BM Kararları 16 Kasım 2018
160Views
BM İnsan Hakları Konseyi Haksız Tutuklamalar Çalışma Grubu (HRC-WGAD / BM-KTÇG) sırf ByLock kullanma nedeniyle kişilerin soruşturmaya tabi tutulmalarının ve özgürlüklerinden mahrum edilmelerinin hukuka aykırı ve keyfi olduğuna karar verdi (A/HRC/WGAD/2018/42).
Mestan Yayman Antalya vali yardımcısı olarak görev yapıyordu. Muğla’da ailesine sılaı rahim için gitmişti. 1 Eylül 2016 günü gözaltına alınıp Antalya’ya götürüldü. 7 gün boyunca neyle suçlandığına dair hiçbir açıklama yapılmadı; hatta ilk 5 gün hiçbir avukatla da görüştürülmedi. İlk kez 7 Eylül’de savcının huzuruna çıkarıldı. Savcıdan bir tanığın, kendisi hakkında ‘FETÖ/PDY üyesi’ olduğuna dair beyanda bulunduğunu, ayrıca kızını Gülen Hareketi ile ilişkili ‘yasal’ bir okula gönderdiğinin tespit edildiğini öğrendi. Savcılık sorgusundan sonra akşam geç saatlerde, adli kontrolle serbest bırakıldı.
Yayman hiç olmazsa kâbusun kısmen de olsa geçtiğini düşünüyor, neler olup bittiğini, neler yaşadığını daha salim bir kafayla değerlendirmeyi planlıyordu ki 8 Eylül 2016 da tekrar gözaltına alındı. Serbest bırakılalı daha 24 saat bile olmamıştı. Yine günlerce hiçbir açıklama yapılmadan gözaltında tutuldu. 11 Eylül’de başka bir savcıya çıkarıldı. Avukatının beklenmesini istedi. Fakat yeni savcı kabul etmedi. İfadesi avukatı olmadan alındı. Bu kez yine bir tanık beyanına göre ‘2013 öncesi Gülenistlerin sohbetlerine katıldığı’ bilgisini edinmişlerdi. Tutuklandı, cezaevine gönderildi.
Yetmedi. Dahası var. 10 ay sonra 2 Haziran 2017 de savcı tekrar sorguya çağırdı, ‘Aralık 2014 tarihinde ByLock kullandığı’ iddiasında ve suçlamasında bulundu. Yayman tabi ki suçlamaları reddetti. BM e yaptığı başvuruda da, söz konusu isnatların istihbarat ve fişleme bilgilerine dayandığını, bunların da ceza muhakemesi mevzuatına göre delil olamayacağını belirtti.
Ağır ceza mahkemesi Yayman’ı ‘silahlı terör örgütü üyesi olmak’ suçunu irtikap ettiği gerekçesiyle 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, başvuran hakkında yapılan işlemler ve uygulamalar ile Türk yetkililerin soruşturma, kovuşturma ve yargılama işlemlerini, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (BM-İHEB) ve BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (BM-MSHS) çerçevesinde inceleyerek şu sonuçlara ulaşmıştır:
Başvuranın,
İhlal edilmiştir.
Ayrıca,
Bundan başka,
Diğer taraftan,
Sonuç olarak.
BM-KTÇG nun bu kararı fevkalade önemlidir. Çünkü Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, bütün dünya ülkelerinde yargılamalar ve tutuklamalar hakkında BM e yapılacak şikayet ve başvuruları inceleyip karara bağlayacak yegane heyettir. Gerçi Grub’un tıpkı AİHM gibi kararlarını icra ve infazı takip yetkisi yoktur. Fakat siyasi olarak etkisi ve nüfuzu AİHM den daha fazladır. Zira AİHM bölgeseldir, Avrupa Konseyi coğrafyasını kapsar; BM-KTÇG ise bütün dünyaya hitap etmektedir.
BM çatısı altında çalışma gruplarından başka, tematik konular hakkında özel raportörler de bulunmaktadır. Bunlar konularında uzman olup kendilerine gelen vakıalar veya başvurular hakkında inceleme ve araştırma yaparak sonucu rapor halinde BM İnsan Hakları Konseyi’ne sunmaktadırlar. Hiyerarşi, etki alanı ve ağırlığı bakımından çalışma gruplarının daha üstün olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü raportörün tek bir uzman olmasına karşılık grup heyet olarak çalışmaktadır ve idari yapılanmada daha üsttedir.
BM daha önce de ByLock veya başka konular nedeniyle son yıllarda Türkiye’den yapılan başvurular üzerine yahut da görev alanı gereği kendiliğinden harekete geçerek, yetkili kişi veya organları vasıtasıyla, incelemelerde bulunup kararlar vermiştir.
Mesela İfade Özgürlüğü Özel Raportörü David Kaye, 7 Haziran 2017 tarihinde yayınlanan raporunda, ByLock nedeniyle yapılan keyfi muamelelere, gerekçe ve delillerdeki zayıflığa dikkat çekmişti (A/HRC/35/22/Add.3).
BM-KTÇG daha önce Rebii Metin Görgeç (A/HRC/WGAD/2017/1), Cumhuriyet Gazetesi çalışanları ve gazetecileri (A/HRC/WGAD/2017/41), Kürşat Çevik (A/HRC/WGAD/2017/38) hakkında da benzer sebepler nedeniyle yine benzer gerekçelerle işlemlerin ve tutuklamaların keyfi olduğuna hükmetmişti.
BM-KTÇG kararında açıklandığına göre, Yayman 3 Ocak 2018 de yapılan ikinci ve son duruşmada “Türk İstihbarat Servisi tarafından gönderilen Excel dosyasının içeriğini çürüten herhangi bir delil sunamadığı; gizli servis tarafından hazırlanan listede ByLock kullanıcısı olarak isminin yer alması, bir kişinin terör örgütü üyesi olarak kabul edilmesi için tek başına yeterli olduğu” gerekçesiyle ‘silahlı terör örgütü üyesi olmak’ suçundan suçlu bulundu (paragraf: 16). Toplam 7 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm edildi.
Adı geçenin gözaltına alındığı tarihte unvanının vali yardımcısı olduğunu hatırlatalım. Elbette herkes eşittir. Ve elbette nazarî olarak vali yardımcılarının, hatta kralların da suç işleme ihtimali potansiyel olarak vardır. Fakat toplum önünde üst seviyede itibar, mevki, makam sahibi kişilerin suç isnadıyla derdest edilmesi için elle tutulur, gözle görülür ciddi delillerin olması beklenir. Ceza ve muhakeme hukukunun hiçbir usulüne ve yöntemine uyulmadan, hiçbir hâkim kararı olmadan elde edilen ve üstelik sonradan üzerinde pek çok işlem yapılan elektronik bilgilerle, ByLock verileriyle kişilere suç isnadında bulunmak … Bu ne kadar elle tutulur ne kadar gözle görülür bir delil ve bulgudur, vicdanlara bırakıyorum. Esasında başta aktarılan ‘olaylar zinciri’ bile tek başına, yaşananların hukukla, yargılamayla, adaletle ilgisinin ne kadar olduğunu gösteriyor.
Fakat ben daha bariz ve bütün süreci, yaşananları birkaç kelimede açıklayan bir vakıaya odaklanmak; yoldan çıkan Türk yargısının, iki yıllık maceranın ardından geldiği noktaya dikkatleri çekmek istiyorum. BM-KTÇG kararının 16. paragrafında özetlenen mahkûmiyet gerekçesine bakın lütfen. Aktarıldığına göre, Türk yargısı 1) MİT in yani istihbarat teşkilatının hazırladığı Bylock kullananlar listesinde bir kişinin adının geçmesinin tek başına silahlı terör örgütü üyeliği hükmüne varmak için yeterli olduğu ve 2) sanığın da bunu çürüten herhangi bir delil sunamadığı gerekçelerine dayanarak Yayman’a ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ suçunu işlediği sonucuna varmış ve 7 yıl 6 ay hapis cezası vermiştir.
‘Masumiyet karinesi’ kavramını aklı başında ve temyiz kudretine sahip olup da duymayan yoktur sanırım. Bütün insanlar karine ve kural olarak masumdur. Devlet, yani soruşturma ve yargılama makamları birinin suç işlediğine kanilerse, bunun delillerini ortaya koyarlar, ispatlayabilirlerse artık o kişiye ‘suçlu’ denebilir. Bu kadim kural binlerce yıldır, hemen bütün medeniyetlerde, medenîler arasında geçerli olan sabit bir hükümdür. Görüldüğü gibi Türk yargısı en başta istihbarat verilerine ve fişlemelerine göre Yayman’ı ‘silahlı terör örgütü üyesi’ olarak mahkûm etmiş; sonra da Yayman’dan aksini ispatlaması istenmiştir.
Şimdi anladınız mı, bir kaç yıl içinde Türkiye’nin ‘hukukun üstünlüğü’ endeksinde 50 li sıralardan, en gerilere 101. sıraya neden çakıldığını; Amnesty İnternational, HRW, Sınır Tanımayan Gazeteciler gibi dünya çapında itibarlı, teşkilatlı ve etkili STK ların gözlem ve raporlarında, ‘Türkiye’de hukuk yok edilmiş, insanların en temel hakları ihlal ediliyor’ diye bas bas neden bağırdıklarını; Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi resmi ve siyasi teşkilatlar, kurumlar, kuruluşların niçin en üst seviyeden uyarı üstüne uyarı yayınladıklarını.
Netice itibariyle BM-KTÇG şu hususlarda açık ve net bir şekilde tavrını ve görüşünü ortaya koymuş, kararını vermiştir:
Tek başına kişiyi suçlamak, hakkında soruşturma veya kovuşturma yapmak için yeterli değildir.