Duyurular Makaleler&Raporlar 22 Haziran 2026
254Views
Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu’nun 22/4/2026 tarihinde karara bağladığı ve 19/6/2026 tarihinde açıkladığı Ramazan Çakır başvurusu, kamuoyunda Yalçınkaya kararının nihayet uygulamaya geçirildiği ve Yalçınkaya kararına uygun şekilde ihlalle sonuçlandığı şeklinde yorumlanmıştır. Ancak durum gerçekten böyle midir? AYM’nin, Ali Bayram İskender başvurusundan sonra Ramazan Çakır başvurusunda da Yalçınkaya kararının 6. ve 7. maddelere ilişkin ihlal gerekçelerine yer vermesi, Yalçınkaya kararına uygun bir karar verildiği anlamına mı gelmektedir. Bu yazıda AYM’nin gerekçeli karar hakkı kapsamında verdiği ihlal kararının Yalçınkaya kararıyla ne ölçüde uyumlu olduğu incelenmiştir.
Ramazan Çakır kararı, öğretmen olarak görev yapmakta iken terör örgütü üyeliği suçundan mahkum edilen bir kişinin başvurusuna ilişkindir. Soruşturma mercileri ve ilk derece mahkemesi, başvurucunun ByLock programını yoğun bir şekilde kullandığı yönündeki teknik tespitlerin yanı sıra, sendika ve dernek üyelikleri ile Bank Asya hesap hareketlerini mahkumiyete esas almış ve bu karar istinaf ve temyiz incelemelerinden geçerek onanmıştır. Başvurucu ise ByLock programını kesinlikle kullanmadığını, dijital verilerin usulsüz elde edildiğini, yasal banka ve sendika faaliyetlerinin suçlama konusu yapılamayacağını ve başta suçta ve cezada kanunilik olmak bir çok hakkın ihlal edildiğini ileri sürerek AYM’ye başvurmuştur. AYM, diğer ihlal iddilarını reddederek sadece gerekçeli karar hakkından, yani adil yargılanma hakkının ihlaline karar vermiştir.
III. AYM’nin Yalçınkaya Kararının 6. Madde İhlal Gerekçelerine Atıf Yaptığı Hususlar
AYM, kararın 38. paragrafında, AİHM’in Yalçınkaya kararında adil yargılanma hakkı kapsamında yaptığı değerlendirmeleri şu şekilde özetlemiştir.
AYM, kararında Yalçınkaya kararının adil yargılanma hakkına ilişkin bazı tespitlerine yer vermiştir. Ancak AİHM’in bu kararda ortaya koyduğu eleştiriler, AYM’nin aktardığından çok daha kapsamlıdır. Aşağıdaki yedi husus, AYM kararında ya hiç geçmemiş ya da tek bir cümleye sıkıştırılarak içeriği boşaltılmıştır.
İlk husus, verilerin MİT tarafından teslim edilmeden önceki güvenilirliğine ilişkindir. AİHM, dosyada söz konusu verilerin 2016 yılı Aralık ayında adli makamlara teslim edildiği sırada veya sonrasında doğruluklarının teyit edildiğine dair hiçbir somut bilgi bulunmadığını tespit etmiştir. Bu nedenle başvurucunun verilerin bağımsız bilirkişilerce incelenmesini talep etmekte meşru bir menfaati olduğunu, mahkemelerin de bu talebe yanıt vermekle yükümlü olduğunu belirtmiştir. AİHM ayrıca, Hükümetin teslim sonrasındaki tedbirlere ilişkin açıklamalarının, teslim öncesindeki bütünlük sorununu hiç karşılamadığını ve bilirkişi incelemesinin de ham veriyi değil, dosyada zaten mevcut olan rapor ve kayıtları kapsadığını vurgulamıştır (§333). AYM kararında bu ayrıma, yani teslim öncesi ile teslim anı bütünlüğü arasındaki farkın ve bilirkişi incelemesinin kapsamının ne kadar sınırlı kaldığına hiç yer verilmemiştir.
İkinci husus, verilerin güvenilirliğine yönelik itirazların akıbetiyle ilgilidir. AİHM, başvurucunun MİT tarafından açıklanan farklı ByLock kullanıcı listeleri arasındaki tutarsızlığa ve tespit edilen/kovuşturulan kullanıcı sayısı ile indirme sayısı arasındaki uyumsuzluğa dikkat çektiğini, ancak bu itirazların yerel mahkemelerce cevapsız bırakıldığını tespit etmiştir. Savunmanın delillere doğrudan erişememesinin, mahkemelere bu konuları ayrıntılı inceleme sorumluluğu yüklediğini eklemiştir. Daha da önemlisi AİHM, verinin MİT tarafından toplanmasıyla 9 Aralık 2016 tarihli sulh ceza hakimliği kararı arasındaki sürede zaten işlendiğini ve tutuklamalarda kullanıldığını; MİT’in delil toplama yetkisi bulunmadığını ve sonradan alınan mahkeme kararının bu eksikliği geriye dönük olarak gideremeyeceğini ve bu iddiaların ne istinaf ne de Yargıtay tarafından incelendiğini ortaya koymuştur (§334). AYM ise tüm bu hususları “daha büyük sorumluluk yüklediği” şeklinde genel bir ifadeye indirgemiş ve kullanıcı listelerindeki tutarsızlık, veri bütünlüğü ayrımı, verinin önceden kullanılmış olması ile MİT’in yetkisizliği meselesi kararda yer almamıştır.
Üçüncü husus, KOM’dan talep edilen ByLock içeriğinin beklenmeden karar verilmesidir. AİHM, ham verinin başvurucuyla paylaşılamasa dahi adil dengenin sağlanabilmesi için yargılamanın, başvurucunun kendi deşifre edilmiş verileri hakkında yorum yapabileceği şekilde yürütülmesi gerektiğini belirtmiştir. Somut olayda bölge adliye mahkemesinin KOM’dan başvurucunun yazışma içeriğini talep ettiğini, ancak bu veriler dosyaya girmeden mahkumiyet kararını verdiğini ve Yargıtay’ın da bu eksikliğin sonucu etkilemediğini belirterek kararı onadığını tespit etmiştir (§335). AYM kararında bu sürecin tamamı, “deşifre edilmiş materyale erişim fırsatı verilmedi” cümlesine sıkıştırılmış olup, KOM’a yapılan somut talep, bu talebin sonuçsuz kalması ve Yargıtay’ın “sonucu etkilemeyeceği” şeklindeki değerlendirmesine hiç yer verilmemiştir.
Dördüncü husus, AİHM’in kararındaki belki de en sert tespitlerden birine, Yargıtay’ın yargılamanın usulüne değil yalnızca sonucuna odaklandığı eleştirisine ilişkindir. AİHM, başvurucunun ByLock verilerine tam erişiminin sonucu değiştirip değiştirmeyeceğini tespit etmenin kendi görevi olmadığını, ancak bu erişimin savunma argümanlarını güçlendirebileceğinin göz ardı edilemeyeceğini belirtmiştir. Deşifre edilmiş verilere erişimin savunma hakkı bakımından önemli bir adım olacağını, ByLock’un mahkumiyetteki ağırlığı gözetildiğinde bunun özellikle geçerli olduğunu vurgulamıştır (§336). AYM kararında ise yalnızca delillerin “baskın ağırlığına” yapılan vurgu yer almış, Yargıtay’ın usulün adilliğini değil yalnızca sonucu önemsediği yönündeki eleştiri görmezden gelinmiştir.
Beşinci husus, ByLock’un münhasıran kullanıldığı iddiasının dayanaksızlığıdır. AİHM, bu iddianın ne ByLock içeriğine ne de hiyerarşik bir bağlantıya işaret eden başka bir veriye dayandığını, MİT’in başlangıçtaki tespitinin esas alındığını tespit etmiştir. Uygulamanın 2016 başına kadar yaklaşık iki yıl boyunca herkese açık mağazalardan indirilebildiğini, bunun da münhasırlık iddiasını zayıflattığını belirtmiştir (§338). AYM kararında bu tespitlerden hiçbiri, yani ne münhasırlık iddiasının hukuki temelden yoksunluğu ne de uygulamanın iki yıl boyunca serbestçe indirilebildiği gerçeği yer almamıştır.
Altıncı husus, indirme rakamları ve Yargıtay’ın kendi emsal kararlarında belirlediği kriterin uygulanmamasıdır. AİHM, uygulamanın Google Play’den 100.000’den fazla, APK sitelerinden ise 500.000 ile 1 milyon arasında indirildiğini, bu rakamların 215.092 sunucu kullanıcısıyla çelişmediğini not etmiştir. Başvurucunun ibraz ettiği ve Hükümetin itiraz etmediği uzman görüşüne göre, münhasırlık argümanına dayanak gösterilen teknik özelliklerin aslında birçok yaygın uygulamada da bulunduğunu; Yargıtay’ın kendi emsal kararlarında bir kişinin “örgütün talimatıyla ağa katıldığının” ayrıca tespit edilmesini şart koştuğunu, ancak somut olayda bu değerlendirmenin neden yapılmadığının hiç açıklanmadığını vurgulamıştır(§339). Burada ilginç olan, AİHM’in bu tespiti yaparken doğrudan AYM’nin Ferhat Kara kararına atıfta bulunmuş olmasıdır; buna rağmen AYM, kendi kararına yapılan bu atfı dahi Çakır kararında zikretmemiştir.
Yedinci ve son husus, “bariz boşluklara” ilişkindir. AİHM, münhasırlık ve örgütsel kullanım argümanında ciddi boşluklar bulunduğunu belirtmiştir. Ceza Kanunu’nun 314/2. maddesi bakımından, ByLock’un cemaat mensubu olmayan kişilerce kullanılmadığının nasıl tespit edildiğinin yerel mahkemelerce açıklanması gerektiğini, bunun cemaatin yapısı gözetildiğinde özellikle önem taşıdığını ve mahkemelerin MİT’in yargı dışı tespitlerini sorgusuzca kabul ettiğini ifade etmiştir (§340). AYM kararında ise yalnızca “314/2 maddesi kapsamında yeterince açıklanmadığı” şeklinde tek bir sonuç cümlesine yer verilmiş olup, “bariz boşluklar” ifadesi ve mahkemelerin MİT tespitlerini sorgulamadan kabul ettikleri eleştirisi kararda yer almamıştır.
AYM’nin Ramazan Çakır kararı, yapısal olarak birbirinden kopuk iki bölümden oluşmmaktadır. Birinci bölümde (§38) Yalçınkaya kararının 6. madde kapsamındaki ihlal gerekçesi sekiz madde halinde özetlenmiştir. Ne var ki bu özet, Yalçınkaya’da 6. madde ihlalinin omurgasını oluşturan kısımları (§329, §331, §333-336, §338-340) dışarıda bırakmıştır. İkinci bölüm (§49-58) ise Çakır’ın başvurusuna ilişkin fiili ihlal değerlendirmesini içermektedir. Bu iki bölüm karşılaştırıldığında ortaya kayda değer bir tutarsızlık çıkmış ve 38. paragrafta özetlenen Yalçınkaya ilkelerinden hiçbiri, 49 ila 58. paragraflar arasıdan uygulama alanı bulmamıştır. Mahkeme, yaptığı geniş özeti devre dışı bırakarak, ihlal sonucuna tamamen farklı bir gerekçeyle, Yargıtay içtihatlarına atıfla varmıştır.
Başvurucunun mahkumiyeti, CGNAT kayıtları ile ByLock tespit ve değerlendirme tutanağına dayandırılmıştır (§49). AYM bu noktada 2020 tarihli Ferhat Kara kararına yönelmiştir. Bu kararda ByLock’un mahkumiyette tek veya belirleyici delil olarak kullanılmasının başlı başına keyfi bir uygulama teşkil etmediği ve bu yöndeki iddiaların yalnızca bir kanun yolu şikayeti mahiyetinde kaldığının altı çizilmiştir. Söz konusu karar, ihlal bulunmadığı yönünde yerleşik bir emsal niteliği taşımaktadır (§50). Aynı doğrultuda AYM, 2021 tarihli Adnan Şen kararına da atıf yapmıştır. Bu kararda da ByLock kullanımının örgütsel nitelik taşıdığına dair yorumların kanunilik ilkesiyle bağdaştığı ve öngörülebilirlik vasfını haiz olduğu kabul edilmiş ve bu kararda da ihlal bulunmamıştır (§51).
AYM bu aşamada Yalçınkaya kararına geçiş yapmıştır. Ne var ki atıf yaptığı paragraflar (§271-272), Yalçınkaya kararının 6. madde değil, 7. madde, yani kanunilik ilkesiyle ilgili bölümüne aittir. Dolayısıyla AYM, “adil yargılanma hakkı” başlığı altında ihlal kararı verdiği kısımda, Yalçınkaya kararının 7. madde değerlendirmesinde yer alan “kastın araştırılmaksızın objektif sorumluluk yüklenmesi” ve “suçun katı sorumluluk suçuna dönüştürülmesi” tespitlerine yer vermiştir (§52).
Bu atfı takiben Mahkeme, Yargıtay’ın Yalçınkaya kararı sonrasında, 2024-2025 döneminde geliştirdiği uygulamaya yer vermiştir. Bu uygulama uyarınca derece mahkemeleri, roster kayıtlarında adı geçen diğer kişiler hakkında ayrıca bir soruşturma veya kovuşturma yürütülüp yürütülmediğini araştırmak, UYAP üzerinden sanıkla ilgili başka ifadelerin bulunup bulunmadığını sorgulamak, bu ifadelerin duruşmada okunup tartışılıp tartışılmadığını incelemek ve CMK’nın 217. ile 210. maddeleri uyarınca ilgili kişilerin tanık sıfatıyla dinlenip dinlenmediğini araştırmakla yükümlü kılınmıştır (§53-54). 2025 tarihli Ali Bayram İskender kararı uyarınca, bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi gerekçeli karar hakkının ihlali olarak nitelendirilmiştir (§55). AYM, Ramazan Çakır başvurusunda da aynı durumun söz konusu olduğuna kanaat getirmiş ve roster kayıtlarındaki kişiler hakkında soruşturma bulunup bulunmadığının incelenmemesini, UYAP sorgusu yapılmamasını ve mesajların örgütsel nitelik taşıyıp taşımadığının değerlendirilmemesini (§56-57) gerekçeli karar hakkının ihlali saymıştır (§58).
Yargıtay’ın geliştirdiği bu kriterler, sanığın irtibatlı olduğu diğer kişiler hakkında ayrı bir soruşturma yürütülüp yürütülmediğine, başka ifadelerin mevcudiyetine, bu ifadelerin yargılamada tartışılıp tartışılmadığına ve ilgili kişilerin tanık olarak dinlenip dinlenmediğine odaklanmaktadır. Bu kriterler, sanığın “örgütsel kullanım” iddiasının üçüncü kişilerin beyanlarıyla dolaylı olarak doğrulanıp doğrulanmadığını sorgulayan bir denetim mekanizması niteliği taşımaktadır.
Yalçınkaya kararındaki 6. madde ihlali ise tamamen farklı hususlara ilişkindir. Zira bu ihlal, başvurucuya ham ByLock verisinin sunulmamasına (§331, §334), bu hususta hiçbir gerekçe gösterilmemesine (§331), bağımsız bilirkişi incelemesi talebinin cevapsız bırakılmasına (§332-333) ve deşifre edilmiş mesaj içeriğine erişim sağlanmamasını (§335-336) konu almaktadır. Yargıtay’ın geliştirdiği kriterler ise bu sorunların hiçbirine çözüm getirmemektedir.
Yalçınkaya kararındaki ihlal, derece mahkemelerinin sanığın bizzat ileri sürdüğü itirazlara, yani verilerin güvenilirliğine, kayıtlar arasındaki tutarsızlıklara ve münhasırlık iddiasına cevap vermemesine ilişkin (§334, §337, §341) olmasına rağmen, Yargıtay’ın kriterleri sanığın itirazlarına yanıt verilmesine değil, mahkemenin üçüncü kişiler hakkında araştırma yapmasına ilişknidir. Bu iki yaklaşım birbirinden tamamen farklıdır. Zira biri çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkesine dayanırken, diğeri idari nitelikte bir re’sen araştırma yükümlülüğü öngörmektedir.
Yalçınkaya kararındaki münhasırlık eleştirisi de (§338-339) somut ve istatistiksel verilere dayandırılmıştır. ByLock uygulamasının yaklaşık iki yıl boyunca herkesin erişimine açık uygulama mağazalarından indirilebildiği, uygulamanın teknik özelliklerinin başka yaygın uygulamalarda da bulunduğu tespit edilmiştir. Yargıtay’ın geliştirdiği kriterlerde bu hususlar hiç sorgulamamış, “ByLock kullanımı örgüt üyeliğinin göstergesidir” kabulünü baştan benimsemiş ve yalnızca bu kabulün sanığa uygulanmasının roster veya tanık doğrulamasıyla desteklenmesini aramıştır. Dolayısıyla AYM’nin dikkate aldığı bu kriterler, AİHM’in asıl sorguladığı hususu, yani münhasırlığı, hiçbir şekilde tartışmaya açmamaktadır.
Yalçınkaya kararının bir başka önemli tespiti de AYM kararında karşılık bulmamıştır. AİHM, Yargıtay’ın yalnızca yargılamanın sonucuyla ilgilendiğini, usulün adil yürütülüp yürütülmediğini incelemediğini vurgularken (§336), AYM farklı bir tutum sergilemiş ve yalnızca bir araştırma eksikliğine odaklanarak dar ve teknik bir kusur tespitiyle yetinmiştir.
AYM, genel ilkeler bölümünde gerekçeli karar hakkını tanımlarken 2014 tarihli Sencer Başat ve Mehmet Yavuz kararlarını esas almıştır (§47-48). Bu kararlar, Yalçınkaya kararından çok önce verilmiştir. Bu durum, ihlal kararının dayanağının Yalçınkaya değil, AYM’nin kendi içtihatları olduğunu göstermektedir. Ancak, Yalçınkaya kararının 6. madde değerlendirmesi bu kararlarda olduğu gibi dar kapsamlı ve müstakil bir “gerekçeli karar hakkı” anlatısı içermemektedir. AİHM, yargılamanın bütün olarak adil olup olmadığını inceleyen kapsamlı bir test uygulamış ve gerekçeli karar yükümlülüğünü bu testin yalnızca bir unsuru olarak ele almıştır (§305, §341). Bu unsur, çekişmeli yargılama hakkı, silahların eşitliği ilkesi, delillere erişim imkânı ve delillerin doğrulanabilirliği gibi diğer unsurlarla birlikte, yani bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmiştir. AYM ise bu kapsamlı testi hiç uygulamamış, başvuruyu yalnızca “gerekçeli karar hakkı” alt başlığı altında ve bu başlığın içini de Yargıtay’ın geliştirdiği hususlarla doldurmuştur.
AYM, Ferhat Kara (2020) ve Adnan Şen (2021) kararlarına atıf yapmıştır. Bu iki kararda, ByLock’un mahkumiyette tek veya belirleyici delil olarak kullanılması ve örgütsel kullanım yorumu kanunilik ilkesine aykırı bulunmamış ve ihlal sonucuna varılmamıştır.
Yalçınkaya kararında ise tam olarak bu yaklaşım eleştirilmiştir. AİHM, ulusal mahkemelerin mevzuat hükümlerini geniş ve öngörülemez şekilde yorumlayarak ByLock kullanımını otomatik olarak terör örgütü üyeliği saymasını ihlale gerekçe yapmıştır (§271). Bu ihlal, aslında Adnan Şen kararının onayladığı yaklaşımı hedef almaktadır. AİHM’in olaya yaklışımı böyle olmasına rağmen, AYM bu çelişkiyi kararında hiç tartışmamış, Ferhat Kara ve Adnan Şen kararlarına hâlâ geçerli emsallermiş gibi sunmuş ve Yalçınkaya kararına da yalnızca “bununla birlikte” bağlacıyla eklenen ikincil bir karar olarak yer vermiştir.
Aslında olan şudur; AYM, Yalçınkaya kararını okumuş ve metnine eklemiştir ama bu kararda ortaya konulan ilkeleri dikkate almamıştır. Eğer Yalçınkaya kararı dikakte alınsa, Ferhat Kara ve Adnan Şen kararlarının artık geçerli olmadığının söylenmesi gerekirdi. Çünkü bu iki kararda, Yalçınkaya’nın yanlış bulduğu uygulama doğru bulunmuştur. AYM bunu yapmamış ve sadece Yalçınkaya’dan bir cümle alıp eski kararların yanına eklemekle yetinmiştir. Sonuçta ortaya, birbiriyle çelişen iki görüşün yan yana durduğu, ama bu çelişkinin hiç fark edilmemiş gibi göründüğü bir karar çıkmıştır.
AYM kararında, başvurucunun Bank Asya hesap hareketlerinin ve sendika üyeliğinin de mahkûmiyete gerekçe yapıldığını belirtmiştir (§49). Bu durum, Yalçınkaya kararının 342 ve 343. paragraflarında “Diğer Deliller” başlığı altında ele alınan konularla birebir örtüşmektedir.
Yalçınkaya kararında AİHM bu konuyu ayrıntılı şekilde incelemiştir. Mahkemeye göre, Bank Asya hesap hareketleri ve sendika veya dernek üyeliği gibi ikincil delillerin suça nasıl delil teşkil ettiği hiçbir zaman açıklanmamıştır. Bu eylemler, gerçekleştirildikleri dönemde tamamen yasal ve meşru eylemlerdir. Sendika veya dernek üyeliği ise Sözleşme’nin 11. maddesinde güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğünün kullanılmasından ibarettir. Ayrıca başvurucunun bu işlemlere ilişkin ileri sürdüğü hususlar hiçbir zaman araştırılmamış ve doğrulanmamıştır.
AYM ise önündeki dosyada aynı delillerle karşılaşmış ve başvurucu hakkında da Bank Asya hesap hareketleri ve sendika üyeliği mahkumiyete dayanak yapılmıştır. Buna rağmen Mahkeme, Yalçınkaya kararının çizdiği bu çerçeveyi hiç uygulamamış, Bank Asya ve sendika meselesini bir kenara bırakarak, doğrudan ByLock konusuna yönelmiş ve değerlendirmesini yalnızca ByLock üzerinden yapmıştır.
SONUÇ
Yapılan açıklamalrdan da anlaşılacağı üzere, AYM’nin Ramazan Çakır kararı ile Yalçınkaya kararı arasındaki bağ göründüğünden çok daha zayıftır. AYM, kararının başında Yalçınkaya kararını uzun bir şekilde özetleyerek, AİHM kararına uygun şekilde bu ihlali verdiği izlenimi doğurmuştur. Ne var ki, karar gibi bu özette eksiktir. Zira Bylock verilerinin savcılığa tesliminden önce güvenilirliğine ilişkin soru işaretleri, bağımsız bilirkişi talebinin reddedilmesine ilişkin hususlar, Yargıtay’ın yalnızca sonuçla ilgilenip usulün adilliğine bakmadığı yönündeki sert eleştiri ve en önemlisi ‘’münhasırlık” varsayımının hiçbir somut temele dayanmadığına ilişkin AİHM tespitleri, AYM’nin bu özetine girememiştir.
Daha da önemlisi, AYM bu eksik özeti kararının gerekçesinde de kullanmamıştır. AYM, başvurucunun mahkumiyetinin CGNAT kayıtları ve ByLock tespit tutanağına dayandığını belirttikten sonra, ihlal sonucuna varırken emsal aldığı karar Yalçınkaya değil, kendisinin verdiği Ferhat Kara ve Adnan Şen kararları olmuştur. Üstelik bu iki karar, ByLock’un tek delil olarak kullanılmasını meşru bulan ve tam da Yalçınkaya kararının eleştirdiği yaklaşımı onaylayan kararlardır. AYM, Yalçınkaya kararına geçiş yaparken de dikkat çekici bir tercih de bulunmutur. AYM’nin atıf yaptığı paragraflar (§271-272), Yalçınkaya kararının 6. madde değil, 7. madde yani kanunilik ilkesine ilişkin bölümüne aittir. Böylece “adil yargılanma hakkı” başlığı altında verilen ihlal kararı, esasen 7. maddeye ait tespitlerle desteklenmeye çalışılmıştır.
AYM bunun yanına, Yargıtay’ın 2024-2025 döneminde geliştirdiği bir uygulamayı da eklemiştir. Bu uygulama, sanığın bağlantılı olduğu diğer ByLock kullanıcıları hakkında ayrı soruşturma olup olmadığının araştırılması ve UYAP kayıtlarının kontrol edilmesi gibi teknik hususlara ilişkindir. Ancak, araştırılması istenen hususların Yalçınkaya’nın asıl sorun olarak gördüğü meselelere hiçbir ilgisi yoktur. Zira, ham verinin paylaşılmaması, bağımsız incelemenin yapılmaması, mesaj içeriğine erişim sağlanmaması, güvenilirlik itirazlarının cevapsız kalması ve “münhasıranlık” varsayımının sorgulanmaması gibi konular, bu hususların dışında kalmıştır. Araştırılması gerekn hususlar, sanığın itirazlarına yanıt verilip verilmediğine değil, mahkemenin üçüncü kişiler hakkında araştırma yapıp yapmadığına ilişkindir.
Bu tablo, AYM’nin verdiği “gerekçeli karar hakkı” ihlalinin dayanağını da göstermiştir. Bu dayanak, AYM’nin 2014 tarihli Sencer Başat ve Mehmet Yavuz kararlarıdır ve bu kararlar, Yalçınkaya kararından tamamen bağımsız ve bu kararla ilgisi olmayan eski içtihatlardır. Ayrıca başvurucunun mahkumiyetine gerekçe yapılan Bank Asya hesap hareketleri ve sendika üyeliği konusunda da AYM, Yalçınkaya kararının getirdiği eleştiriye (§342-343) hiç yer vermemiş ve doğrudan ByLock’a yönelmiştir.
Sonuç olarak Yalçınkaya kararı, Ramazan Çakır başvurusunda hukuki bir gerekçe değil, bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılmıştır. AYM kararını “gerekçeli karar hakkının ihlali” başlığı altında verirken, bu ihlalin içeriğini Yalçınkaya kararından değil, kendi içtihadından ve Yargıtay’ın dar kapsamlı uygulamasından almıştır. Görünürde AİHM ile uyum sağlanmış gibi yapılsa da; gerçekte AİHM’in ortaya koyduğu geniş ve çok yönlü adil yargılanma standardı, çok daha sınırlı ve teknik bir araştırma yükümlülüğüne indirgenmiştir. Bunun pratik sonucu da; bundan sonraki ByLock dosyalarında yalnızca bu dar liste kontrol edilerek ihlal kararı verilebilecek olmasıdır. Ham veriye ve mesaj içeriğine erişim, bağımsız inceleme, ve münhasırlık iddiası gibi Yalçınkaya kararının esasını oluşturan meseleler ise muhtemelen hiç gündeme gelmeyecektir.