinçli olarak tasarlanmış bir stratejinin ürünüdür.</p>
<p><strong style="font-size: 1rem;">II. AİHM Yalçınkaya Kararı ve Ham Verilerin Bütünlüğü Sorunsalı</strong></p>
<p>AYM’nin gerekçeli karar hakkının ihlali kapsamında verdiği bu karar, AYM’nin Yalçınkaya kararına ilk defa ayrıntılı olarak atıf yaptığı Ali Bayram İskender kararının nederedeyse bir kopyasıdır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> AYM Genel Kurulu’nun verdiği bu kararlar Yüksel Yalçınkaya/Türkiye kararı bağlamında incelendiğinde, bu kararların AİHM’in tespitlerini karşılamaktan uzak, katı ve şekli bir yargısal yaklaşımla verildiği görülecektir. AİHM, Yalçınkaya/Türkiye kararının adil yargılanma hakkını ele aldığı 331-341. paragrafları arasında, ByLock delilinin toplanma, işlenme ve yargılamalarda kullanılma biçimini çok katmanlı bir hak ihlali olarak nitelendirmiştir. Bu değerlendirme; ham verilere erişim talebinin yanıtsız bırakılması, bağımsız bilirkişi talebinin reddedilmesi, şifresi çözülmüş materyallere erişim imkanı tanınmaması ve ByLock&#8217;un münhasırlığı iddiasının bireyselleştirilmiş bir inceleme yapılmadan kabul edilmesi gibi birbiriyle bağlantılı beş ayrı sorunu kapsamaktadır.</p>
<p>Yalçınkaya/Türkiye kararında AİHM, ByLock verilerinin Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından elde edilmesinden adli makamlara teslim edilmesine kadar geçen süreçte bütünlüğünün korunup korunmadığının hiçbir adli süzgeçten geçirilmediğini vurgulamıştır. Mahkemeye göre, Hükümetin verilerin teslim alınmasından sonra aldığı tedbirler verilerin o aşamadaki bütünlüğünü korumaya yönelik olup, teslim öncesinde bir manipülasyon yapılıp yapılmadığına dair savunmanın duyduğu meşru endişeleri gidermekten uzaktır. AİHM bu temelde, yerel mahkemelerin ham veriler üzerinde bağımsız ve tarafsız bilirkişi incelemesi yaptırmamasını ve sadece dosyadaki mevcut Emniyet ve KOM raporlarının (Tespit ve Değerlendirme Tutanağı) şeklen değerlendirilmesiyle yetinmesini esasa etkili yapısal bir usul hatası olarak görmüştür.</p>
<p>Nitekim AİHM kararın 333. paragrafının sonunda şu hususa dikkat çekmiştir: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi tarafından görevlendirilen bilirkişinin incelemesi <em>&#8220;MİT tarafından elde edilen ham verilerin incelenmesini içermemiş, kapsamı dava dosyasında hâlihazırda mevcut olan çeşitli rapor ve kayıtların değerlendirilmesiyle sınırlı kalmıştır.&#8221;</em> Dolayısıyla mevcut raporlar üzerinden yapılan bilirkişi incelemesi yeterli olmadığı gibi, Yargıtay&#8217;ın çeşitli kararlarında öngördüğü araştırmalar da bu eksiği gidermemiştir.</p>
<p><strong>III. AYM&#8217;nin Başvuruyu İnceleme Yönteminin Yalçınkaya Kararıyla Uyumsuzluğu</strong></p>
<p>AYM, Ramazan Çakır kararında AİHM&#8217;in ham verilerin doğrulanmasına ve bağımsız bilirkişi incelemesine atfettiği bu önemi görmezdan gelmiş ve konuyu Yargıtay&#8217;ın çizdiği dar ve göstermelik bir usuli çerçeveye hapsetmiştir. Zira AYM, ByLock verilerinin teknik gerçekliğini ve hukuka uygunluğunu sorgulamaktan kaçınmış, sadece ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı&#8217;ndaki verilerin Yargıtay&#8217;ın güncel içtihatlarında aranan şekli kriterlere göre tam olarak <strong>araştırılmamasını</strong> ihlal gerekçesi yapmıştır.</p>
<p>AYM&#8217;nin atıf yaptığı Yargıtay kararları (§§ 21-27), AİHM&#8217;in tespit ettiği sorunları gidermekten çok uzaktır. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin anılan kararları, ByLock tutanağındaki diğer kullanıcıların araştırılması, UYAP&#8217;ta sorgulama yapılması, tanıkların duruşmada dinlenmesi gibi usule ilişkin adımları önermektedir. Ancak bunlar, ham ByLock verilerinin bağımsız bilirkişi tarafından incelenmesini değil, mevcut tutanaklar çerçevesinde başka kişilerin araştırılmasını öngörmektedir ve dolayısıyla AİHM&#8217;in belirlediği sorunu karşılamamaktadır (§§ 332-333).</p>
<p>Bu durum, AYM&#8217;nin AİHM&#8217;in adil yargılanma hakkına ilişkin maddi ve esaslı argümanlarını tamamen ıskaladığını, verilerin güvenilirliğine yönelik ana itirazları sanki AİHM haklı bulmamış gibi davranarak, meseleyi katı bir şekilciliğe döktüğünü göstermektedir. AYM, ByLock&#8217;un şüphe götürmez bir suç karinesi olduğu yönündeki Yargıtay içtihadına sadık kalmayı tercih etmiş ve sadece &#8220;bu delile dayanırken dosyadaki diğer yan delil/kriterleri de biçimsel olarak tamamlayın&#8221; diyerek topu taca atmıştır<strong>.</strong></p>
<p>AYM&#8217;nin bu yaklaşımı, AİHM&#8217;in Yalçınkaya kararında özellikle işaret ettiği şu önemli sorunu da yansıtmaktadır (§ 331); ulusal mahkemelerin, ham verilerin başvurana verilmemesini haklı gösterecek hiçbir gerekçeyi kararlarına yansıtmamış olması ve başvuranın söz konusu gerekçelerin geçerliliğine itiraz etmek gibi bir karşı argüman sunma fırsatından mahrum bırakılmış olmasıdır. AYM bu yapısal sorunu, Yargıtay içtihatlarında yer verilen şekli araştırmaların yapılmamasına indirgeyerek gerçek ihlal nedenini perdelemiştir .</p>
<p><strong style="font-size: 1rem;">IV. Münhasırlık İddiasına Yüklenen Anlamın Yalçınkaya Kararıyla Uyumsuzluğu</strong></p>
<p>Yalçınkaya/Türkiye kararında yer verilen &#8220;münhasırlık&#8221; ve &#8220;örgütsel kullanım&#8221; eleştirileri de Ramazan Çakır kararındaki ihlal gerekçesiyle tezat oluşturmaktadır. AİHM, ByLock uygulamasının 2016 yılının başlarına kadar genel uygulama mağazalarından ve APK sitelerinden yüz binlerce kez serbestçe indirilebildiğini, bu durumun uygulamanın <em>&#8220;münhasıran bir grup insan tarafından kullanıldığı&#8221;</em> tezini ciddi şekilde zayıflattığını belirtmiş ve iddia makamına her sanık özelinde kastın varlığını kanıtlama yükümlülüğü getirmiştir.</p>
<p>AİHM, Yalçınkaya kararında şu hususu özellikle vurgulamıştır: Yargıtay kararlarında yer alan kriterde bir kişinin <em>&#8220;örgüt talimatıyla ağa katıldığının&#8221;</em> tespit edilmesi halinde ByLock kullanımının bir yapı ve oluşumla bağlantıya işaret eden kanıt teşkil edeceği belirtilmişken, Yargıtay&#8217;ın veya başvuranın davasını ele alan mahkemelerin daha sonra bu yönde ayrıca değerlendirme yapmadığı ve ilgili mahkemelerin bu değerlendirmenin neden gerekli görülmediğine dair herhangi bir açıklama da yapmadığı görülmektedir. Dolayısıyla münhasırlık tezinin ulusal mahkemeler tarafından bireyselleştirilmiş bir inceleme yapılmaksızın ve sanki tartışmasız bir olguymuş gibi uygulanması bizzat ihlal nedeni kabul edilmiştir (§§ 338-340).</p>
<p>AYM, bu somut tespiti göz ardı ederek, kişilerin ‘’örgüt’’ talimatıyla bu ağa dahil olduklarının belirlenmesi için gerekli adli araştırmaların yapılmamasını ihlal sebebi saymıştır. AYM bu yaklaşımıyla, ByLock kullanan kişilere doğrudan ve kaçınılmaz bir biçimde cezai sorumluluk yükleyen yerel mahkeme pratiğini sorgulamamış, aksine ByLock&#8217;un münhasır bir delili olduğu yönündeki yargısal ön kabulü aynen korumuştur. Savunmanın delillere doğrudan erişememesi ve deşifre edilmiş materyallerin tamamı hakkında yorum yapma hakkından mahrum bırakılması gibi AİHM tarafından yargılamanın adilliğini ortadan kaldıran unsurlar olarak belirlenen hususlar, AYM kararında görmezden gelinmiştir.</p>
<p>Bu bağlamda AİHM&#8217;in Yalçınkaya kararında ulaştığı sonuç ayrıca dikkat çekicidir (§ 340). Zira Mahkeme, yerel mahkemelerin Yargıtay&#8217;ın emsal kararları da dahil olmak üzere ByLock uygulamasının münhasır ve örgütsel olduğuna ilişkin olarak öncelikle MİT tarafından yargı dışı bir bağlamda yapılan tespitleri kabul ettiklerini ve bu tespitleri ayrıntılı bir şekilde incelemediklerini belirtmiştir. AYM ise bu yapısal tespiti somut davaya uygulamak yerine, MİT&#8217;in tespitlerine dayanan Yargıtay içtihadını kendi kararının referans almak suretiyle, tam da eleştirinin odaklandığı sorunu yeniden üretmiştir.</p>
<p><strong style="font-size: 1rem;">V. Kanunilik İlkesinin Bilinçli Olarak İnceleme Dışı Bırakılması</strong></p>
<p>AYM&#8217;nin bu kararındaki en çarpıcı çelişkisi, &#8220;suçta ve cezada kanunilik ilkesi&#8221; yönünden sergilediği tutumdur. AYM kararda, AİHM’in Yalçınkaya/Türkiye kararında Türk mahkemelerinin ByLock kullanımına objektif ve kusursuz sorumluluk yüklediğini, kastı incelemeksizin mahkumiyet kurmasının terör örgütü üyeliği suçunu katı bir sorumluluk suçuna dönüştürdüğünü tespit ettiğini kelimesi kelimesine aktarmıştır. Bu tespitleri karara yazan AYM&#8217;nin, ardından aynı meselenin kendi önündeki somut davada tartışılmasını gerekli görmemesi; önceki içtihadını değiştirmeden, AİHM’in ortaya koyduğu ilkerleri aktarmakla yetindiğini ve bunları uygulamaktan özenle kaçındığını göstermektedir.</p>
<p>Bu tercih, AYM&#8217;nin önceki içtihadıyla bile bağdaşmayan ciddi bir metodolojik sorundur. Gerekçeli karar hakkı, suçta ve cezada kanunilik ilkesine kıyasla çok daha sınırlı bir güvencedir. Zira birisi usul güvencesiyle (yeterli gerekçe yazılması), diğeri maddi hukukla (cezalandırılabilirliğin öngörülebilirliği) ilgilidir. Birinin ihlalinden hareketle diğerini inceleme gereği olmadığı sonucuna varmak, hak ihlallerinin bütünlüklü değerlendirilmesi ilkesiyle çelişmektedir. Üstelik AYM&#8217;nin Adnan Şen kararında<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> ByLock kullanımının TCK m. 314/2 kapsamında mahkumiyete dayanak yapılmasını suçta ve cezada kanunilik ilkesi açısından sorunlu görmediği bilinmektedir. Yalçınkaya kararı bu içtihadı reddetmiş olmasına karşın AYM, Ramazan Çakır kararında Adnan Şen&#8217;den açıkça dönmek yerine meseleyi hiç incelememeyi tercih etmiştir. Bu durum, AYM&#8217;nin asıl inceleme konusu yapması gereken esasa ilişkin hak ihlalini bilinçli bir yargısal manevrayla geçiştirdiğini göstermektedir.</p>
<p>AYM bu tutumunu kararın 59. paragrafında şu şekilde ifade etmiştir; &#8220;başvuruda gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verildiğinden &#8230; suçta ve cezada kanunilik ilkesi &#8230; ile &#8230; tanık sorgulama hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikayetler hakkında kabul edilebilirlik ve esas yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek bulunmadığına karar vermek gerekir.&#8221; Oysa başvurucunun, aleyhinde ifade veren iki tanığın mahkeme huzurunda tanık sıfatıyla dinlenmesi talebi son celsede reddedilmiştir. Bu husus AİHM&#8217;in Yalçınkaya kararında  vurguladığı &#8220;dinlenmeme&#8221; sorununun tam karşılığıdır ve bağımsız bir incelemeyi hak etmektedir (§ 341).</p>
<p><strong style="font-size: 1rem;">VI. Bu Kararlar AİHM&#8217;e Gidecek Dosyaların Önünü Kesme Stratejisi mi?</strong></p>
<p>Bu bilinçli geçiştirmenin arkasında, ByLock dosyalarının kitlesel bir şekilde AİHM&#8217;e gitmesini engellemek ve Türkiye&#8217;deki mevcut yargılama pratiğinin uluslararası alanda toplu cezalandırma olarak tescillenmesinin önüne geçme saiki yatmaktadır. AYM, esasa girip <em>&#8220;kanunilik ihlali tespit etse ve ByLock tek başına suçun manevi unsuru yerine geçemez&#8221;</em> demiş olsa ülkede yapılan binlerce soruşturma ve kovuşturmanın meşruiyet zemini ortadan kalakacaktır. Ancak AYM bunun yerine, bireysel başvurularda sadece gerekçeli karar hakkından şekli ihlaller vererek dosyaları yerel mahkemelere geri göndermekte ve iç hukuk yollarını kağıt üzerinde yeniden canlandırarak süreci zamana yaymaktadır.</p>
<p>Bu stratejinin somut delilleri şunlardır. <strong>Birincisi,</strong> giderim biçimi; AYM yeniden yargılama yapılmasına hükmetmiştir. Ancak yeniden yargılamada uygulanacak çerçeve Yargıtay&#8217;ın kendi içtihadı olacak, bu çerçeve ise AİHM&#8217;in Yalçınkaya kararının 331-341. paragraflarda belirlediği gerçek ihlalleri gidermeyecektir. <strong>İkincisi,</strong> bu göstermelik adil yargılanma ihlalleri, başvurucuların AİHM nezdindeki hak arama süreçlerini <em>&#8220;iç hukuk yolları henüz tüketilmedi&#8221;</em> veya <em>&#8220;mağdur sıfatı ortadan kalktı&#8221;</em> gerekçeleriyle baltalamayı amaçlayan taktiksel bir adımdır. <strong>Üçüncüsü,</strong> kararın zamanlaması da bu bağlamda manidardır. Zira Yalçınkaya kararı Eylül 2023&#8217;te verilmesine karşın AYM, aradan geçen iki buçuk yıl içinde suçta ve cezada kanunilik ilkesine ilişkin Adnan Şen içtihadını gözden geçirmemiş, bunun yerine Yargıtay içtihadını referans alarak yalnızca gerekçelendirme eksikliğini ele alan bir çizgi benimsemiştir.</p>
<p>Kararın Ömer ÇINAR tarafından yazılan karşıoyunda dile getirilen argümanlar da bu tabloya farklı bir boyut katmaktadır: Karşıoy, başvurucunun iddialarının kanun yolu şikayeti niteliğinde olduğunu söyleyerek kabul edilemezlik kararı verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu görüş, Ferhat Kara kararından bu yana süregelen ve AYM çoğunluğunun kısmen aştığı bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bununla birlikte çoğunluğun benimsediği dar ihlal standardı, karşıoyun öngördüğü hiçlik ile AİHM&#8217;in ihlal kararı arasında sıkışmış ve ikisine de tam olarak ulaşamamış bir ara noktadadır.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine: Göstermelik Bir Yargısal Refleks</strong></p>
<p>Ramazan Çakır kararı, Yalçınkaya kararının sistemik etkilerini kırmak ve mevcut adli statükoyu muhafaza etmek için kurgulanmış göstermelik bir yargısal reflekstir. AYM&#8217;nin bu davada izlediği yol, hem başvurucuya gerçek bir hak koruması sağlamamakta hem de sistematik biçimde AİHM&#8217;e gidecek davaları olası bir yorumla &#8220;iç hukukta çözülmüş&#8221; gösterme işlevi görmektedir. Yalçınkaya kararının gerçek anlamda uygulanması; suçta ve cezada kanunilik ilkesinin bizzat incelenmesini, ByLock delilinin bireyselleştirilmiş kast değerlendirmesinin yerini alıp alamayacağının tartışılmasını ve bu değerlendirmenin hem içerik hem de usul boyutuyla Anayasa güvencelerine yansıtılmasını gerektirirdi. Ancak, AYM bu yolu seçmemiş; ihlal tespit ederek ihlali kalıcı kılan, başvurucuların AİHM&#8217;e erişimini taktiksel olarak engelleyen ve uluslararası hukuk standartlarını görmezden gelen bir yargısal tutum sergilemiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/BireyselBasvuru?id=a2JiOjUxNjBmOGU0LTM5YmUtNDQ5ZC1hNjllLWMxYWI0YzgxNmY4YQ&amp;type=BireyselBasvuru&amp;query=Yalçınkaya</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-227636</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/BireyselBasvuru?id=a2JiOjQwZjI5M2M1LWZmN2MtNDNiNS1hY2E0LWMyN2ViNjAyNzg3NA&amp;type=BireyselBasvuru&amp;query=Yalçınkaya</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/BireyselBasvuru?id=a2JiOjVhMGU5YjgwLTgyOGQtYmU3Zi1kODY0LTYwMjczNjNhZmJlNA&amp;type=BireyselBasvuru</p>
<p><a href="https://www.savunmahakki.net/anayasa-mahkemesinin-ramazan-cakir-kararinin-yalcinkaya-karari-baglaminda-degerlendirilmesi-dr-ufuk-yesil/">Anayasa Mahkemesi’nin Ramazan Çakır Kararının Yalçınkaya Kararı Bağlamında Değerlendirilmesi (Dr. Ufuk YEŞİL)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.savunmahakki.net">SavunmaHakki</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
