Duyurular Makaleler&Raporlar 19 Haziran 2026
799Views
I. Genel Olarak
Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu’nun 22/4/2026 bağlayıp 19/6/2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Ramazan Çakır başvurusu,[1] öğretmen olarak görev yapmakta iken terör örgütü üyeliği suçundan mahkum edilen bir kişinin başvurusunu konu edinmektedir. Soruşturma mercileri ve ilk derece mahkemesi, başvurucunun ByLock programını yoğun bir şekilde kullandığı yönündeki teknik tespitlerin yanı sıra, sendika ve dernek üyelikleri ile Bank Asya hesap hareketlerini mahkumiyete esas almış ve bu karar istinaf ve temyiz incelemelerinden geçerek onanmıştır. Başvurucu ise ByLock programını kesinlikle kullanmadığını, dijital verilerin usulsüz elde edildiğini, yasal banka ve sendika faaliyetlerinin suçlama konusu yapılamayacağını ve başta suçta ve cezada kanunilik olmak bir çok hakkın ihlal edildiğini ileri sürerek AYM’ye başvurmuştur.
AYM’nin kararı, ilk bakışta bir hak ihlali tespitiyle başvurucuya hukuki koruma sağlayan bir karar izlenimi verebilir. Zira AYM, yaptığı inceleme neticesinde, ilk derece mahkemesi ve Yargıtay kararlarında ByLock verilerinin ‘’örgütsel’’ nitelikte olup olmadığına ve programın ‘’örgütsel’’ iletişimi sağlamak amacıyla kullanılıp kullanılmadığına ilişkin ayrıntılı bir değerlendirme yapılmadığını tespit etmiş ve gerekçeli karar hakkının ihlaline karar vererek dosyayı yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili mahkemeye göndermiştir. Ancak kararın içeriği, AİHM’in Yalçınkaya/Türkiye[2] kararınındaki tespitler ışığında incelendiğinde, ortaya son derece kaygı verici bir tablo çıkmaktadır: AYM, asıl incelenmesi gereken ve yapısal nitelik taşıyan iki temel ihlal iddiasından — suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlali ile adil yargılanma hakkının gerçek anlamda ihlali — kasıtlı biçimde kaçınmış; bunların yerine yalnızca teknik bir gerekçelendirme eksikliğini, Yargıtay’ın içtihadını referans göstererek ihlal olarak nitelendirmiştir. Bu tercih, tesadüfi bir yorum farkı değil, AİHM’e dosya gitmesinin önüne geçmek amacıyla bilinçli olarak tasarlanmış bir stratejinin ürünüdür.
II. AİHM Yalçınkaya Kararı ve Ham Verilerin Bütünlüğü Sorunsalı
AYM’nin gerekçeli karar hakkının ihlali kapsamında verdiği bu karar, AYM’nin Yalçınkaya kararına ilk defa ayrıntılı olarak atıf yaptığı Ali Bayram İskender kararının nederedeyse bir kopyasıdır.[3] AYM Genel Kurulu’nun verdiği bu kararlar Yüksel Yalçınkaya/Türkiye kararı bağlamında incelendiğinde, bu kararların AİHM’in tespitlerini karşılamaktan uzak, katı ve şekli bir yargısal yaklaşımla verildiği görülecektir. AİHM, Yalçınkaya/Türkiye kararının adil yargılanma hakkını ele aldığı 331-341. paragrafları arasında, ByLock delilinin toplanma, işlenme ve yargılamalarda kullanılma biçimini çok katmanlı bir hak ihlali olarak nitelendirmiştir. Bu değerlendirme; ham verilere erişim talebinin yanıtsız bırakılması, bağımsız bilirkişi talebinin reddedilmesi, şifresi çözülmüş materyallere erişim imkanı tanınmaması ve ByLock’un münhasırlığı iddiasının bireyselleştirilmiş bir inceleme yapılmadan kabul edilmesi gibi birbiriyle bağlantılı beş ayrı sorunu kapsamaktadır.
Yalçınkaya/Türkiye kararında AİHM, ByLock verilerinin Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından elde edilmesinden adli makamlara teslim edilmesine kadar geçen süreçte bütünlüğünün korunup korunmadığının hiçbir adli süzgeçten geçirilmediğini vurgulamıştır. Mahkemeye göre, Hükümetin verilerin teslim alınmasından sonra aldığı tedbirler verilerin o aşamadaki bütünlüğünü korumaya yönelik olup, teslim öncesinde bir manipülasyon yapılıp yapılmadığına dair savunmanın duyduğu meşru endişeleri gidermekten uzaktır. AİHM bu temelde, yerel mahkemelerin ham veriler üzerinde bağımsız ve tarafsız bilirkişi incelemesi yaptırmamasını ve sadece dosyadaki mevcut Emniyet ve KOM raporlarının (Tespit ve Değerlendirme Tutanağı) şeklen değerlendirilmesiyle yetinmesini esasa etkili yapısal bir usul hatası olarak görmüştür.
Nitekim AİHM kararın 333. paragrafının sonunda şu hususa dikkat çekmiştir: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi tarafından görevlendirilen bilirkişinin incelemesi “MİT tarafından elde edilen ham verilerin incelenmesini içermemiş, kapsamı dava dosyasında hâlihazırda mevcut olan çeşitli rapor ve kayıtların değerlendirilmesiyle sınırlı kalmıştır.” Dolayısıyla mevcut raporlar üzerinden yapılan bilirkişi incelemesi yeterli olmadığı gibi, Yargıtay’ın çeşitli kararlarında öngördüğü araştırmalar da bu eksiği gidermemiştir.
III. AYM’nin Başvuruyu İnceleme Yönteminin Yalçınkaya Kararıyla Uyumsuzluğu
AYM, Ramazan Çakır kararında AİHM’in ham verilerin doğrulanmasına ve bağımsız bilirkişi incelemesine atfettiği bu önemi görmezdan gelmiş ve konuyu Yargıtay’ın çizdiği dar ve göstermelik bir usuli çerçeveye hapsetmiştir. Zira AYM, ByLock verilerinin teknik gerçekliğini ve hukuka uygunluğunu sorgulamaktan kaçınmış, sadece ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı’ndaki verilerin Yargıtay’ın güncel içtihatlarında aranan şekli kriterlere göre tam olarak araştırılmamasını ihlal gerekçesi yapmıştır.
AYM’nin atıf yaptığı Yargıtay kararları (§§ 21-27), AİHM’in tespit ettiği sorunları gidermekten çok uzaktır. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin anılan kararları, ByLock tutanağındaki diğer kullanıcıların araştırılması, UYAP’ta sorgulama yapılması, tanıkların duruşmada dinlenmesi gibi usule ilişkin adımları önermektedir. Ancak bunlar, ham ByLock verilerinin bağımsız bilirkişi tarafından incelenmesini değil, mevcut tutanaklar çerçevesinde başka kişilerin araştırılmasını öngörmektedir ve dolayısıyla AİHM’in belirlediği sorunu karşılamamaktadır (§§ 332-333).
Bu durum, AYM’nin AİHM’in adil yargılanma hakkına ilişkin maddi ve esaslı argümanlarını tamamen ıskaladığını, verilerin güvenilirliğine yönelik ana itirazları sanki AİHM haklı bulmamış gibi davranarak, meseleyi katı bir şekilciliğe döktüğünü göstermektedir. AYM, ByLock’un şüphe götürmez bir suç karinesi olduğu yönündeki Yargıtay içtihadına sadık kalmayı tercih etmiş ve sadece “bu delile dayanırken dosyadaki diğer yan delil/kriterleri de biçimsel olarak tamamlayın” diyerek topu taca atmıştır.
AYM’nin bu yaklaşımı, AİHM’in Yalçınkaya kararında özellikle işaret ettiği şu önemli sorunu da yansıtmaktadır (§ 331); ulusal mahkemelerin, ham verilerin başvurana verilmemesini haklı gösterecek hiçbir gerekçeyi kararlarına yansıtmamış olması ve başvuranın söz konusu gerekçelerin geçerliliğine itiraz etmek gibi bir karşı argüman sunma fırsatından mahrum bırakılmış olmasıdır. AYM bu yapısal sorunu, Yargıtay içtihatlarında yer verilen şekli araştırmaların yapılmamasına indirgeyerek gerçek ihlal nedenini perdelemiştir .
IV. Münhasırlık İddiasına Yüklenen Anlamın Yalçınkaya Kararıyla Uyumsuzluğu
Yalçınkaya/Türkiye kararında yer verilen “münhasırlık” ve “örgütsel kullanım” eleştirileri de Ramazan Çakır kararındaki ihlal gerekçesiyle tezat oluşturmaktadır. AİHM, ByLock uygulamasının 2016 yılının başlarına kadar genel uygulama mağazalarından ve APK sitelerinden yüz binlerce kez serbestçe indirilebildiğini, bu durumun uygulamanın “münhasıran bir grup insan tarafından kullanıldığı” tezini ciddi şekilde zayıflattığını belirtmiş ve iddia makamına her sanık özelinde kastın varlığını kanıtlama yükümlülüğü getirmiştir.
AİHM, Yalçınkaya kararında şu hususu özellikle vurgulamıştır: Yargıtay kararlarında yer alan kriterde bir kişinin “örgüt talimatıyla ağa katıldığının” tespit edilmesi halinde ByLock kullanımının bir yapı ve oluşumla bağlantıya işaret eden kanıt teşkil edeceği belirtilmişken, Yargıtay’ın veya başvuranın davasını ele alan mahkemelerin daha sonra bu yönde ayrıca değerlendirme yapmadığı ve ilgili mahkemelerin bu değerlendirmenin neden gerekli görülmediğine dair herhangi bir açıklama da yapmadığı görülmektedir. Dolayısıyla münhasırlık tezinin ulusal mahkemeler tarafından bireyselleştirilmiş bir inceleme yapılmaksızın ve sanki tartışmasız bir olguymuş gibi uygulanması bizzat ihlal nedeni kabul edilmiştir (§§ 338-340).
AYM, bu somut tespiti göz ardı ederek, kişilerin ‘’örgüt’’ talimatıyla bu ağa dahil olduklarının belirlenmesi için gerekli adli araştırmaların yapılmamasını ihlal sebebi saymıştır. AYM bu yaklaşımıyla, ByLock kullanan kişilere doğrudan ve kaçınılmaz bir biçimde cezai sorumluluk yükleyen yerel mahkeme pratiğini sorgulamamış, aksine ByLock’un münhasır bir delili olduğu yönündeki yargısal ön kabulü aynen korumuştur. Savunmanın delillere doğrudan erişememesi ve deşifre edilmiş materyallerin tamamı hakkında yorum yapma hakkından mahrum bırakılması gibi AİHM tarafından yargılamanın adilliğini ortadan kaldıran unsurlar olarak belirlenen hususlar, AYM kararında görmezden gelinmiştir.
Bu bağlamda AİHM’in Yalçınkaya kararında ulaştığı sonuç ayrıca dikkat çekicidir (§ 340). Zira Mahkeme, yerel mahkemelerin Yargıtay’ın emsal kararları da dahil olmak üzere ByLock uygulamasının münhasır ve örgütsel olduğuna ilişkin olarak öncelikle MİT tarafından yargı dışı bir bağlamda yapılan tespitleri kabul ettiklerini ve bu tespitleri ayrıntılı bir şekilde incelemediklerini belirtmiştir. AYM ise bu yapısal tespiti somut davaya uygulamak yerine, MİT’in tespitlerine dayanan Yargıtay içtihadını kendi kararının referans almak suretiyle, tam da eleştirinin odaklandığı sorunu yeniden üretmiştir.
V. Kanunilik İlkesinin Bilinçli Olarak İnceleme Dışı Bırakılması
AYM’nin bu kararındaki en çarpıcı çelişkisi, “suçta ve cezada kanunilik ilkesi” yönünden sergilediği tutumdur. AYM kararda, AİHM’in Yalçınkaya/Türkiye kararında Türk mahkemelerinin ByLock kullanımına objektif ve kusursuz sorumluluk yüklediğini, kastı incelemeksizin mahkumiyet kurmasının terör örgütü üyeliği suçunu katı bir sorumluluk suçuna dönüştürdüğünü tespit ettiğini kelimesi kelimesine aktarmıştır. Bu tespitleri karara yazan AYM’nin, ardından aynı meselenin kendi önündeki somut davada tartışılmasını gerekli görmemesi; önceki içtihadını değiştirmeden, AİHM’in ortaya koyduğu ilkerleri aktarmakla yetindiğini ve bunları uygulamaktan özenle kaçındığını göstermektedir.
Bu tercih, AYM’nin önceki içtihadıyla bile bağdaşmayan ciddi bir metodolojik sorundur. Gerekçeli karar hakkı, suçta ve cezada kanunilik ilkesine kıyasla çok daha sınırlı bir güvencedir. Zira birisi usul güvencesiyle (yeterli gerekçe yazılması), diğeri maddi hukukla (cezalandırılabilirliğin öngörülebilirliği) ilgilidir. Birinin ihlalinden hareketle diğerini inceleme gereği olmadığı sonucuna varmak, hak ihlallerinin bütünlüklü değerlendirilmesi ilkesiyle çelişmektedir. Üstelik AYM’nin Adnan Şen kararında[4] ByLock kullanımının TCK m. 314/2 kapsamında mahkumiyete dayanak yapılmasını suçta ve cezada kanunilik ilkesi açısından sorunlu görmediği bilinmektedir. Yalçınkaya kararı bu içtihadı reddetmiş olmasına karşın AYM, Ramazan Çakır kararında Adnan Şen’den açıkça dönmek yerine meseleyi hiç incelememeyi tercih etmiştir. Bu durum, AYM’nin asıl inceleme konusu yapması gereken esasa ilişkin hak ihlalini bilinçli bir yargısal manevrayla geçiştirdiğini göstermektedir.
AYM bu tutumunu kararın 59. paragrafında şu şekilde ifade etmiştir; “başvuruda gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verildiğinden … suçta ve cezada kanunilik ilkesi … ile … tanık sorgulama hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikayetler hakkında kabul edilebilirlik ve esas yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek bulunmadığına karar vermek gerekir.” Oysa başvurucunun, aleyhinde ifade veren iki tanığın mahkeme huzurunda tanık sıfatıyla dinlenmesi talebi son celsede reddedilmiştir. Bu husus AİHM’in Yalçınkaya kararında vurguladığı “dinlenmeme” sorununun tam karşılığıdır ve bağımsız bir incelemeyi hak etmektedir (§ 341).
VI. Bu Kararlar AİHM’e Gidecek Dosyaların Önünü Kesme Stratejisi mi?
Bu bilinçli geçiştirmenin arkasında, ByLock dosyalarının kitlesel bir şekilde AİHM’e gitmesini engellemek ve Türkiye’deki mevcut yargılama pratiğinin uluslararası alanda toplu cezalandırma olarak tescillenmesinin önüne geçme saiki yatmaktadır. AYM, esasa girip “kanunilik ihlali tespit etse ve ByLock tek başına suçun manevi unsuru yerine geçemez” demiş olsa ülkede yapılan binlerce soruşturma ve kovuşturmanın meşruiyet zemini ortadan kalakacaktır. Ancak AYM bunun yerine, bireysel başvurularda sadece gerekçeli karar hakkından şekli ihlaller vererek dosyaları yerel mahkemelere geri göndermekte ve iç hukuk yollarını kağıt üzerinde yeniden canlandırarak süreci zamana yaymaktadır.
Bu stratejinin somut delilleri şunlardır. Birincisi, giderim biçimi; AYM yeniden yargılama yapılmasına hükmetmiştir. Ancak yeniden yargılamada uygulanacak çerçeve Yargıtay’ın kendi içtihadı olacak, bu çerçeve ise AİHM’in Yalçınkaya kararının 331-341. paragraflarda belirlediği gerçek ihlalleri gidermeyecektir. İkincisi, bu göstermelik adil yargılanma ihlalleri, başvurucuların AİHM nezdindeki hak arama süreçlerini “iç hukuk yolları henüz tüketilmedi” veya “mağdur sıfatı ortadan kalktı” gerekçeleriyle baltalamayı amaçlayan taktiksel bir adımdır. Üçüncüsü, kararın zamanlaması da bu bağlamda manidardır. Zira Yalçınkaya kararı Eylül 2023’te verilmesine karşın AYM, aradan geçen iki buçuk yıl içinde suçta ve cezada kanunilik ilkesine ilişkin Adnan Şen içtihadını gözden geçirmemiş, bunun yerine Yargıtay içtihadını referans alarak yalnızca gerekçelendirme eksikliğini ele alan bir çizgi benimsemiştir.
Kararın Ömer ÇINAR tarafından yazılan karşıoyunda dile getirilen argümanlar da bu tabloya farklı bir boyut katmaktadır: Karşıoy, başvurucunun iddialarının kanun yolu şikayeti niteliğinde olduğunu söyleyerek kabul edilemezlik kararı verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu görüş, Ferhat Kara kararından bu yana süregelen ve AYM çoğunluğunun kısmen aştığı bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bununla birlikte çoğunluğun benimsediği dar ihlal standardı, karşıoyun öngördüğü hiçlik ile AİHM’in ihlal kararı arasında sıkışmış ve ikisine de tam olarak ulaşamamış bir ara noktadadır.
Sonuç Yerine: Göstermelik Bir Yargısal Refleks
Ramazan Çakır kararı, Yalçınkaya kararının sistemik etkilerini kırmak ve mevcut adli statükoyu muhafaza etmek için kurgulanmış göstermelik bir yargısal reflekstir. AYM’nin bu davada izlediği yol, hem başvurucuya gerçek bir hak koruması sağlamamakta hem de sistematik biçimde AİHM’e gidecek davaları olası bir yorumla “iç hukukta çözülmüş” gösterme işlevi görmektedir. Yalçınkaya kararının gerçek anlamda uygulanması; suçta ve cezada kanunilik ilkesinin bizzat incelenmesini, ByLock delilinin bireyselleştirilmiş kast değerlendirmesinin yerini alıp alamayacağının tartışılmasını ve bu değerlendirmenin hem içerik hem de usul boyutuyla Anayasa güvencelerine yansıtılmasını gerektirirdi. Ancak, AYM bu yolu seçmemiş; ihlal tespit ederek ihlali kalıcı kılan, başvurucuların AİHM’e erişimini taktiksel olarak engelleyen ve uluslararası hukuk standartlarını görmezden gelen bir yargısal tutum sergilemiştir.
[1] https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/BireyselBasvuru?id=a2JiOjUxNjBmOGU0LTM5YmUtNDQ5ZC1hNjllLWMxYWI0YzgxNmY4YQ&type=BireyselBasvuru&query=Yalçınkaya
[2] https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-227636
[3] https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/BireyselBasvuru?id=a2JiOjQwZjI5M2M1LWZmN2MtNDNiNS1hY2E0LWMyN2ViNjAyNzg3NA&type=BireyselBasvuru&query=Yalçınkaya
[4] https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/pages/search/BireyselBasvuru?id=a2JiOjVhMGU5YjgwLTgyOGQtYmU3Zi1kODY0LTYwMjczNjNhZmJlNA&type=BireyselBasvuru