Duyurular Makaleler&Raporlar 8 Eylül 2025
254Views
Dr. Ufuk Yeşilin yeni yazısında Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru gerçekten etkili bir çözüm mü? sorusu tartışılıyor. AİHM, bu yolu kabul etse de, özellikle 15 Temmuz sonrası binlerce dosyanın AYM’de kasıtlı olarak bekletildiği ve hak ihlallerini gidermekte yetersiz kaldığı belirtiliyor. Bu durum, AİHM’in “Yalçınkaya” kararında vurguladığı sistemik sorunun devam ettiğini gösteriyor.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS, Sözleşme) 13. maddesi, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlükleri ihlal edilen bireylere, bu ihlaller resmi makamlarca gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir hukuk yoluna başvurma hakkı tanımaktadır. AİHS sisteminde, hak ve özgürlüklerin korunması öncelikle ulusal makamların ve yargı mercilerinin sorumluluğundadır. Devletler, Sözleşme hükümlerini uygulama yöntemlerini belirlemede yetkiye sahip olsalar da, bu yolların hem teoride hem de pratikte etkili, yeterli ve erişilebilir olması gerekir. Bir iç hukuk yolunun tüketilmesi gerektiğini iddia eden devlet, bu yolun etkili, yeterli, erişilebilir ve ihlali gidermeye elverişli olduğunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) kanıtlamakla yükümlüdür. [1]
AİHM, Hasan Uzun v. Türkiye kararında, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun kapsamında Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yolunu, ilkesel olarak AİHS ile ilgili hak ihlali iddialarını incelemeye ve sonuçlandırmaya uygun bir mekanizma olarak değerlendirmiştir. Ancak, Mahkeme bu kararında, AYM içtihadının kendi içtihatlarıyla tutarlılığını denetleme hakkını saklı tuttuğunu ve bu yolun pratikte etkili olduğunu kanıtlama yükümlülüğünün devlete ait olduğunu vurgulamıştır. Dolayısıyla, AİHM bazı durumlarda AYM’ye bireysel başvuruyu etkili bir yol olarak kabul edebilirken, bazı durumlarda etkisiz bulabilir. [2]
AİHM tarafından genel olarak AYM’ye bireysel başvuru yolunun etkili bir yol olarak kabul edilmesi nedeniyle, AİHM’e başvurmadan önce AYM’ye başvuru zorunluluğu bulunmaktadır. Ancak, AYM’nin 15 Temmuz 2016 sonrası Cemaatle bağlantılı başvurularda sergilediği bilinçli ve olumsuz tutum, temel hak ve özgürlüklere yönelik ihlallerin tespitini ve giderilmesini engelleyen ciddi bir bariyer oluşturmaktadır. AYM, bu tür başvurularda hak ihlallerini gidermek yerine, hukuka aykırı uygulamalara gerekçeler üretmekte ve başvuruları kasıtlı olarak uzun süre bekletmek suretiyle AİHM’e ulaşmayı geciktirmektedir. Bu durum, AYM’ye bireysel başvuru yolunun etkililiğinin AİHM tarafından yeniden değerlendirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.
AİHM, AYM’nin bireysel başvuru mekanizmalarının etkililiğini değerlendirirken, iç hukuk yollarının etkinliğine ilişkin genel içtihatları doğrultusunda karar verir.[3] Ancak, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı otomatik veya katı bir şekilde uygulanan, mutlak kesinlikte bir ilke değildir. Bir başvuru yolunun genel olarak veya belirli bir şikâyet için etkili kabul edilmesi, bu yolun her durumda mutlaka etkili olduğu anlamına gelmez. Örneğin, AİHM, Hasan Uzun/Türkiye kararında, bireysel başvuru yolunun zorunlu bir iç hukuk yolu olarak kabulüne ilişkin kararının kesin olmadığını ve bu konuda denetim yetkisini saklı tuttuğunu belirtmiştir. Bu nedenle, AİHM, bu kurala uyulup uyulmadığını değerlendirirken, olayın özel koşullarını dikkate alır ve teoride var olan bir yolun uygulamada gerçekten işlevsel olup olmadığını inceler. Bu incelemede, yalnızca hukuk kuralları değil, olayların gerçekleştiği dönemde geçerli olan hukuki ortam, siyasi koşullar ve gerektiğinde başvurucuların kişisel durumları da göz önünde bulundurulur. [4]
AİHM, iç hukukta başvuru imkânı sunan taraf devletin, hak arayan bireylere adil yargılanma hakkının temel güvencelerini sağlama yükümlülüğü olduğunu vurgular.[5] Bu nedenle, AYM’ye yapılan bireysel başvuruların, AİHS’in 6. maddesindeki adil yargılanma hakkı gereklerine uygun olması AİHM’in yerleşik içtihatlarının bir gereğidir. Örneğin, Soto Sanchez/İspanya kararında, 5 yıl 5 ay 18 gün süren anayasal şikâyet sürecinin, AİHS’nin 6. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkını, aşırı uzun yargılama süresi nedeniyle ihlal ettiği tespit edilmiştir. [6]
AİHM’e göre, AİHS ile korunan hakların ihlallerinin, bir taraf devlette sistemik, yoğun ve sürekli bir şekilde gerçekleşmesi durumunda, bu durum “idari uygulama” olarak nitelendirilir ve başvurucu iç hukuk yollarını tüketme zorunluluğundan muaf tutulabilir. Yani, hak ihlalinin idari uygulama haline geldiği durumlarda, iç hukuk yollarının tüketilmesi şartı aranmaz. AİHM, bu tür durumları gereksiz ve ihlali önlemede etkisiz başvurular olarak değerlendirir.[7] İdari uygulama kavramı, ilk kez İrlanda/İngiltere kararında sistemleştirilmiştir. Bu kararda, bir taraf devletin hak ihlali karşısındaki davranışlarının idari uygulama olarak nitelendirilmesi için iki ölçüt belirlenmiştir: Birincisi, aynı tür hak ihlalinin devlette çok sayıda ve tekrar eden şekilde gerçekleşmesi; ikincisi, devletin hak ihlali yapanları cezalandırmayıp hoşgörüyle yaklaşması ve bu durumun hukuki süreçleri etkisiz veya faydasız hale getirecek nitelikte olmasıdır.[8] İdari uygulama tespit edildiğinde, iç hukuk yollarının etkili ve sonuç doğurucu olmadığı kabul edilir ve başvurucudan bu yolları tüketmesi beklenmez. [9]
Türkiye’deki yargı uygulamalarına bakıldığında, Anayasa’nın 90. maddesindeki açık düzenlemenin içselleştirilmediği görülmektedir. Özellikle 15 Temmuz sonrası dava ve başvurularda, siyasi iktidarın açık etkisi ve talimatlarıyla karar veren ilk derece mahkemelerinin hak ihlallerine yol açan tutumları, yüksek mahkemeler tarafından da desteklenmektedir. AİHM’in Yalçınkaya/Türkiye kararı[10] sonrası ortaya çıkan yargı uygulamaları ve idari pratikler, Sözleşme ile bağdaşmayan eylemlerin tekrarını yansıttığı gibi devlet makamlarının resmi hoşgörüsünden kaynaklanan bir idari uygulamanın varlığını göstermekte ve bu durum yargılamaları etkisiz hale getirmektedir.
Ancak AYM’nin, AİHM kararlarını uygulamama tutumu yeni değildir. Örneğin AYM, Yıldırım Turan kararında, AİHM’in Alparslan Altan ve Hakan Baş kararlarındaki bulgularını reddetmiş ve AİHS’nin 46. maddesine aykırı olarak, “Türk hukukundaki kanun hükümlerinin anlamlandırılmasında ve yorumlanmasında Türk mahkemeleri AİHM’e göre daha iyi konumdadır” [11] diyerek AİHM’in bağlayıcı kararlarına uymamıştır. AYM’nin bu tartışmalı tutumu, münferit bir olaydan ziyade, Cemaatle bağlantılı davalarda benimsenen stratejik bir yaklaşımdır. Ayrıca AYM, Yalçınkaya kararı dışında, Akgün/Türkiye davasındaki Bylock’a ve Pişkin/Türkiye davasındaki ihraçlara ilişkin kararları da görmezden gelmiştir.
AİHM, Yalçınkaya/Türkiye kararının “benzer davalar için alınacak önlemler” başlıklı 413 ve devamı paragraflarında önemli noktalara değinmiştir. Mahkeme, bu davada Sözleşme’nin 6. ve 7. maddelerinin ihlaline yol açan durumun münferit bir olaydan veya belirli bir olay zincirinden değil, sistemik bir sorundan kaynaklandığını belirtmiştir. Bu sorun, çok sayıda kişiyi etkilemiş ve etkilemeye devam etme potansiyeline sahiptir. Bylock kullanımına dayalı mahkûmiyet kararlarıyla ilgili olarak, Sözleşme’nin 6. ve/veya 7. maddeleri kapsamında yapılan benzer şikâyetleri içeren 8.000’den fazla başvurunun AİHM önünde bulunması, bu sistemik sorunu kanıtlar niteliktedir (§414).
AİHM Yalçınkaya/Türkiye kararında, yetkili makamların tespit ettiği yaklaşık yüz bin ByLock kullanıcısını göz önünde bulundurarak, AİHS’in 6. ve/veya 7. maddeleri kapsamında benzer şikâyetler içeren çok daha fazla başvurunun mahkeme önüne gelebileceğini belirtmiştir (§415). AİHM, gelecekte benzer ihlallerin tespit edilmesini önlemek için, bu kararda ortaya konan sorunların Türk makamları tarafından yalnızca başvurucunun özel durumuyla sınırlı kalmayacak şekilde ve daha geniş bir çerçevede ele alınması gerektiğini vurgulamıştır. Bu bağlamda, Türkiye’nin AİHS’nin 46. maddesi kapsamındaki yükümlülükleri gereği, yerel makamların bu karardan gerekli sonuçları çıkarması ve tespit edilen sistemik sorunu çözmek için uygun genel önlemleri alması gerekmektedir. Özellikle yerel mahkemelerin, AİHM’nin bu kararda yorumladığı ve uyguladığı Sözleşme standartlarını dikkate alması şarttır. Mahkeme, Anayasa’nın 90/5. maddesine atıfla, usulüne uygun olarak yürürlüğe giren uluslararası anlaşmaların kanun hükmünde olduğunu ve bunların anayasaya aykırılığı iddiasıyla AYM’ye başvurulamayacağını hatırlatarak, AİHS’nin 46. maddesinin Türkiye’de anayasal bir kural niteliğinde olduğunu belirtmiştir (§418).
AİHM önünde 8 binden fazla derdest dosyanın bulunmasının temel nedeni, AYM’nin incelediği bu dosyalarda hiçbir ihlal tespit etmemesidir. Eğer AİHM’in işaret ettiği sistemik sorun çözülmezse, aynı nitelikte yüz binden fazla dosyanın daha mahkeme önüne gelmesi muhtemeldir. Yalçınkaya kararının üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen, ne AYM ne de diğer yargı mercileri veya devlet makamları bu sistemik sorunun çözümüne yönelik herhangi bir adım atmamış; karar hiç verilmemişçesine, Sözleşme ile bağdaşmayan uygulamalar devam etmiştir. Ağır ceza mahkemeleri, mahkûmiyet kararları vermiş; [12] istinaf mahkemeleri bu kararların kaldırılması taleplerini reddetmiş;[13] Yargıtay ise bu mahkûmiyetleri onamıştır.[14] Bu durum, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin İrlanda/Birleşik Krallık davasındaki “ihlalin tek bir olaydan ibaret olmayıp, bir örüntü oluşturabilecek bir dizi benzer olayın parçası olması halinde daha ciddi değerlendirilebileceği” tespitine de tam olarak uymaktadır.
Türk yargısının, derece mahkemeleri ve AYM kararlarında görüldüğü üzere, Yalçınkaya öncesi ve sonrası uygulamaları arasında fark yoktur. Özellikle AYM, suçun unsurları yerine Cemaatle irtibat arayışına odaklanmış; silahlı örgüt üyeliği suçunun olmazsa olmaz unsuru olan cebir ve şiddeti araştırmamış; yasal ve rutin faaliyetleri cezalandırma gerekçesi yapmış ve “kriter” adı verilen, suçun unsuru olmayan geniş bir yelpazeyi mahkûmiyet gerekçesi olarak kullanmıştır. Bu kriterler, ülkede neredeyse herkesi cezalandırabilecek kadar geniştir. AİHM, bu yargı pratiğinin “kanunsuz suç olmaz” ilkesini ihlal ettiğini ve sistemik bir sorunun kaynağı olduğunu açıkça ifade etmiştir.
Mevcut durumda, Cemaatle bağlantılı başvurularda AYM’ye yapılan bireysel başvuruların, başvurucuların şikayetlerini giderebilecek etkili bir hukuk yolu olmadığı açıktır. Bu tespit, yalnızca bir şüpheye değil, çok sayıda mahkeme ve AYM kararına dayanan objektif bir gerçektir. Bu nedenle, başvurucuların AYM yolunu tüketmeleri beklenmemelidir. [15] AYM’nin arada verdiği ihlal ya da Yargıtay’ın verdiği bozma kararları, AİHM’in, Sözleşme’nin 6. ve 7. maddeleri kapsmaında verdiği ihlal gerekçelerini karşılmamaktadır. Ayrıca, AYM’nin “kanunsuz suç olmaz” ilkesini göz ardı ederek yalnızca adil yargılanma hakkı kapsamında verdiği ihlal kararları sonrası yapılan yeniden yargılamalarda, sanıklar yine cezalandırılmıştır.[16] Bu durum, AYM’nin sistemik sorunun temelini oluşturan kanunilik ilkesini dikkate almaması nedeniyle problemin çözümüne değil, büyümesine yol açmıştır.
Ayrıca AİHM, Ürün/Türkiye[17] ve Sağlam/Türkiye[18] kararlarında, Hükümet’e, AYM’nin başvurucuların Sözleşme kapsamındaki şikayetlerine yanıt verip vermediğini ve etkili bir iç hukuk yolu sunup sunmadığını sorgulamıştır. Bu, AİHM’in AYM’nin etkililiğini zaten sorunlu gördüğünü göstermektedir. Bu nedenlerle, AYM’ye başvuru yapmış olsa bile, başvurucuların iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünden muaf tutulması gerektiği açıktır.[19] Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi de Mukadder Alakuş[20] ve Gökhan Açıkkollu[21] kararlarında, başvurucuların davalarının koşulları ve AYM kararlarının alt derece mahkemeleri nezdindeki değeri dikakte alındığında; Açıkkolu açısından gözaltında tutulması ve akabinde nezarethanede ölümünün hukukiliğine ve Alakuş açısından da tutukluluğuna itiraz etmede AYM’ye bireysel başvurunun uygulamada etkili olacağını Türkiye’nin ortaya koyamadığını belirtmiştir.
AYM’ye bireysel başvuru yolunun etkililiği açısından önemli bir diğer husus, ihlal iddialarının makul bir sürede incelenip giderilmesi zorunluluğudur. AİHS’in 35. maddesine göre, iç hukuk yollarının hızlı işlemesi şarttır; aksi halde bu yol etkili kabul edilmez.[22] Ancak Türkiye’de, özellikle 15 Temmuz sonrası başvurularda, AYM, hak ihlallerine hukuki gerekçeler üretme çabasıyla birlikte bu başvuruları kasıtlı olarak olabildiğince geciktirmektedir. 15 Temmuz 2016 sonrası gerçekleştirilen on binlerce görevden ihraç başvurusunun da idare mahkemeleri, Danıştay ve AYM tarafından kasıtlı olarak bekletildiği görülmektedir. 2025 yılı ortasına gelindiğinde, AYM yalnızca 3 başvuruyu karara bağlamıştır.[23] 15 Ağustos 2025 tarihinde, ByLock kullanımına dayalı meslekten ihraç dosyalarında verdiği “kabul edilemezlik” kararları ve benzer dosyalar için aynı yaklaşımı benimseyeceğini göstermesi, AYM’nin bu tür başvurular için etkili bir hukuk yolu olmaktan tamamen çıktığının kanıtıdır. OHAL KHK’ları ile meslekten ihraç kararlarının üzerinden dokuz yılı aşkın süre geçmesine rağmen, ulusal mahkemeler ve AYM’nin dosyaları kasıtlı olarak bekletmesi nedeniyle AİHM’e başvuru bile yapılamamıştır. AYM, hem mahkûmiyet hem de meslekten ihraç dosyalarında, AİHM’e ulaşması muhtemel başvuruların önündeki en büyük engel haline gelmiştir ve AİHM kararlarını dikkate almaksızın kararlar vermeyi sürdürmektedir. Bu durum, AİHM’in, iç hukuk yollarının etkisizliği nedeniyle doğrudan başvuruları incelemeye alması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca, AYM’nin Bylock isnatlı dosyalarda nasıl karar vereceğini ortaya koyduğu için, hakkında Bylock kullanım iddiası olan ve başvuruları AYM’de bulunanlar, AYM’nin kararını beklemeden doğrudan AİHM’e başvurabilirecekleri gibi, yeni başvuru yapacak olanlar da AYM ile eş zamanlı olarak AİHM’e de başvurabilirler. Bu kişiler, AYM yolunun tüketilmeme gerekçesi olarak da, AYM’nin A.S. ve N.E. başvurularında verdiği kabul edilmezlik kararlarını gösterebilirler.
Türkiye’de Cemaat bağlantılı dava ve başvurularda, aleyhlerine işlem yapılan kişi ve kurumların yoğunluğu ile mağdurların maruz kaldığı ağır ve sürekli hukuk ihlalleri, artık sıradan ihlallerden değil, yüz binlerce kişiyi hedef alan bir cadı avı ve nefret suçu boyutuna ulaşan, “insanlığa karşı suç” niteliğinde bir durumdan bahsetmeyi gerektirmektedir. Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu’nun Akın Öztürk kararında[24] vurguladığı üzere, Türkiye’de son yıllarda keyfi tutuklamalar yaygın ve sistematik bir hal almıştır ve bu uygulamalar insanlığa karşı suç teşkil edebilir. Çalışma Grubu, bu tespitini 24 hukuka aykırı tutuklama kararına dayandırmıştır. AİHM ise 15 Temmuz sonrası birleştirdiği 68 dosyada, aralarında 1.225 eski hâkim ve savcının da bulunduğu 3.310 kişinin keyfi olarak özgürlüklerinden yoksun bırakıldığını saptamıştır. Demirhan v diğerleri kararı,[25] bu tabloyu daha da vahim hale getirerek, Türkiye’deki yargı uygulamalarının insanlığa karşı suç oluşturduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu karar, yalnızca haksız tutuklamalara değil, doğrudan mahkûmiyetlere ilişkindir. Türk hukukunda tutuklama için “kuvvetli suç şüphesi” yeterliyken, mahkûmiyet için “her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı” delil aranır. Ancak Demirhan kararına konu 239 başvurucu yalnızca tutuklanmakla kalmamış, her biri en az 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmış ve büyük çoğunluğu bu cezaların infazını tamamlamıştır. Bu durum, Türk Ceza Kanunu’nun 77/1(d) maddesinde belirtilen “kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” fiilinin, siyasal, felsefi, ırksal veya dini saiklerle bir topluluğa karşı planlı ve sistematik bir şekilde işlendiğini ve insanlığa karşı suç oluşturduğunu göstermektedir. Ülke genelindeki mahkemelerin benzer dosyalarda AİHS’nin 7. maddesini ihlal eden hukuka aykırı kararlar vermesi, bu kararların planlı ve sistematik bir uygulamanın sonucu olduğunun en güçlü kanıtıdır. AİHM, bu sistemik yapıyı görerek, 7. madde ihlali gibi ağır bir karar öncesi hükümetten savunma talep etme gereği bile duymamıştır. Zira kendisini hukuk devleti olarak tanımlayan bir ülkede, tek bir dosyada 239 kişi hakkında 7. madde ihlali tespit edilmesi, ancak planlı ve sistematik bir uygulamanın varlığıyla açıklanabilir. Yalçınkaya ve Demirhan kararları, Birleşmiş Milletler Komiteleri ve Özel Raportörlerinin “zulüm” olarak nitelendirdiği yargı pratiklerinin somut bir yansımasıdır.
Sonuç
AİHM, AYM’ye bireysel başvuru yolunu ilkesel olarak AİHS kapsamındaki hak ihlallerini incelemeye uygun bir mekanizma olarak değerlendirse de, özellikle 15 Temmuz sonrası AYM’nin sergilediği tutum, bu yolun etkililiğini ciddi şekilde sorgulanır hale getirmiştir. AYM’nin, Cemaatle bağlantılı davalarda hukuka aykırı uygulamalara gerekçe üretmesi, başvuruları kasıtlı olarak bekletmesi ve AİHM’in Yalçınkaya/Türkiye kararında tespit ettiği sistemik sorunlara yönelik hiçbir adım atmaması, AYM’nin etkili bir hukuk yolu olmaktan çıktığını göstermektedir. Bu durum, AİHM’in AYM’yi tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görme yaklaşımını yeniden değerlendirmesini zorunlu kılmaktadır.
Benzer bir hata, AİHM tarafından geçmişte OHAL Komisyonu’nun Gökhan Köksal v Türkiye kararıyla[26] tüketilmesi gereken bir yol olarak kabul edilmesiyle yapılmıştır. Henüz çalışma usulleri bile belirlenmemiş bu Komisyon’un etkili addedilmesi, yüz binden fazla kişinin hak arama süreçlerini yıllarca geciktirmiş ve kitlesel mağduriyetlere yol açmıştır. AİHM bu kararı, dosya yükünü azaltmak için verse de, bu karar hem mahkemenin güvenilirliğini zedelemiş hem de ihlallerin devamına zemin hazırlamıştır.
AYM’nin, özellikle 15 Temmuz sonrası dönemde, gerek mahkûmiyet gerekse meslekten ihraç dosyalarında AİHM kararlarını dikkate almaması, “kanunsuz suç olmaz” ilkesini ihlal eden kararlar vermesi ve başvuruları makul sürelerde sonuçlandıramaması, etkisizliğini açıkça kanıtlamaktadır. AİHM’in, AYM’yi etkili bir yol olarak görmeye devam etmesi, on binlerce kişinin temel haklarını riske atmakta ve adeta “medeni ölüme” terk edilmelerine yol açmaktadır. Bu durum, AİHM’in insan haklarını koruma misyonuna gölge düşürmektedir.
AİHM’den beklenen, iş yükü kaygılarından bağımsız olarak AYM’nin etkililiğini yeniden değerlendirmesi, bu yolun tüketilmesi zorunluluğunu kaldırması ve vereceği karararla Türkiye’deki sistemik sorunlara çözüm yolları sunmasıdır. Bu, mevcut mağduriyetlerin giderilmesi ve gelecekte benzer ihlallerin önlenmesi için hayati bir adımdır.
[1] Hasan Uzun/Türkiye, B.No: 10755/13, 30/04/2013, § 71.
[2] Sürmeli/Almanya Kararı, B.No: 75529/01, 08/6/2006, § 115.
[3] Işıl KARAKAŞ: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarında Etkili Başvuru Yolu: Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Çerçevesinde Gözlemler, (https://anayasader.org/wp-content/uploads/2020/05/Karaka%C5%9F-AYHD-7.pdf).
[4] Van Oosterwijck/Belçika, B.No: 7654/76, 06/11/1980, § 35, Akdivar ve diğerleri/Türkiye, B.No: 21893/93, 16/9/1996, CEDH 1996-IV, s.1210,65-69.
[5] Süssman/Almanya, B.No: 20024/92, 30/8/1994, § 39.
[6] Soto Sanchez/İspanya, B.No: 66990/01, 25.11.2003.
[7] İrlanda/İngiltere, B.No: 5310/71, 18/01/1978: Aydın/Türkiye, B.No: 23178/94, 25/9/1997.
[8] İrlanda/İngiltere, B.No: 5310/71, 18/01/1978
[9] Akdivar ve diğerleri/Türkiye, B.No: 21893/93, 16/)/1996.
[10] https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-227636
[11] AYM’nin Yıldırım Turan Kararı, B. No: 2017/10536 04/6/2020, § 117.
[12] İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesinin 12/3/2024 T. 2023/233 E., 2024/75 K.; İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesinin 04/7/2024 T., 2024/322 E., 2024/352 K.; Osmaniye Ağır Ceza Mahkemesinin 16/5/2024 T., 2021/317 E., 2024/123 K.; Diyarbakır 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 26/02/2024 T. 2023/321 E., 2024/118 K.; Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesinin 29/02/2024 T., 2022/255 E., 2024/34 K.
[13] Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 09/5/2024 T., 2024/341 E., 2024/552 K.; Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesinin 25/4/2024 T., 2024/524 E., 2024/11 K.; Adana Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesinin 17/7/2024 T., 2024/655 E., 2024/1351 K.; Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 25/3/2024 T., 2023/150 E., 2024/233 K.; Konya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesinin 17/01/2024 T., 2024/13 E., 2024/44 K.
[14] Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 11/3/2024 T. 2021/21659 E., 2024/3737 K.; Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 04/4/2024 T. 2022/2159 E., 2024/5187 K.; Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 27/5/2024 T. 2022/22320 E., 2024/7039 K.; Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 03/4/2024 T. 2022/1052 E., 2024/5055 K.
[15] Sejdovic/İtalya, B. No: 56581/00, 01/3/2006, § 55.
[16] Uşak Ağır Ceza Mahkemesinin 12/3/2024 T., 2023/420 E., 2024/75 K. sayılı kararı, Manisa 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 12/12/2023 T., 2023/244 E. 2023/255 K.
[17] B. No: 15013/20, 19/02/2021.
[18] B. No: 14894/20, 19/02/2021.
[19] Aksoy/Türkiye, B.No: 21987/93, 18/12/1996, § 57; Akdivar/Türkiye, § 76.
[20] https://yasambellekozgurluk.org/wp-content/uploads/2023/09/TR.BM-Mukadder-ALAKUS-CCPR-C-135-D-3736-2020-karar.pdf, § 9.5
[21] https://ccprcentre.org/files/decisions/G2301281_(1).pdf, § 7.4
[22] De Souza ve Ribeiro/Fransa, 22689/07, 13/12/2012 § 81: Bulatoviç/Karadağ, 67320/10, 22.7.2014 tarihli kararda AİHM Anayasa Mahkemesi önünde davanın 3 yıldır devam etmesi çerçevesinde bireysel başvuru yolunu etkili kabul etmemiştir § 110.
[23] AYM’nin A.S. kararı, https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2023/30928; AYM’nin N.E. kararı, https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2022/62466; AYM’nin Halit İnciroğlu kararı, https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2023/38006.
[24] 29.11.2024’te yayımlanan 33/2024 sayılı Akın Öztürk’le ilgili görüş; https://documents.un.org/doc/undoc/gen/g24/208/07/pdf/g2420807.pdf, §87.
[25] https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-244217
[26] Gökhan Köksal/Türkiye, B.No:70478/16, 12/6/2017.