Duyurular Makaleler&Raporlar 17 Temmuz 2026
306Views
AİHM, Yüksel Yalçınkaya kararında, suçun unsurlarını somut olay bazında bireyselleştirmeden, yalnızca ByLock kullanımı gibi şekli hususlardan hareketle tesis edilen otomatik mahkûmiyetleri Sözleşme’nin 7. maddesine aykırı bulmuştur. Yasak kararında ise bu ölçüt çok daha geniş ve kapsayıcı bir uygulama alanına kavuşturulmuştur. Mahkeme, kusur ve ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkelerini sadece ByLock’la sınırlı tutmamış; tanık beyanları, banka hesap hareketleri, SGK kayıtları ve eğitim faaliyetleri gibi geniş ve çeşitli delillerin bir arada bulunduğu dosyalar bakımından da geçerli hale getirmiştir (Yasak/Türkiye, § 201). Nitekim bu nitelikteki delillerin varlığına rağmen, her bir delil üzerinden sanığın suç kastı somutlaştırılmadığı için AİHM, bu dosyada da Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir (Yasak/Türkiye, § 214).
Bu doğrultuda ortaya çıkan sonuç; bir delilin dosyada şeklen var olmasının, tek başına mahkûmiyete dayanak teşkil edemeyeceğidir. Esas olan; dosyaya sunulan her bir delilin, sanığın bir yapının iddia edilen şiddet içeren nihai amacını bilerek ve isteyerek benimsediğini şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya koymasıdır.
Bir suç kanunda açıkça tanımlanmalıdır. Kişi, hükmün lafzından ve gerektiğinde mahkeme içtihatlarından, hangi davranışlarının kendini cezai sorumluluk altına sokacağını önceden öngörebilmelidir. Ceza kanunları sanık aleyhine kıyas yoluyla veya genişletici yorumla uygulanamaz. Kanun kavramı; ulaşılabilirlik, açıklık ve öngörülebilirlik niteliklerini bünyesinde barındıran kuralları ifade eder (Yasak/Türkiye, § 191).
Suçun kanunda açıkça düzenlenmiş olması tek başına yeterli değildir. Derece mahkemelerinin kanun hükmünü somut olayda makul olmayan bir biçimde yorumlaması veya uygulaması da tek başına 7. maddenin ihlaline yol açabilir. Kanunun, somut olaya uygulanırken sınırlarının dışına çıkılarak dolanılması, suçun kanuniliği güvencesini işlevsiz hale getirir (Yasak/Türkiye, § 192).
Sözleşme’nin 7. maddesi, kişinin kusuru ispatlanmadan cezalandırılmasını yasaklar. Cezai sorumluluk şahsidir ve hiç kimse başkalarının fiillerinden, sosyal çevresinden veya bir yapıya salt mensubiyetinden ötürü suçlu sayılamaz. Cezalandırma için yalnızca maddi fiilin tespiti yetmez ve failin bu fiili işlerken taşıdığı sübjektif kastın da somut olarak gösterilmesi zorunludur. Hukuki veya fiili karinelere başvurulabilir, ancak sanığın kendini savunmasını ve suçlamayı çürütmesini imkansız kılan ve savunmayı etkisizleştiren karineler kabul edilemez. Suç teşkil eden eylemin öngörülebilirlik derecesi ile failin kusur sorumluluğu arasında doğrudan bir bağ vardır (Yasak/Türkiye, § 193).
Mahkemelerin kanun hükmünü genişletici ve öngörülemez biçimde yorumlayarak suçun unsurlarını, özellikle de kastı göz ardı etmesi ve suçu adeta kusur aranmayan bir “kusursuz sorumluluğa” dönüştürmesi, suçun sınırlarını sanık aleyhine genişletmektir ve bu durum 7. maddenin güvencelerine aykırıdır (Yasak/Türkiye, § 195).
AİHM, somut olayları ulusal mahkemelerin tespit ettiği şekliyle kabul ederek inceleme yapar ve doğrudan kişinin cezai sorumluluğu hakkında karar vermez. Dolayısıyla, yargılamada sadece “şu fiiller sabittir” şeklindeki tespit mahkumiyet için yeterli değildir. İsnat edilen fiiller kabul edilse dahi, cezalandırılan davranış öngörülebilir bir suç tanımına uymuyorsa ve kast unsuru kişiye özgü biçimde ortaya konmamışsa, bu durum tek başına 7. maddenin ihlali sonucunu doğurur (Yasak/Türkiye, § 196).
Sözleşme’nin 7. maddesi, savaş veya ulusun varlığını tehdit eden olağanüstü durumlarda dahi askıya alınamayacak çekirdek haklardandır (Yasak/Türkiye, § 190). Olağanüstü dönemin ağır koşulları ve terörle mücadelenin getirdiği zorluklar, bu güvencelerin daha esnek veya gevşek uygulanmasına gerekçe yapılamaz. Sözleşme, en zor şartlar altında bile bu standartlara eksiksiz uyulmasını emreder (Yasak/Türkiye, § 199).
Bir yapının, isnat edilen fiillerin işlendiği tarihten sonraki bir aşamada yargısal veya idari kararlarla terör örgütü olarak kabulü, tek başına mahkumiyeti 7. maddeye aykırı hale getirmeyeceği gibi, kendiliğinden hukuka uygun hale de getirmez. TCK’nın 314. maddesiyle ilgili asıl mesele, bu hükmün somut olayda kişiye özgü biçimde uygulanıp uygulanmadığıdır. Yargılamada esas alınması gereken ölçüt, yapının bugünkü hukuki durumu değil, fiilin işlendiği tarihteki kişinin bilgi ve niyetidir (Yasak/Türkiye, § 198).
TCK m. 314/2 maddesinde düzenlenen suç, doğrudan şiddet yöntemlerine başvuran silahlı bir örgüte üyeliği cezalandırmaktadır. Bu nedenle, failin fiil tarihinde yapının bu niteliğini, iddia edilen nihai amaçlarını ve şiddet içeren yöntemlerini bildiğinin somut delillerle gösterilmesi, kastın varlığının ön şartıdır (Yasak/Türkiye, § 203).
Doğrudan kast, kişinin bilerek ve isteyerek hareket etmesini gerektirir. Diğer bir ifadeyle, kişinin söz konusu yapının bir parçası olmayı istediği ve bu iradesini süreklilik arz edecek şekilde devam ettirdiği kanıtlanmalıdır. Bu kriter; gerçek anlamda örgütsel katılımı, sıradan bir temastan veya suç işleme iradesi taşımayan yakınlık ve sempatiden ayıran husustur (Yasak/Türkiye, § 203).
Bir kişinin bu suçtan mahkum edilebilmesi için öncelikle kişi ile yapı arasındaki ilişkinin niteliği net olarak ortaya konmalıdır. Kastın varlığı ancak bu ilişkinin içeriğine bakılarak belirlenebilir. Cezai sorumluluk; salt yapıya mensubiyete veya o çevreyle kurulan gevşek ilişkilere dayandırılamaz. Sorumluluk tamamen bireyselleştirilmeli ve suç işleme kastı açıkça somutlaştırılmalıdır (Yasak/Türkiye, § 202).
Yapının uzun yıllar boyunca legal görünümlü faaliyetlerle toplum içinde varlığını sürdürmüş olması, suçun unsurlarının kişiye özgü biçimde ortaya konmasını daha da elzem hale getirir. Kişinin niyeti, kendisine atfedilen eylemlerden ve bu eylemlerin gerçekleştirildiği dönemin şartlarından hareketle ortaya konulmalıdır (Yasak/Türkiye, § 204). Kast, dosyanın somut özelliklerine sıkı sıkıya bağlı kalınarak ve bireysel bir değerlendirmeyle belirlenir. Yalnızca bir yapı ile ilişkilendirilmiş olmak, tek başına suç kastının varlığını ispata yetmez (Yasak/Türkiye, § 211).
Sanığa isnat edilen üyeliğin hangi zaman dilimine ait olduğu net olarak belirlenmelidir. Eğer eylemler, 15 Temmuz 2016 öncesine ve yapının resmi makamlarca terör örgütü kabul edilmediği bir döneme aitse; mahkeme, kişinin o dönemdeki konumunun “masum bir katılım” mı yoksa iddi edildiği gibi “bilinçli bir örgütsel bağlılık” mı olduğunu o günün toplumsal ve hukuki gerçekliğine göre değerlendirmek zorundadır (Yasak/Türkiye, § 205). Kişinin belirli ‘’milat’’ tarihinlerinden sonra da ilişkisini sürdürmüş olması, mahkemeyi kastı kişiye özgü biçimde ve fiil tarihiyle sınırlı olarak ispatlama yükümlülüğünden kurtarmaz (Yasak/Türkiye, § 206).
Şiddetle İlgisi Olmayan Eylemler
Sanığa yüklenen eylemler herhangi bir şiddet olayıyla doğrudan ilişkili değilse, bu eylemlerden yola çıkarak suç kastına (niyete) ulaşmaya çalışırken daha dikkatli olunmalıdır. Yerel mahkemeler, dolaylı delillere dayanarak kişinin suç işleme niyetine dair çıkarımda bulunabilirler, ancak böyle bir çıkarım, fiilin işlendiği tarih ve koşullar gözetilerek, Sözleşme’nin 7. maddesine uygun yapıldığı takdirde geçerlidir (Yasak/Türkiye, § 207).
Mahkemeler, sanığın yapının en merkezi veya stratejik birimleriyle fiili, işlevsel veya hiyerarşik bir bağının bulunup bulunmadığını ve bu bağın ağırlığını araştırmak zorundadır. Sadece eğitim veya sivil alandaki yasal ve rutin bir faaliyet ya da bir görevden yola çıkılarak; bu birimlerle somut bir bağ kurulmadan ve yapının hiçbir şiddet eyleminin bulunmadığı dönemde, kişinin iddia edilen nihai amacı bildiği ortaya konmadan mahkumiyet kararı verilemez (Yasak/Türkiye, § 209). Ayrıca, sanığın, yapıya atfedilen katmanlı hiyerarşik modelde hangi konumda yer aldığı ve bu konumun onun suç kastını nasıl şekillendirdiği de gerekçelendirilmelidir (Yasak/Türkiye, § 210).
Bir yapı veya oluşum uzun yıllar, eğitim alanında ve yasal olarak ahlaki-eğitsel bir hareket olarak faaliyet yürütmüş olabilir. Bu durum da, çok sayıda kişinin bu yapının legal kurumlarıyla temas kurması normaldir (Yasak/Türkiye, § 208). Dolayısıyla, sadece bir yapıya mensup olmak veya temas kurmak tek başına suç kastını göstermez (Yasak/Türkiye, § 211). Mahkemenin delilleri yalnızca alt alta sıralayarak “kastın varlığına” hükmetmesi; ancak bu delillerin, kişinin iddia edilen nihai amacı bilerek ve bu bilinçle hareket ettiğini nasıl kanıtladığını açıklamaması gerekçeli karar hakkını ve kanunilik ilkesini ihlal eder (Yasak/Türkiye, §§ 211-213).
Yargılama neticesinde mahkumiyet kararı verilebilmesi için aşağıdaki şartların tamamının bir arada bulunması zorunludur. Bu unsurlardan birinin dahi somut delillerle karşılanamaması halinde TCK m. 314/2 anlamında suç oluşmaz ve beraat kararı verilmesi gerekir.
Fiil tarihinde söz konusu yapının, şiddet yöntemlerini benimseyen silahlı bir örgüt olduğu somut delillerle gösterilmelidir (§ 203, § 205). Failin, fiil tarihinde yapının bu niteliğini, iddia edilen amaçlarını ve şiddet içeren yöntemlerini bildiği somut ve şüpheye yer bırakmayan delillerle kanıtlanmalıdır (§ 203, § 209). Failin bu bilgiye sahip olarak, bilerek ve isteyerek yapının bir parçası olmayı amaçladığı ve bu iradesini sürdürdüğü ortaya konmalıdır (§ 203). Sanık ile yapının karar alma mekanizmaları veya stratejik/askeri birimleri arasında işlevsel veya hiyerarşik bir bağın bulunduğu ve bu bağın suç kastını ispata elverişli ağırlıkta olduğu ortaya konulmalıdır (§ 202, § 209, § 210). İsnat edilen eylemlerin yapının iddia edilen şiddet amacıyla bağı kurulmalı ve doğrudan şiddet içermeyen rutin fiiller değerlendirilirken daha katı bir standart uygulanmalıdır (§ 207). Cezai değerlendirme, yalnızca üyelik iddiasına konu edilen dönemle sınırlı tutulmalı; sonraki süreçte yaşanan olaylar veya yapının sonradan kazandığı hukuki statü esas alınarak geçmişe etkili kast varsayımında bulunulmamalıdır (§ 205, § 206). Kast unsuru, genel bir gruba mensubiyetten veya aidiyet ilişkisinden değil, dosyanın somut gerçeklerinden ve sanığın kişisel durumundan hareketle belirlenmelidir (§ 204, § 208, § 211). Mahkeme, dosyadaki her bir delilin sanığın suç kastını nasıl ortaya koyduğunu inandırıcı şekilde açıklamalıdır ve delillerin sadece listelenmesi suretiyle ceza verilemez (§§ 211-213). Yapılan yargısal yorum sanık açısından önceden öngörülebilir olmalı ve suç, kusur aranmayan şekli bir sorumluluk haline getirilmemelidir (§ 195, § 196). Eğer bir olgu mahkumiyete esas alınacak bir karine olarak kullanılacaksa, sanığa bu karinenin aksini ispatlama ve kendini savunma imkanı etkin bir şekilde tanınmalıdır (§ 193). Yukarıdaki şartların tamamı her türlü şüpheden uzak somut delillerle ortaya konulmadığı müddetçe kimeseye ceza verilemez (§ 196, § 202).
Yargılamalarda üyelik kriteri olarak kabul edilen delil türlerinin ortak özelliği; gerçekleştirildikleri dönemde yasal, rutin ve çoğunlukla temel hak ve özgürlüklerin kullanımı niteliğinde olmaları ve doğrudan bir şiddet eylemiyle ilişkilerinin bulunmamasıdır (Yasak/Türkiye, § 207). Dolayısıyla, yukarıda belirtilen şartlar gerçekleşmedikçe bu deliller suçun unsurları yerine ikame edilemez.
Bir haberleşme uygulamasını cihazına indirmek veya kullanmak, tek başına ve otomatik olarak örgüt üyeliği suçunun kanıtı sayılamaz. Yalçınkaya kararında da vurgulandığı üzere, suçun maddi ve manevi unsurları somut olay bazında incelenmeksizin, salt ByLock kullanımına dayanılarak verilen mahkumiyetler 7. maddeyi ihlal eder. Bir uygulamanın kullanılmış olması, kullanıcının yapının iddia edilen şiddet içerikli amaçlarını bildiğini ve bu amaçları benimsediğini kendiliğinden göstermez. Bu veriye dayanarak mahkûmiyet kurulabilmesi için kullanımın gerçekleştiği tarih aralığı netleştirilmeli ve o tarihte yapının nihai amaçlarının sanık tarafından bilinebilir olup olmadığı tespit edilmelidir. Uygulamanın kullanım şekli veya mesaj içeriklerinin, sanığın iddi edilen yasa dışı amaçlara bilinçli olarak katıldığını gösterip göstermediği tartışılmalıdır. Zira sadece kullanıma ilişkin bir tespit kastı ispata yetmez. Sanığın yapının hiyerarşik/merkezi birimleriyle somut bir bağının bulunup bulunmadığı ve bu kullanımın söz konusu bağı kanıtlayıp kanıtlamadığı ortaya konmalıdır. Mahkeme, bu verinin sanığın kastını hangi yönüyle ispat ettiğini gerekçesinde açıklamalıdır. Verinin elde ediliş yöntemi ve sıhhati ise adil yargılanma hakkı kapsamında ayrıca denetlenmelidir.
Sabit hatlardan veya ankesörlü telefonlardan aranma iddiaları, çoğunlukla üçüncü kişilerin tek taraflı eylemlerine dayanır ve bu aramaların içeriği ve kiminle görüşüldüğü genellikle tespit edilememektedir. Sadece aranmış olmak, aranan kişinin kendi iradesini, bilgisini veya rızasını ortaya koymaz. Şiddetle doğrudan bağı olmayan bu tür dolaylı olgulardan kast çıkarılırken çok daha titiz davranılmalıdır (Yasak/Türkiye, § 207). Bu kayıtlara dayanarak cezalandırma yapılabilmesi için aramanın sanığın kendi iradi katılımıyla gerçekleştiği ve görüşme içeriğinin yapının iddia edilen şiddet amacına yönelik bir örgütsel iletişimi yansıttığı kanıtlanmalıdır. Arama kayıtlarının ait olduğu dönem net olarak belirlenmeli, salt iletişim trafiği suç kastının yerine konmamalıdır. Bu veri, sanık ile yapının hiyerarşik merkezleri arasında organik ve işlevsel bir bağ kurmaya elverişli değilse tek başına mahkumiyete esas alınamaz. Sanığa, bu aramaların niteliğini çürütme ve aksini ispatlama imkanı etkin biçimde tanınmalıdır (§ 193, § 205, § 209).
Tanık ve sanık beyanları bu tür davalarda sıkça başvurulan dolaylı delillerdendir. Dolaylı delillerden veya ifadelerden hareketle kast unsuruna ulaşılması hukuksal açıdan mümkündür; ancak bu çıkarım ancak fiilin işlendiği tarih ve dönemin koşulları gözetildiğinde geçerlilik kazanır (Yasak/Türkiye, § 207). Bir tanığın soyut olarak sanığı “üye” şeklinde nitelendirmesi mahkumiyet için tek başına yeterli değildir. Bu beyanların delil değeri taşıyabilmesi için beyanın içeriğinde, sanığın yapının iddia edilen şiddet amacını bildiği ve bu amaca bilerek katıldığı yönünde somut ve görgüye dayalı olgular bulunmalıdır. İfadeye konu edilen eylemlerin hangi döneme ilişkin olduğu belirlenmeli ve fiil tarihiyle kronolojik bağı kurulmalıdır. Beyanın, sanık ile yapının stratejik birimleri arasındaki organik bağın niteliğini somutlaştırıp somutlaştırmadığı denetlenmelidir. Birden fazla beyan mevcutsa, her bir beyanın sanığın kastını nasıl ispat ettiği gerekçeli kararda ayrı ayrı tartışılmalı ve ifadeler yalnızca üst üste yığılmamalıdır (§ 202, § 203, § 211).
Kişileri kendi iradeleri dışında belirli kategorilere ayıran fişleme listelerinde veya kaynağı belirsiz dijital tablolarda adın geçmesi, kişinin kendisinin gerçekleştirdiği bir eylem değildir. Bir kişinin adının bu tür harici listelerde yer alması, onun bu durumdan haberdar olduğunu, rızasını veya suç kastını kendiliğinden ispatlamaya yetmez. Bu tür kayıtlara dayanılabilmesi için listede yer alma olgusunun ötesinde, kişinin yapının iddia edilen şiddet içeren amaçlarını bildiğini ve bu doğrultuda irade birliği içinde olduğunu gösteren somut, dış dünyaya yansıyan ve kişiye özgü fiilleri gösterilmelidir. Bu veriler mahkumiyete esas bir fiili karine olarak kabul edilecekse, sanığın bu karineyi çürütmesine imkan tanınmalı ve savunma hakkı kısıtlanmamalıdır. Kayıtların oluşturulduğu zaman dilimi ile isnat edilen fiil tarihi arasındaki ilişki net olarak kurulmalıdır. Dijital verinin elde ediliş kaynağı ve teknik güvenilirliği ise şüpheye yer bırakmayacak şekilde saptanmalıdır (§ 193, § 205, § 211).
Bir yayına abone olmak veya bu yayınları bulundurmak; anayasal düzeyde korunan ifade, bilgiye erişim ve basın özgürlüklerinin sınırları içindedir. Gerçekleştirildiği tarihte tamamen yasal olan ve şiddetle hiçbir ilgisi bulunmayan bu tür faaliyetler suç unsuru olarak kabul edilemez (Yasak/Türkiye, § 207). Yasal bir davranışın, hukuken öngörülemez bir şekilde suç karinesine dönüştürülmesi ve kastın ikamesi olarak kullanılması, suçu kusursuz sorumluluk alanına yaklaştırarak sanık aleyhine genişletilmesi sonucunu doğurur (Yasak/Türkiye, § 195). Bu tür olgulara dayanarak cezalandırma yapılabilmesi için kişinin iddia edilen nihai amacını bildiğini ve bu amaca bilerek hizmet ettiğini gösteren, abonelik ilişkisinden bağımsız, somut ve doğrudan deliller bulunmalıdır. Tamamen hukuka uygun bir davranış, tek başına ya da diğer yasal davranışlarla bir araya getirilerek suç kastının delili olarak sunulamaz. Değerlendirmeler, fiilin icra edildiği dönemin hukuki ve fiili gerçekliğine göre yapılmalıdır (§ 203, § 205, § 211).
Yasal olarak kurulmuş dernek veya sendikalara üye olmak veya buralarda görev üstlenmek, örgütlenme özgürlüğü kapsamındaki anayasal haklardandır. Vatandaşların, uzun yıllar sivil alanda faaliyet gösterern kurum ve kuruluşlarla irtibat kurması normaldir (Yasak/Türkiye, § 208). Sadece bu tür sivil oluşumlara üye olmak suç kastının varlığını ispata yetmez (Yasak/Türkiye, § 211). Bu üyelik veya görevlere dayanılabilmesi için üyeliğin ötesinde, sanık ile yapının hiyerarşik, stratejik veya askeri kanadı arasında doğrudan ve işlevsel bir bağın bulunduğu ve bu bağın niteliği somut olarak ispatlanmalıdır. Sanığın, fiil tarihinde yapının iddia edilen şiddet içeren yöntemlerini bildiği ve bu bilinçle bağını sürdürdüğü ortaya konmalıdır. Değerlendirmeler tamamen kişiye özgü yapılmalı, salt aidiyet veya üyelik verilerinden hareketle objektif sorumluluk yüklenmemelidir. Sanığın organizasyon içindeki konumu ve bunun kast unsuruna etkisi de netleştirilmelidir (§ 203, § 209, § 210).
İşlemin yapıldığı tarihte devletin izni ve denetimi altında faaliyet gösteren yasal bir bankacılık kuruluşundaki rutin hesap hareketleri, olağan ticari veya finansal işlemlerdir ve şiddet eylemleriyle doğrudan bir bağı yoktur (Yasak/Türkiye, § 207). Hesap hareketlerinin cezai sorumluluğa esas alınabilmesi için bu finansal işlemlerin, yapının iddia edilen şiddet içeren amaçlarına mali destek sağlama özel kastıyla ve bu amacı bilinerek yapıldığını gösteren somut deliller bulunmalıdır. Hesap hareketlerinin tarihi ve o dönemdeki bilinebilirlik düzeyi hassasiyetle değerlendirilmeli ve sonradan meydana gelen gelişmeler esas alınarak geçmişe etkili varsayımlarda bulunulmamalıdır. Bu şekilde olan bankacılık işlemleri, tek başına veya diğer yasal eylemlerle birleştirilerek otomatik olarak suç kastının kanıtı sayılamaz (§ 193, § 203, § 205).
Bir yapıya ait eğitim kurumlarında görev yapmak, buralarda öğrenim görmek veya SGK kaydı bulunmak, söz konusu dönemde yasal olarak faaliyet yürüten tüzel kişilerle kurulan iş veya eğitim ilişkilerinden ibarettir. Yasak kararının odak noktası tam da bu husustur. Sanığın eğitim veya sivil alandaki bu tür faaliyetleri esas alınarak; yapının hiyerarşik ve askeri kanatlarıyla kişisel, işlevsel veya hiyerarşik bir bağı ortaya konmadan ve henüz yapıya resmi olarak terör örgütü sıfatı yüklenmediği bir dönemde, sanığın şiddet amacını bildiği somutlaştırılmadan mahkumiyet kurulması Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlali sebebidir (Yasak/Türkiye, § 208, § 209, § 212). Şirketlerin çalışanları adına SGK primi ödemiş olması gibi hukuki zorunluluklar, çalışanın suç işleme kastını kendiliğinden göstermez. Bu tür bağların cezalandırmaya esas teşkil edebilmesi için sivil veya eğitsel çalışma ilişkisinin ötesinde, sanık ile yapının karar mekanizmaları arasında somut bir bağın varlığı ispatlanmalıdır. Sanığın, fiil tarihinde yapının iddia edilen nihai amacını bildiği ve bu bilinçle bilerek ve isteyerek yapıya katkı sunduğu ortaya konmalıdır. Eğer faaliyetler yapının resmi olarak terör örgütü ilan edilmesinden önceki döneme aitse, “masum sivil katılım” ile iddia edildiği gibi “bilinçli örgütsel katılım” arasındaki sınır somut olgularla çizilmelidir (§ 205, § 209, § 210).
İçerikten yoksun olan, kiminle ne konuşulduğunu veya iletişimin mahiyetini göstermeyen HTS kayıtları ile günlük yaşamın olağan akışı içinde ortaya çıkan baz birlikteliği verileri, tek başına örgütsel bir birlikteliği ispata elverişli değildir. Bu veriler üçüncü kişilerin tek taraflı aramalarından veya şehir hayatının doğal hareketliliğinden kaynaklanabileceğinden, failin iç dünyasındaki suç kastını göstermekten uzaktır (Yasak/Türkiye, § 207, § 211). Bu kayıtlara dayanarak mahkumiyet kurulabilmesi için iletişimin sanığın iradesiyle gerçekleştiği ve görüşme trafiğinin yapının iddia edilen amaçları doğrultusunda örgütsel bir koordinasyon amacıyla kurulduğu ispatlanmalıdır. Kayıtların ait olduğu dönemin şartları gözetilmeli ve salt arama veya baz kesişmesi trafiğine bakılarak kast varsayılmamalıdır. Bu veriler, sanık ile yapının hiyerarşik merkezi arasında organik bir iş birliğini ortaya koyacak nitelikte değilse tek başına delil değeri taşımaz (§ 203, § 205, § 209).
Son zamanlarda “yeniden yapılanma” iddiaları altında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda; tutuklu veya hükümlü yakınlarına insani mülahazalarla maddi/manevi yardımda bulunulması, sosyal dayanışma faaliyetleri, sıradan komşuluk, arkadaşlık, esnaflık veya ticari ilişkiler gibi insani davranışların doğrudan suç delili olarak kabul edildiği görülmektedir. Oysa bu tür insani ve sosyal davranışların şiddet içeren yöntemlerle hiçbir bağı bulunmamaktadır ve bunlar tek başına suç kastına delalet etmez. Bu tür fiillere dayanarak cezalandırma yapılabilmesi için sanığın, yapının iddia edilen nihai amaçlarını bildiği ve bu insani/sosyal yardımları doğrudan bu amaçların gerçekleştirilmesine yönelik bilinçli ve ‘’örgütsel’’ bir katkı sunma iradesiyle gerçekleştirdiği somut delillerle kanıtlanmalıdır. İnsani veya ekonomik nitelikteki yardımlar, bu yönde bir suç kastı ve bilgi unsuru somut delillerle ispat edilmedikçe suç kastının yerine ikame edilemez. Bu iddialar değerlendirilirken de eylemin gerçekleştirildiği tarih, sanığın bilgi düzeyi ve hiyerarşik bağının bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. Aksi halde ceza sorumluluğu, failin kendi kusurlu eylemine değil, sosyal çevresine ve insani ilişkilerine dayandırılmış olur ki bu durum Sözleşme’nin 7. maddesindeki şahsiyet ilkesine açıkça aykırıdır (§ 203, § 207, § 209).
Bu suçun cezalandırılabilmesi için gereken unsurlar, en başta da kast, kişiye özgü biçimde ortaya konmadıkça mahkûmiyet kurulamaz. Ceza hukukunun temel kuralı gereği bir kişi, ancak kendi kusuru gösterildiğinde cezalandırılabilir. Kast konusunda en küçük bir şüphe kaldığında ise şüpheden sanık yararlanır ve sonuç beraat olur.
Dosyada ne kadar çok delil bulunduğu bu sonucu değiştirmez. Yasal ve günlük nitelikteki davranışlar, sayıca çok olsalar bile üst üste konularak bir kast yaratmaz. Önemli olan, delillerin her birinin kişinin yapının iddia edilen şiddet amacını bildiğini ve bunu bilerek istediğini gösterip göstermediğidir. Tek başına bunu göstermeyen deliller, bir araya getirildiğinde de göstermez.
Kişinin fiil tarihinde yapının iddia edilen şiddet amacını bilerek ve isteyerek benimsediği, yapının merkezindeki birimlerle gerçek bir bağ içinde bulunduğu; somut, kişiye özgü ve fiil tarihiyle sınırlı delillerle ortaya konamıyorsa, TCK m. 314/2 anlamında suç oluşmamış demektir. Böyle bir durumda mahkemenin yapması gereken beraat kararı vermektir. Kişinin kastının bulunmaması hâlinde beraat, CMK m. 223/2-(c) bendine dayanır; deliller suçu ve kastı sabit kılmaya yetmiyorsa aynı fıkranın (e) bendi uygulanır.
Burada sık karşılaşılan bir yanlıştan da kaçınmak gerekir. Gerekçeyi daha uzun yazmak, aynı yasal delilleri daha geniş bir anlatımla yeniden sıralamak ya da suçun vasfını usuli yollarla değiştirmek, eksik olan kastı tamamlamaz. Eksik olan şey bir anlatım değil, kişinin niyetine ilişkin somut delildir. AİHM’in aradığı da tam olarak budur. Yani kastın gerçek delillerle ve inandırıcı bir gerekçeyle, kişiye özgü biçimde gösterilmesi gerekir (Yasak/Türkiye §§ 211-213, § 195).
Aynı ölçü, ihlal kararından sonra başlayacak yeniden yargılamalar için de geçerlidir. AİHM tarafından mahkûmiyete elverişsiz bulunan yasal davranışlara, bu kez daha ayrıntılı bir gerekçeyle dönülmesi ihlali gidermez. Kişinin kastı, yukarıda sayılan koşullara göre kişiye özgü biçimde ortaya konmadığı sürece, yeniden yargılamanın sonucu da beraat olmalıdır.