Duyurular Makaleler&Raporlar 19 Temmuz 2026
2237Views
Bu çalışma, Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki beş kişinin hayatını kaybettiği helikopter kazasına ilişkin olarak Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 20 Haziran 2016’da takipsizlikle sonuçlandırdığı 2014/5021 soruşturma ve 2016/5992 karar sayılı dosyasındaki; Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) İnceleme Raporu,[1] TBMM Araştırma Komisyonu 27/01/2011 tarihli Taslak Raporu, Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi yazışmaları ve aynı başsavcılığın 2016/428 sayılı yetkisizlik kararı başta olmak üzere dosyaya giren belge ve raporlara dayanmaktadır. Bu kapsamda, radar kayıtları, ELT cihazı, otopsi ve karbonmonoksit raporları gibi teknik veriler ele alınmış; 13 Temmuz 2026’da Ankara merkezli yürütülen operasyon, bu operasyonda alınan ifadeler ve basına yansıyan değerlendirmeler de aynı şekilde incelenmiştir.
Çalışmanın vardığı nokta şudur. Yedi yıla yakın süren, yüz otuz klasöre ulaşan ve onlarca kurumun raporuyla desteklenen bir soruşturmanın sonunda verilen ve bugün hâlâ görevde bulunan iki Cumhuriyet savcısının imzasını taşıyan takipsizlik kararı, ortaya yeni ve somut tek bir belge konulmaksızın kaldırılmıştır. Ardından başlatılan süreçte ise dosyayla bağı yıllardır kurulamamış kişiler, Türkiye’de bulunmayanlar, bir kısmı da yalnızca bir şüphelinin eşi olanlar bir operasyonla topluca gözaltına alınmıştır. Buna karşılık arama-kurtarmanın yanlış bölgeye yönlendirilmesinde ve kurtarma helikopterlerine kalkış izni verilmemesinde adı geçen dönemin SKKHM Komutanı Tümgeneral Şirin Ünal ile hakkında benzer fiiller nedeniyle yargı kararı bulunan komutanlar bu operasyonun kapsamı dışında kalmıştır.
Bir soruşturmanın inandırıcılığı, kimi kapsamına aldığı kadar kimi dışarıda bıraktığıyla da ölçülür. Hakkında belgeye dayalı tespit bulunanların dokunulmadan bırakıldığı, hakkında hiçbir tespit bulunmayanların ise topluca gözaltına alındığı bir süreç, delilin peşinden giden bir soruşturma değildir. Aşağıda yer verilen hususlar, son operasyon dalgasının kazanın maddi gerçeğini aydınlatmaya yönelmediğini ve kamuoyunda hüküm öncesi bir suçluluk algısı oluşturma sonucunu doğurduğunu göstermektedir.
Çalışmanın birinci kısımda, yirmi dokuz kişilik son gözaltı listesinde de yer alan yirmi iki kişi hakkında daha önce verilmiş takipsizlik kararı ve gerekçeleri; ikinci kısımda da 2018 sonrası süreç ile son gözaltı ve tutuklama dalgası ele alınmıştır.
Çalışmanın konusu, 25 Mart 2009 günü öğle saatlerinde Kahramanmaraş’ın Çağlayancerit ilçesinden havalanan ve Yozgat Yerköy’e giderken Keş Dağları’ndaki Karayakup Tepesi civarına düşen TC-HEK tescilli Bell 206 L-4 tipi helikopterin yol açtığı ölümlerdir. Kazada BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile Sivas il yöneticileri Erhan Üstündağ, Murat Çetinkaya ve Yüksel Yancı, İHA muhabiri gazeteci İsmail Güneş ve pilot Mustafa Kaya İstektepe hayatını kaybetmiştir.
Soruşturmanın yıllar içinde vardığı nokta, sıradan bir kaza incelemesinin çok ötesindedir. Dosya artık bir uçuş kazasının teknik nedenleri üzerine değil, üç ayaklı bir iddia üzerine kuruludur. Bunlar; Yazıcıoğlu’nun üyeleri tespit edilemeyen bir silahlı terör örgütü tarafından kasten öldürüldüğü, olayın bir suikast ya da sabotaj olduğu ve arama-kurtarmanın bilerek geciktirilerek kurtarılabilecek durumdakilerin ölüme terk edildiğidir. Nitekim soruşturma bir aşamada, terör örgütü faaliyeti çerçevesinde adam öldürme ve örgüt üyeliği suçlarından, Malatya’daki özel yetkili başsavcılığa (önce CMK’nın 250, ardından TMK’nın 10. maddesi uyarınca görevli) devredilmiştir.
2016 takipsizlik kararında şüphelilere yöneltilen isnatlar şunlardır; silahlı terör örgütü kurmak, yönetmek ve bu örgüte üye olmak; örgüt kapsamında nitelikli kasten öldürmek; örgüt kapsamında ihmal suretiyle öldürmek; arama-tarama faaliyetini geciktirmek suretiyle ihmalen öldürmek; resmî belgede sahtecilik; suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme; özel belgede sahtecilik; kişinin ölmesinden yararlanarak hırsızlık; adli görevi kötüye kullanma ve bu suça iştirak; taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olmak.
Bu isnatlar tek bir kişiye yöneltilmiş değildir ve kişilerin olay sırasındaki görev ve rolüne göre dağılmıştır. Örgüt kurma, yönetme, üyelik ve örgüt eliyle öldürme iddiası şüphelilerin tamamına yöneltilen ana suçlamadır. Sahtecilik ve delil karartma iddiası ağırlıkla enkazda ve kaza incelemesinde görev alanlara, arama-taramayı geciktirme iddiası kurtarma ve haberleşme zincirinde yer alanlara, hırsızlık iddiası ise enkazdan kaybolan cihazlara bakanlara yöneltilmiştir.
Takipsizlik kararının en açıklayıcı bölümü, iletişimin denetlenmesine ilişkin kısımdır. Buradan anlaşıldığı üzere son operasyona muhatap olan yirmi iki ismin tamamı “silahlı terör örgütü üyesi oldukları” iddiasıyla soruşturmaya dahil edilmiş ve haklarında CMK’nın 135. maddesi uyarınca telefon dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerini değerlendirme kararları alınmıştır. Yani bu kişileri şüpheli yapan husus çoğu zaman kişiye özgü bir eylem değil, bir örgütün mensubu olabilecekleri varsayımı ile adlarının olay bölgesindeki baz istasyonu ve HTS kayıtlarında geçmesidir.
Dinlemelerden ve teknik incelemelerden bir sonuç çıkmamıştır. Tespit edilen görüşmeler basında çıkan haberlerin değerlendirilmesi, parti içi konuşmalar ve olaya ilişkin sıradan diyaloglardan ibarettir; isnat edilen suçları aydınlatacak tek bir görüşmeye rastlanmamıştır. Şüphelilerin cep telefonları, SIM ve hafıza kartları ile HTS raporları da ayrıca incelenmiş, buradan da hiçbir veri elde edilememiştir.
Soruşturma kapsamında kamuoyunun yakından bildiği önemli dosyalar da taranmış ve Yazıcıoğlu’nun ölümüyle bağ olup olmadığı araştırılmıştır. 28 Şubat soruşturmasındaki Batı Çalışma Grubu belgelerinde Yazıcıoğlu’nun siyasi duruşuna ve bazı askerî kişilerle ilişkisine değinildiği görülmüş, ancak ölüm olayını aydınlatacak somut delil bulunamamıştır. Ergenekon iddianamesinde Yazıcıoğlu’na dair kayıt olmadığı, ifadesinin dahi alınmadığı tespit edilmiştir. Askerî casusluk davasında bir şüphelinin (Bülent Ekizoğlu) “içince her şeyi anlatıyor, helikopter kazasındaki ihmallerden bahsetti” biçimindeki bir başkasına ait sözü dışında maddi veri bulunamamıştır. Kozmik Oda soruşturmasında ilgili harddisk incelemesinin tamamlanamadığı ve dosyada Yazıcıoğlu’nun ölümüne dair belge bulunmadığı bildirilmiştir. Hrant Dink dosyasında ise Emniyet İstihbarat’ın C5 bürosunda Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili 61 evrakın düşümü yapıldığına dair tespit araştırılmış, belgeler kurumdan istenmiştir. Bu geniş taramanın hiçbirinden suikast teorisini ayakta tutacak bir kanıt çıkmamıştır.
Kişileri dosyadaki görev ve konumlarına göre ele almadan önce, savcılığın olayın bir kaza olduğu kanaatiyle verdiği takipsizlik kararının hangi rapor, bilgi ve belgelere dayandığına bakmakta fayda vardır.
Dosya kapsamından ve takipsizlik kararından anlaşıldığı üzere, yedi yıla yakın süren boyunca müştekilere, vekillerine ve BBP yetkililerine açık tutulmuş, tarafların talepleri incelenmiştir. Kararın; bilimsel görüşler, teknik veriler, beyanlar, iletişim tespitleri ve bilirkişi raporlarına dayanılarak verildiği belirtilmiştir.
Bu incelemelerin ilki, Ulaştırma Bakanlığı’nca 2920 sayılı Kanun uyarınca daha kaza günü kurulan Kaza Soruşturma Kurulu’nun çalışmasıdır. Kurul, iki cilt eki bulunan 522 sayfalık nihai raporunu 4 Aralık 2009’da sunmuş; ileri sürülen iddialar yurt içindeki ve yurt dışındaki laboratuvarlarda incelettirilmiş, üretici firmalardan doğrudan bilgi alınmıştır. Rapora göre pilot, Kahramanmaraş’a inişinin ardından bir sonraki uçuşa dair meteoroloji bilgisini almak üzere Meteoroloji İstasyon Müdürlüğü ile irtibata geçmemiş; elindeki bilgi yalnızca kuleden verilen ve havaalanı çevresiyle sınırlı rutin veriden ibaret kalmıştır. Aynı raporda kar yağışlı uçuş için helikopterde bulunması gereken “Snow Deflector Kit” adlı kar saptırma donanımının takılı olmadığı ve hava aracının o koşullarda bu uçuşu hiç yapmaması gerektiği; görüş mesafesinin 300-500 metreye düştüğü sisli ve karlı sahada görerek uçuş kurallarının ihlal edildiği; buna karşılık yakıtın hem miktar hem kalite olarak uygun olduğu tespit edilmiştir.
Savcılığa göre helikopterin azami kalkış ağırlığının aşıldığı ise birbirinden bağımsız üç hesapla doğrulanmıştır. Kaza Soruşturma Kurulu bu aşımı 68,5 kilogram, İstanbul Teknik Üniversitesi’ne hazırlatılan rapor 128,9 kilogram olarak bulmuş; ICAO’nun kaza inceleme kitapçığındaki (DOC 6920) yönteme göre çalışan teknik komisyon da aşımı teyit etmiştir. Miktarlar farklı olsa da üç hesap limitin aşıldığı noktasında birleşmektedir. Uçuş planında beş yolcu yazılıyken Çağlayancerit’te son anda binen fazladan bir yolcu, hava aracını sınırın dışına çıkarmıştır.
Kararda yer alan yirmi sekiz iddia başlığından biri, helikopterin kiralama sürecine ilişkindir. Karara göre, 2009 Mart ayı yerel seçimlerinde miting programlarının hızlı ve zamanında icrası amacıyla BBP yetkili birimlerince helikopter kiralanmasına karar verilmiştir. Genel Başkan Muhsin Yazıcıoğlu’nun muvafakatiyle Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Destici, Esas Havacılık şirketinin satış ve pazarlama müdürü Recep Karakuş ile görüşmüş, ardından parti özel kalem müdürü Okan Köksal’a talimat vermiştir. Köksal’ın Karakuş ile yaptığı pazarlık sonucunda TC-HEK tescil işaretli helikopter 32.000 TL bedelle kiralanmıştır. Kira bedelinin bir kısmı BBP MKYK üyesi Mehmet Mustafa Korkmaz tarafından partililerden toplanmış, bir kısmı Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır tarafından karşılanmış; toplanan tutar, Okan Köksal eliyle Mustafa Destici’ye ait “Ohem İletişim” isimli iş yeri hesabı üzerinden havacılık şirketine aktarılmıştır. Savcılık, bu süreç sonunda kiralamanın “BBP kurumsal sorumluluğu içerisinde” gerçekleştiği ve seçilen aracın; transmisyon gücü, motor performansı, yük kapasitesi ve hız bakımından diğer alternatiflere göre daha üstün nitelikte olduğu sonucuna varmıştır.
Kararın bu bölümdeki asıl dikkat çekici husus, ulaştığı sonuçtan ziyade bu sonucun kapsamıdır. Zira savcılık; kiralama kararının parti içinde ne zaman alındığına dair bir kayda rastlanmadığını, konunun bazı toplantılarda konuşulmasına rağmen resmi bir karar defterine işlenmediğini ve ödemenin parti tüzel kişiliği yerine bir şahıs şirketi üzerinden yapıldığını da tespit etmiştir. Ancak savcılık, bu usul eksikliklerine yer vermekle yetinmiş; bunların idari veya mali sonuç doğurup doğurmadığına dair herhangi bir değerlendirmede bulunmamıştır.
Bu yaklaşım, kararın genel yöntemiyle çelişmektedir. Karar; kokpit camındaki çatlağın yetkisiz kişilerce onarılması gibi teknik bir detayı dahi ayrı bir başlık altında ele alıp uçuş emniyeti açısından bir risk teşkil etmediği sonucuna bağlarken; işleticinin lisansı, bakım denetimleri, pilotun sağlık durumu ve yakıt kalitesi gibi konularda da her tespiti bir değerlendirmeyle karşılamıştır.
Buna karşın, seçim kampanyasında kullanılan hava aracının kiralama usulü ve ödeme trafiği gibi kritik sorular, herhangi bir irdelenme yapılmaksızın sadece “tespit” aşamasında bırakılmıştır. Kuşkusuz helikopter, kiralama usulünden bağımsız olarak, yukarıda sayılan teknik eksikliklerle havalanmıştır. Ancak, tüm iddiaları tek tek yanıtladığını vurgulayan bir kararın, bizzat kendi tespit ettiği bu hususları cevapsız bırakması, kararla ilgili soru işaretine neden olan bir husustur.
Karar metninde, helikopter ve işleticiye dair ciddi teknik eksikliklere yer verilmiştir. Örneğin, üretici bakım el kitabının 5.3 “Special Inspection” bölümü uyarınca ana rotor mast torklamasının 3.673 uçuş saatine kadar yapılması zorunluyken, kaza anında bu sürenin 2 saat 46 dakika aşıldığı tespit edilmiştir. Kokpit camındaki çatlağı onaran teknisyen Mehmet Aytar, yetki kapsamı dışında işlem yapmıştır. Benzer şekilde, aynı teknisyenin 23 Ocak 2009’da montajını yaptığı ELT cihazına dair üretici firma testlerinin yapıldığına dair teknik kayıt defterinde (000550) hiçbir kayıt bulunmadığı ve cihazın ruhsatlandırılması için Telekomünikasyon Kurumu’na başvurulmadığı saptanmıştır. İşleticinin ruhsatı, 28 Aralık 2008 tarihli denetimdeki eksiklikler nedeniyle 27 Şubat 2009’da askıya alınmış; ancak şirketin eksiklikleri giderdiğini beyan etmesi üzerine, kazadan sadece beş gün önce, 20 Mart 2009’da yenilenmiştir. Ayrıca hava aracının, sertifikasyonunun bulunmadığı ağır karlı ve buzlu hava şartlarında uçuş yaptığı, kazaya yardımcı faktörler arasında ise pilotun elverişsiz hava koşullarında cep telefonuyla konuşarak dikkatini dağıttığı belirtilmiştir.
Bakım süreçlerine dair daha vahim bulgular ise TBMM Meclis Araştırma Komisyonu raporunda yer almıştır. Raporda, düşen helikopterin periyodik bakımlarının usulüne uygun yapılmadığı, bakım defterlerinde tahrifat bulunduğu ve sahte imzalar atıldığı ifade edilmiştir. Bu tespit, savcılığın “bakım kaynaklı bir aksaklık bulunmadığı” yönündeki değerlendirmesiyle çelişmektedir ve bu çelişki bugüne kadar giderilmemiştir. Ayrıca işletici firma Esas Hava Taşımacılık ile kiralamaya aracılık eden Med Air’in bağlı olduğu Esas Holding, 2008 yılında bakımsız uçak kullanımı, uçuş güvenliğini tehlikeye atma ve eksik ekipman gerekçeleriyle yüksek tutarlı idari para cezalarına çarptırılmıştır.
Bu eksikliklerin ortak ve dikkat çekici özelliği, hiçbirinin uçuş sırasında gelişen dışsal bir etkene veya üçüncü kişilerin müdahalesine dayanmamasıdır. Tamamı uçuş öncesinde mevcut olan, sivil havacılık mevzuatı çerçevesinde denetlenebilir ve önlenebilir nitelikteki bu bulgular, 2009-2016 yılları arasında belgelenerek dosyaya girmiştir. Yani hiçbiri sonradan ortaya çıkmış yeni veriler değildir.
İkinci önemli inceleme, Cumhurbaşkanlığı’nın talimatıyla DDK tarafından hazırlanan 782 sayfalık rapordur. Bu rapor; doğrudan kaza nedenini, arama-kurtarmadaki ihmal iddialarını, delil karartma şüphelerini ve olayın bir suikast olup olmadığını aydınlatmak amacıyla kaleme alınmıştır. Kurul; teknik bir komisyon oluşturmuş, sivil kaza soruşturma kurulunun raporunun yeterliliğini denetlemiş ve 72 başlıkta tespit yaparak 29 ayrı idari ve adli öneride bulunmuştur. DDK raporunun nihai sonucuna göre; kaza soruşturmasında kullanılan inceleme metotları ve test prosedürleri mevzuata ve tekniğe uygundur; mevcut eksiklikler çalışmalarla büyük ölçüde giderilmiştir ve yeniden bir kaza araştırma kurulu kurulmasına gerek yoktur. Rapor, sivil kurulun “çevresel şartlara bağlı oryantasyon kaybı” şeklindeki kaza nedenini geçerli kabul etmiş, işleticinin ruhsat ve bakım süreçlerinde kaza-kırıma yol açacak bir kusur olmadığını belirtmiştir.
Ne var ki, DDK raporunun bu genel sonucu, aynı raporun Ulaştırma Bakanlığı Kaza Kırım Raporu’na yönelttiği ağır eleştirilerle birlikte değerlendirilmelidir. Rapora göre, Bakanlık raporu esaslı eksiklikler barındırmakta ve bazı kritik konulara hiç değinmemektedir. Örneğin, kokpit panelinden söküldüğü tespit edilen cihazlara dair bilgiler raporda yer almamakta; fotoğraflarda görülen ve sigorta panelinde “atmış” vaziyette bulunan sigortaların sebebi ile hangi cihazlarla ilintili olduğu soruları cevapsız bırakılmaktadır. DDK raporunda, uzman heyetin teknik bilgi eksikliği nedeniyle helikopterin bakımını yapan teknisyene ihtiyaç duyduğu, süre kısıtlılığı sebebiyle sadece birkaç fotoğraf çekebildiği, ELT cihazını yerinde fotoğraflayıp söktükten sonra geri döndüğü ve o gün başka bir çalışma yapamadığı kaydedilmiştir. Heyet, hava koşullarının düzelmesini bekleyip enkaz alanına tekrar gittiğinde ise kokpit panelindeki bazı cihazların yerinden söküldüğünü görmüştür. Ayrıca kazadan sonra bölgeye ancak dört gün sonra ulaşılabildiği ve helikopterdeki yer darlığı gerekçesiyle üç kişilik heyetten birinin olay yerine götürülemediği belirtilmiştir.
Bu tablo, kararda yer alan “kurul üyelerinin yetersiz olduğu” iddiasına verilen yanıtın da yeniden sorgulanmasını gerektirmektedir. Takipsizlik kararı; üyelerin özgeçmişlerine vurgu yaparak havacılık tecrübelerine dikkat çekmektedir: Kurul Başkanı Ferudun Seren 1977’den beri Devlet Hava Meydanları’nda çalışan bir hava trafik kontrolörüdür; Şıhmehmet Sevdim 1988-2003 yılları arasında TSK’da pilotluk yapmış ve SHGM’de sekiz kaza incelemesinde bulunmuştur; Kerem Mumcuoğlu ise uçak bakım teknisyenliği eğitimi almıştır. Ancak aynı heyet, DDK raporunda “teknik bilgi eksikliği” nedeniyle bakım teknisyeni eşliğinde çalışabilen bir yapı olarak tarif edilmektedir. Dahası, 2026 soruşturmasında ifade veren Ferudun Seren, kaza tarihinde ekipte uluslararası kaza-kırım eğitimi ve sertifikasına sahip personel bulunmadığını bizzat açıklamıştır. Dolayısıyla heyetin niteliği konusunda dosyada birbiriyle çelişen iki ayrı değerlendirme mevcuttur ve bu çelişki on yedi yıldır giderilmemiştir.
Cinayet iddialarının temel dayanaklarından biri olan karbonmonoksit bulgusuna ilişkin olarak; İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun 7 Temmuz 2010 tarihinde gerçekleştirdiği tahlillerde kanda karbonmonoksit saptanmıştır. Pilotun kanındaki oranın %26,6 gibi ağır ve koordinasyon kaybına yol açabilecek düzeyde olduğu, Muhsin Yazıcıoğlu’nun kanındaki %13,1’lik oran dâhil olmak üzere diğer değerlerin ise tek başına ölüme sebebiyet verecek seviyede bulunmadığı belirtilmiştir. Bu durum, söz konusu bulgunun bir suikast yöntemi olmaktan ziyade, hava aracı kazalarında sıkça karşılaşılan yüksek egzoz sızıntısının bir sonucu olduğu şeklinde değerlendirilmiştir.
Kararda yer verildiği şekliyle, ölüm nedenleri ve zamanlaması ise yapılan otopsilerle kesinleştirilmiştir. 28 Mart 2009 tarihinde Kahramanmaraş Devlet Hastanesi morgunda; biri profesör dört adli tıp uzmanı, bir patoloji uzmanı, olay yeri inceleme görevlileri ve iki Cumhuriyet savcısı huzurunda gerçekleştirilen otopsilerde; Yazıcıoğlu ve yanındakilerin ölümünün, doğrudan kazanın şiddetine bağlı “genel beden travması”, çoklu kırıklar ve iç organ yaralanmalarından kaynaklandığı saptanmıştır. Ayrıca otopsi raporları, hayatını kaybedenlerin kazayı izleyen 30 ila 60 dakika içerisinde yaşamlarını yitirdiklerini ortaya koymuştur. Kamuoyunda dönem dönem dolaşıma sokulan, yaralıların enkaz başında “elleri havada” görüntülendiği ve üzerlerine askerlerin yürüdüğü bir video bulunduğu iddiası da soruşturmada ayrıca araştırılmıştır. Söz konusu görüntünün kendisinde bulunduğundan şüphelenilen Alper Akpak’ın İstanbul’daki ikametinde 7 Ocak 2014 tarihinde arama yapılmış; el konulan dizüstü bilgisayarın imajı üzerinde Malatya İl Emniyet Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce yürütülen incelemede, 29 Ocak 2014 tarihli rapora göre iddia edilen türden herhangi bir video kaydına rastlanmamıştır. Yani bu iddia soruşturulmamış değildir; soruşturulmuş ve maddi dayanağının bulunmadığı adli imaj incelemesiyle tespit edilmiştir.
Mekanik arıza ve sabotaj iddialarının da detaylı biçimde araştırıldığı belirtilmiştir. Bu kapsamda motor, şanzıman, kuyruk ve hidrolik yağı numuneleri üzerinde yapılan incelemelerde; Almanya’da gerçekleştirilen fiziksel kontrollerde transmisyon hidrolik pompası ve rotor takometresinde herhangi bir anormallik tespit edilmemiştir. Helikopterin uçuş göstergeleri, Kanada’daki incelemenin yetersiz görülmesi üzerine DDK’nın talebiyle 30 Ekim – 6 Kasım 2010 tarihleri arasında Ottawa’daki Ulaştırma Emniyet Kurumu laboratuvarlarına gönderilmiştir. Varyometre göstergesindeki iz, helikopterin çarpma anında dakikada 500 feet ile tırmanışta olduğunu, dolayısıyla mekanik bir aksaklığın söz konusu olmadığını kanıtlamıştır.
Kararda, enkazın geç bulunmasının en önemli teknik nedeni olan ELT cihazı üzerindeki eksikliklere de değinilmiştir. Cihazın işlevselliğine yönelik incelemelerde ise ODTÜ Mühendislik Fakültesi’nin 21 Mart 2011 tarihli raporu, cihazın anteninin bir üretim hatasından değil, kaza anındaki darbeden kırıldığını doğrulamıştır. Cihaz kaza anında aktif durumdadır; ancak anteni koptuğu için sinyal yalnızca yirmi metreye ulaşabilmiş ve COSPAS-SARSAT uyduları tarafından konum tespiti yapılamamıştır. Kararda ayrıca, ELT düzgün çalışıyor olsaydı dahi uydu verisinin ortalama 1,5 saat gecikmeyle ulaştığı, konum sapmasının 4-5 kilometreyi bulabildiği ve 31 Ocak 2009’da Bolu-Kıbrısçık’ta düşen, ELT’si çalışır durumdaki bir helikoptere dahi ancak on dokuz saat sonra ulaşılabildiği hatırlatılmıştır. Bu veriler ışığında, “enkazın birkaç dakikada bulunabileceği” yönündeki iddiaların teknik gerçeklerle bağdaşmadığı ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Bugün yeniden gündeme getirilen radar ve “başka uçak” iddiaları da o dönemde araştırılmıştır. Kaza bölgesini kapsayan sivil radarların (Kahramanmaraş Gökçedağ, Şanlıurfa Korçik, Erzincan Karadağ) ve askeri radarların (Adana Davutdağı, Gaziantep Büyüksoftepe, Sivas Şarkışla ve diğerleri) kaza anında arızasız ve faal olduğu; radarların olayı görüntüleyememesinin nedeninin bir gizleme değil, dağlık coğrafya yüzünden helikopterin 6.000-7.000 feet civarındaki alçak irtifada radar kaplamasının dışında kalması olduğu tespit edilmiştir. Helikopterin çarpışma önleyici cihazı (TCAD) ABD’deki üretici laboratuvarında (Avidyne) test edilmiş ve pilota hiçbir yakın çarpışma sinyali vermediği belirlenmiştir.
Bununla birlikte dosyadaki tespitler, radar konusunun tümüyle sorunsuz olmadığını da göstermektedir. Bunu en açık biçimde ortaya koyan, kayıt taleplerinin dosyadaki kronolojik seyridir. DDK, 30 Haziran 2010 tarihli yazısıyla enkaz bölgesi çevresindeki askeri uçuşlara ait radar görüntülerini istemiş; 11 Ağustos 2010’da gönderilen evrak arasında radar görüntüleri yer almamış, bunun yerine görüntülerden yararlanılarak hazırlandığı değerlendirilen iz haritaları gönderilmiştir. Genelkurmay Başkanlığı, DDK ile yürütülen bu yazışmaların hiçbirinde herhangi bir arızadan söz etmemiş; buna karşılık Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği 27 Mayıs 2011 tarihli yazıda, helikopterin düştüğü an olarak kabul edilen 15.03.02-15.07.40 aralığındaki yaklaşık dört buçuk dakikalık kaydın, Doğu bölgesindeki tüm radarların aynı anda arızalanması nedeniyle gönderilemediğini bildirmiştir. Bu cevabın kamuoyunda tepkiyle karşılanması üzerine aynı makam, 30 Ağustos 2011 tarihli yazısıyla, daha önce temin edilemediği bildirilen kayıtların Erzurum Dumlu Hava Radar Mevzi Komutanlığı’nda mevcut olduğunun “tespit edildiğini” açıklamış ve görüntüler bu şekilde savcılığa ulaştırılmıştır. Önce “arıza nedeniyle yok” denilen bir kaydın ısrarlı yazışmaların ardından bulunuvermesi ve aynı olay hakkında iki resmî makama birbirinden farklı bilgi verilmesi, başlı başına açıklanması gereken hususlardır. Zira buradaki mesele radarların bozuk olup olmadığı değil, kayıtların adli makamlara hangi özenle sunulduğudur.
Nitekim DDK, 16 Haziran 2011 tarihli ve üyelerince oybirliğiyle kabul edilen ek mütalaasında; kendisine söz konusu arızadan hiç söz edilmediğini ve Kurula eksik bilgi verildiğini açıkça tespit etmiş; üç uçağın bu zaman dilimindeki güzergahının ortaya konulamadığını ve sürenin, azami sürat limitleri dâhilinde kaza bölgesinden geçilmesine imkân verdiğini kayda geçirerek, askeri radar kayıtları üzerinde sonradan bir oynama yapılıp yapılmadığının ve gerçek kayıtların saklanıp saklanmadığının bizzat Cumhuriyet savcılığınca araştırılmasını önermiştir. Tabloya eklenmesi gereken bir husus daha vardır; geçmişe dönük radar kayıtlarının depolandığı MASE sunucusu ile ilgili hard disk, kazadan yaklaşık beş hafta sonra, 3-4 Mayıs 2009 tarihinde arızalanmış ve resmi cevaba göre “2009 yılına ait tüm veriler” kaybedilmiştir ve bu durum savcılığa ancak 2014 yılındaki bir yazışmayla bildirilebilmiştir.
Savcılığa nihayet ulaştırılan görüntülerin niteliği de dosyaya yansımıştır. İnceleme sonucunda bu görüntülerin, bir televizyon ekranında oynatılan radar kayıtlarının uzaktan kamerayla çekilmesi suretiyle elde edildiği; görüntülerin net olmaması nedeniyle uçakların kimliğinin tespit edilemediği; ayrıca kayıtların “manuel olarak etiketlenmiş iz bilgileri”nden oluştuğu, yani otomatik değil elle seçilip işaretlenen hava araçlarının görülebildiği anlaşılmıştır. Bu durumda cevaplanması gereken soru şudur; operatör tarafından elle girilmemiş ya da seçilmemiş bir hava aracı bulunabilir mi?
Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın beyanları arasında da benzer bir tutarsızlık vardır. Komutanlığın 31 Ocak 2011 tarihli basın açıklamasında, olayın meydana geldiği saatlerde olay mahallinin 74 kilometrelik yarıçapı içinde F-4 ve F-16’lar dâhil TSK’ya ait herhangi bir hava trafiği bulunmadığı bildirilmişken; Cumhuriyet Başsavcılığına verilen cevapta 28,5 kilometre uzaktan F-4 ve F-16 uçaklarının geçtiği kabul edilmiştir.
Nitekim 2 Mart 2016 tarihli ve Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen bilirkişi raporunda da HH721 numaralı uçağın radar izlerinin sivil radarlarda görünmesine rağmen askeri radarlarda neden görünmediğinin anlaşılamadığı, MJ524 ve HH721 kuyruk numaralı hava araçlarının izlerinin HvBS ile Erzurum MASE kayıtlarında neden farklılık gösterdiği konusunda kesin bir değerlendirme yapılamadığı belirtilmiştir. Aynı raporda; Erzurum MASE kayıtlarındaki sinyal ve transponder verilerinden tespit edilen uçak sayısı ile askerî makamlarca bildirilen uçuş planındaki uçak sayısı arasında farklılık bulunduğu, ayrıca HH721 uçuşunun sivil radarca kesintisiz izlenmesine karşın askerî MASE kaydında yaklaşık on dört dakikalık bir iz eksikliği bulunduğu ve bunun nedeninin eldeki verilerle açıklanamadığı da ifade edilmiştir.
Bu tespitler önemlidir; ancak neyi gösterdikleri konusunda dikkatli olmak gerekir. Bunlar, helikopterin bir hava aracının etkisiyle düşürüldüğünü ispat eden bulgular değildir; gösterdikleri, kayıtların eksik ve çelişkili biçimde verildiği ve bu eksikliğin bugüne kadar giderilmediğidir. Üzerinde durulması gereken de tam olarak budur: 2026 operasyonu, bu bölümde sıralanan çelişkilerin hiçbirini, arıza beyanının gerçekliğinden görüntülerin televizyon ekranından çekilerek gönderilmesine kadar, soruşturma konusu yapmamış; bunun yerine o gün bölgede uçmuş pilotları gözaltına almayı tercih etmiştir. Oysa bir delil karartma şüphesi varsa, muhatabı kayıtları gönderen makamdır.
Takipsilik kararında, kamuoyunda “helikopterin beyni söküldü” şeklinde yer alan cihazların teknik niteliğine de yer verilmiştir. Söz konusu helikopterde Garmin GNS 430, Argus 5000 CE ve Skymap III C olmak üzere üç ayrı GPS cihazı bulunmaktadır. Bunlar, uçuş verilerini kaydeden ve “kara kutu” olarak bilinen CVR (Kokpit Ses Kaydedicisi) veya FDR (Uçuş Veri Kaydedicisi) cihazları değildir; yalnızca pilotun seyrüsefer için kullandığı, kaza nedenini aydınlatacak bir veri kaydetme kapasitesi bulunmayan konum bildirme cihazlarıdır.
Ancak bu teknik ayrım, cihazların olay yerinden sökülmesi eylemini hukuki açıdan önemsiz kılmamaktadır. DDK araştırma raporunda, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına sunulan 12 numaralı öneride; uçuş bilgilerine erişilebilecek bu cihazların 30 Mart 2009 tarihinde söküldüğü belirtilmiştir. Ayrıca, arama-kurtarma çalışmaları sırasında kırıma uğrayan askeri bir Sikorsky helikopterinin kaza-kırım heyetinde yer alan bazı personelin, TC-HEK tescilli helikopter üzerinde de çalışma yaptığının tespit edildiği vurgulanarak, bu şüpheliler hakkında soruşturma açılması talep edilmiştir. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sökülen parçalara ilişkin “keçiler mi söktü” şeklindeki ifadesiyle kamuoyunun dikkatine taşınan bu olay, asker şahısların enkazdan parça söktüğüne dair görüntülerin televizyonlarda yayımlanmasıyla derinleşmiştir.
Söz konusu görüntüler, Gülefer Yazıcıoğlu’nun Malatya Cumhuriyet Başsavcılığına teslim ettiği ihbar mektubu ve ekindeki CD ile dosyaya delil olarak girmiştir. Yapılan soruşturma neticesinde; olaya karışan askerlerin Malatya 2. Kara Havacılık Alayı’nda görevli oldukları ve olay yerine Özel Kuvvetler’e ait 10064 kuyruk numaralı helikopterle ulaştıkları saptanmıştır. Kimlikleri teşhis edilen bu kişiler tutuklanmış ve yargılanmışlardır. Bununla birlikte, bugüne kadar aydınlatılamayan husus; bu parçaların hangi saiklerle ve kimin emriyle söküldüğüdür.
DDK raporunun bu başlıktaki tespitleri, cihaz kaybının ötesine geçmektedir. Rapora göre Skymap III C cihazı 29 Mart’tan sonra, Argus 5000 CE cihazı ise 30 Mart öğle saatleri ile 31 Mart öğle saatleri arasında enkazdan yok olmuş/çalınmıştır. Aynı bölgede bulunan ve kaza sonrasında basit modifikasyonlarla çalışır duruma getirilebilen GNS 430 cihazının hafıza bataryasının “çökmüş” olması nedeniyle, helikopterin dağa nasıl çarptığına ilişkin bilgilerin önemli bir kısmı yok olmuştur. DDK, bu çökmenin kaza sonrasında basit bir kısa devreyle dahi sağlanabileceğine dikkat çekmiş ve Nihai Kaza Raporu’nda ikinci GPS cihazının kaybından hiç söz edilmemesini “oldukça dikkat çekici” bulmuştur. Kurul ayrıca 14 numaralı önerisinde; cihazların kaybolması, kanlardaki karbonmonoksit bulgusu ve alçak irtifadaki hava hareketliliği gibi hususlar ile TİB verisiyle üretilen koordinatta hiç arama yapılmamış olması arasında bir illiyet bağı bulunup bulunmadığının, DDK’nın sahip olmadığı yetki ve yöntemlerle bizzat Cumhuriyet savcılığınca araştırılmasını istemiştir. Bu öneri de, tıpkı 12 numaralı öneri gibi, on beş yıl boyunca gereği yapılmamış bir öneri olarak dosyada durmaktadır.
Kararın soruşturma başlangıcı bölümünde arama-kurtarmanın hangi hızla ve hangi zincir içinde başladığı anlatılmıştır. İHA muhabiri İsmail Güneş’in saat 15.26’da 112 Acil’i aramasıyla öğrenilen olay, hemen ardından 155 Polis ve 156 Jandarma imdat hatlarına, 15.45 sıralarında helikopterin bağlı olduğu Med-Air şirketine, oradan da Esenboğa’daki uçuş bilgi ve arama-kurtarma birimlerine ulaştırılmıştır. Helikopterin düştüğü nokta ilk anda belirlenemediği için uçuş güzergahı üzerindeki Göksun, Ekinözü, Çağlayancerit, Nurhak, Afşin ve Elbistan kaymakamlıkları harekete geçirilmiş, Kahramanmaraş Valiliği bünyesinde bir kriz merkezi kurularak sivil ve askerî unsurlar seferber edilmiştir. İsmail Güneş ile en son görüşme saat 17.23’te yapılmış; bu görüşmelerin hiçbirinde ne net bir konum ne de kazanın oluş şekline dair bilgi alınabilmiş, yalnızca bir dağ başında olunduğu, sis ve tipi bulunduğu, her yerin karla kaplı olduğu söylenebilmiştir.
İlk saatlerde kazanın yeri gerçekten de bilinmemektedir. Ne var ki DDK’nın 21 Ocak 2011 tarihli inceleme raporu ile dosyadaki tespitler, gecikmenin salt bu belirsizlikten kaynaklanmadığını, işin içinde ciddi bir yönlendirme hatası da bulunduğunu göstermektedir. Bu tespitlere göre Jandarma İstihbarat Astsubayı Süleyman Akdoğu, düşen helikoptere ait telefon numaralarının bağlı olduğu baz istasyonu sinyallerinin kestirmesini yaparak enkazın bulunabileceği yaklaşık 1 km²’lik alanı olay gecesi bilimsel verilerle daraltmıştır. Buna karşın eldeki bu tek bilimsel veri dikkate alınmamış, aramalar ilgisiz alanlarda sürdürülmüştür. Kızılöz köyü imamı Mustafa Saltık’ın DDK raporunun 366. sayfasında yer alan, helikopter sesini saat 15.07 ile 15.12 arasında duyduğuna ve bölgenin yoğun sisli olduğuna dair beyanı da bu tabloyu tamamlamaktadır. Aynı yönde bir başka veri, kaza günü Jandarma’nın 156 hattını arayan köylülerin kazanın olduğu yeri bildirmiş olmasıdır. Ancak bu ihbara itibar edilmemiş, günler sonra enkaza ulaşıldığında köylülerin tarif ettiği yerin doğru olduğu anlaşılmıştır.
Jandarma Genel Komutanlığı Teknik İstihbarat Daire Başkanlığının ceride kayıtları, bu tabloyu saat saat belgelemektedir. Kayıtlara göre pilotun telefonuna ait konum bilgisi 25 Mart 2009 günü saat 17.15’te TİB temsilcisi tarafından bildirilmiş, baz istasyonu üzerinden yapılan sinyal analiziyle elde edilen ilk konum bilgisi aynı dakikalarda üst makamlara iletilmiş; haritaya işlenmiş enkaz konum bilgisi ise saat 18.00’de Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığına ulaştırılmıştır. Buna karşılık aynı gece saat 22.20’de meteorolojik şartlar gerekçe gösterilerek havadan arama faaliyetine son verilmiş; saat 22.30’da Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezinden gelen ve gerçek enkaz yerini göstermeyen sinyal koordinatı, 22.38’de haritadan Kurucaova-Sisne yaylası arasına yerleştirilerek İl Jandarma Komutanlığına iletilmiştir. DDK raporuna yansıyan bir başka tespit daha ciddidir; 25 Mart gecesi saat 23.30 sıralarında yapılan değerlendirme toplantısında, vatandaş ihbarları ve telefon sinyalleri birlikte değerlendirilerek enkazın Karayakup Tepesi ile Keş Dağı yamaçlarında olabileceği hususunda görüş birliğine varılmış; buna rağmen birlikler ters istikametteki Kurucaova bölgesine sevk edilmiştir. Raporda, aramaları planlayan yarbayın enkazın Karayakup tarafında olduğunu bilmesine karşın birlikleri Kurucaova’ya gönderirken “en kritik yer burası, en muhtemel yer de burası” şeklindeki konuşması “kuşkulu” bulunmuş ve Karayakup bölgesinin olay günü hiçbir ekip tarafından aranmadığı tespit edilmiştir.
Bu yönlendirme hatasının merkezinde Genelkurmay Başkanlığı Silahlı Kuvvetler Komuta ve Harekât Kriz Merkezi (SKKHM) yer almaktadır. Dosyadaki tespitlere göre Türkiye Telsiz ve Radyo Amatörleri Cemiyeti (TRAC) üyesi Hüseyin Murat Odabaş’ın APRS adlı sisteme “muhtemel kaza yeri” olarak girdiği ve hiçbir resmiyeti bulunmayan hatalı bir koordinat; Bandırma Liman İşletmesi’nde çalışan bir diğer TRAC üyesi Ender Uygun aracılığıyla Başbakanlık Kriz Merkezi’ne, oradan da Genelkurmay Başkanlığı’na iletilmiş; başında dönemin Hava Pilot Tümgenerali Şirin Ünal’ın bulunduğu SKKHM ise bu bilginin gerçekliğini yeterince araştırmadan onu Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığı’na aktarmıştır. Bunun sonucunda enkazın gerçek yerinden yaklaşık dokuz kilometre uzaktaki Kurucaova bölgesinde, olayın ilk gecesi yüzlerce kişiyle gece yarısından sabaha kadar sonuçsuz arama yapılmıştır.
Dosyadaki bulguların işaret ettiği sorumluluğun niteliği, ayrı bir hukuki değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Şirin Ünal’ın konumu, olay gecesi sahada görev yapan personelin konumundan niteliksel olarak farklıdır. Ünal; bir hava aracı kaybı ihbarının doğrulanması, arama-kurtarma unsurlarının sevk ve idaresi ile hava araçlarının görevlendirilmesi konusunda karar verici makam olan Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi’nin (SKKHM) başındaki komutandır. Bir kriz merkezinin varlık sebebi; böylesi kritik bir durumda doğru bilgiyi doğru birime, en hızlı şekilde ulaştırmak ve gelen verileri güvenilirlik derecesine göre tasnif ederek kaynakları en isabetli şekilde yönlendirmektir. Burada tartışılan husus, sıradan bir idari aksaklık değil; insan hayatını kurtarmaya yönelik olarak hukuken üstlenilmiş bir “garantörlük” yükümlülüğünün gereği gibi yerine getirilip getirilmediğidir.
Dosyadaki tespitler, bu yükümlülük bağlamında iki ayrı kusur türüne işaret etmekte ve bu kusurlar, olay gecesinin zaman çizelgesi içinde farklı anlarda doğarak birbirinden farklı sonuçlar doğurmaktadır.
Zaman bakımından ilk kusur, arama-kurtarmaya katılacak helikopterlere zamanında kalkış izni verilmemesinden doğan yaklaşık elli dakikalık gecikmedir. Dosya, bu gecikmenin helikopterin düşüşünü izleyen ve müdahalenin en kritik olduğu saatlerde yaşandığını ortaya koymaktadır. Burada koordinat doğruluğu tartışması ikincil derecededir; zira kalkış izni zamanında verilmiş olsaydı, arama alanı doğru tespit edilmiş olsun ya da olmasın, arama kapasitesi her halükarda artmış olacaktı. Nitekim benzer bir ihmal nedeniyle Hava Kuvvetleri Komutanlığı kriz merkezinde görevli Yarbay Ali Gerede hakkında askerî savcılıkça “görevi ihmal” suçundan soruşturma yürütülmüş olması, bu davranışın ceza hukuku kapsamında değerlendirilebilir olduğunu göstermektedir. Olay gecesi kurtarma timinde bulunan askeri kaynakların basına yansıyan anlatımları da, helikopterlerin hazır olmasına rağmen sorumlu komutanın “bulundular, görev iptal” talimatıyla geri çevrildiğini doğrulamaktadır. [2] Ne var ki bu ihmal zincirinin karar verici halkası olan SKKHM ayağı, soruşturmalarda hiçbir zaman derinleştirilmemiştir.
Bu gecikmenin hangi makamda düğümlendiği, dosyadaki resmî yazışmalarla açıkça bellidir. Malatya Cumhuriyet Başsavcılığının, Kara Kuvvetleri günlük karargâh ceridesine dayanarak hazır bekletilen helikopterlerin neden yaklaşık elli dakika yerde tutulduğunu sorması üzerine, 2. Kara Havacılık Alay Komutanlığı 12 Mart 2012 tarihli cevabi yazısında şunları söylemiştir; arama-kurtarma helikopteri 25 Mart 2009 günü saat 17.00’de Malatya’da hazır bulundurulmuş; görev, SKKHM tarafından ancak saat 18.00’de tevdi edilmiş; görevlendirmeyi izleyen on dakika içinde, saat 18.10’da bir arama-kurtarma ve bir ambulans helikopteri kalkış yapmıştır. Aynı yazıda, kalkış emri yetkisinin ancak “görevin SKKHM tarafından verilmesinden sonra” alay komutanına geçtiği de açıkça ifade edilmiştir. Şu hâlde hazır bekleyen helikopterlerin kritik saatlerde yerde tutulmasının tek nedeni, görevin SKKHM tarafından geç verilmesidir. Bu yazının bugün ayrıca çarpıcı bir yönü vardır; o tarihte 2. Kara Havacılık Alay Komutanı olan ve görev verilir verilmez helikopterleri on dakika içinde havalandıran Tuğgeneral Fatih Bengi 2026 operasyonunda tutuklanmış; görevi yaklaşık bir saat geciktiren merkezin başındaki Şirin Ünal ise soruşturmanın kapsamı dışında tutulmuştur. Üstelik dosyadaki SKKHM personel çizelgesine göre Ünal, kazaya ilişkin ilk bilginin merkeze ulaştığı saat 16.32’den gece 24.00 sularına kadar bizzat SKKHM’de bulunmuştur; yani kritik kararların tamamı, kendisinin merkezde bulunduğu zaman diliminde alınmıştır.
İkinci kusur ise, doğrulanmamış bir koordinatın resmi bir yönlendirmeye dönüştürülmesidir. Kriz anlarında hatalı ihbar gelmesi olağan kabul edilebilir; ancak asıl kusur, kaynağı sorgulanmamış bir veriyi “askeri kriz merkezinin otoritesiyle” sahaya servis etmektir. Bir bilgi SKKHM üzerinden geçtiği an, onu alan taşra birimi için artık bir “tahmin” değil, Genelkurmay’ın teyitli koordinatı haline gelir ve tüm kaynaklar buna göre tahsis edilir. Bu dönüşümü gerçekleştiren makam, bu yönlendirmenin sahada yol açtığı sonuçlardan da doğrudan sorumludur.
Bu ikinci kusurun etkisi, saat 23.00 sıralarında hatalı koordinatın Başbakanlık Kriz Merkezi üzerinden aktarılmasıyla belirginleşmiştir. Her ne kadar bu saatlerde diğer kazazedelerin tıbben hayatlarını kaybettikleri düşünülse de, yönlendirme hatasının “sonuçsuz kaldığı” söylenemez. Enkaz, resmi arama-kurtarma teşkilatının tüm imkanlarına rağmen bulunamamış; ilk gecenin yanlış bir noktada heba edilmesi, sadece cesetlere ulaşımı geciktirmekle kalmamış, aynı zamanda enkaz alanının denetimsiz kalmasına ve bugün dahi tartışılan “delil bütünlüğü” sorunlarına zemin hazırlamıştır.
Nedensellik bakımından asıl üzerinde durulması gereken zaman dilimi, bu iki kusur arasında kalan aralıktır. Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu’nun 19 Ocak 2011 tarihli raporuna göre kazazedelerden beşi kazayı izleyen ilk bir saat içinde, yani en geç saat 16.00 civarında hayatını kaybetmiştir. Ancak gazeteci İsmail Güneş’in kazadan 4-6 saat sonra, donma sonucu öldüğü saptanmıştır. Kaza saati 15.00 kabul edildiğinde, bu durum en geç saat 21.00’e işaret eder. Telefon sinyalleri 17.16’dan itibaren merkezlere ulaşmış, uzmanlarca 1×30 kilometrelik bir arama koridoru belirlenebilmiştir. Jandarma Teknik İstihbarat’ın ceride kayıtlarına göre, saat 18.00 itibarıyla enkaz konum bilgisi Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığı’na iletilmiştir.2 Yani saat 17.16 ile 21.00 arasında, yaklaşık dört saatlik bir “yaşam penceresi” ve “daraltılmış koridor” bilgisi mevcuttur. Ölüm sebebinin travma değil “donma” olması, bu sorunun soyut bir varsayım olmadığını; donmanın zamana bağlı ve müdahaleyle önlenebilir bir ölüm biçimi olduğunu göstermektedir. İhmali davranışlarda nedensellik, “beklenen davranış yapılsaydı sonuç önlenebilir miydi?” ölçütüyle belirlendiğine göre, adli tıp verileri ile arama-kurtarma zaman çizelgesinin bu dar aralıkta karşılaştırılmamış olması, dosyanın en belirgin eksikliklerindendir.
Sonuç olarak tablo; TCK m. 257 (görevi kötüye kullanma/ihmal) ve ihmali davranışla ölüme sebebiyet verme hükümleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Karar mevkiindeki Şirin Ünal’ın kar ve sis altındaki bir dağ bölgesinde geçen her saatin hayati risk taşıdığını öngörebilecek mesleki donanıma sahip olduğu tartışmasızdır. Fiilin “taksirli” veya “kasıtlı” bir suç olarak nitelendirilmesi, zamanaşımı ve ceza hukuku sonuçları bakımından önemlidir. Ünal’ın sonradan milletvekili olması nedeniyle dokunulmazlığı bu dönemde işlem yapılmasını engellemiş olsa dahi, dokunulmazlığın sona ermesinden sonra da hiçbir adım atılmamış olması hukuken izaha muhtaçtır.
Arama-kurtarmanın yönlendirilmesi bakımından dosyada adı geçen ve hakkında somut iddialar ileri sürülen bir başka isim, emekli Yarbay Ercüment Güler’dir. Bu isim, takipsizlik kararında şüpheli listesinin 41. sırasında yer almakta; ayrıca silahlı terör örgütü üyeliği iddiasıyla soruşturmaya dahil edilen ve haklarında CMK’nın 135. maddesi uyarınca iletişim tespit kararı alınan yaklaşık doksan kişilik listede bulunmaktadır. Kararda bu grupla ilgili “isnat edilen suçları aydınlatacak görüşme tespit edilemediği” sonucuna varılmıştır. Ne var ki kararın hiçbir bölümünde Ercüment Güler’e yöneltilen iddialar adıyla ve ayrıca ele alınmış değildir ve hakkında bireysel bir değerlendirme, bir gerekçe ya da bir sonuç yoktur. Dursun Özmen, TRAC üyeleri ya da kaza-kırım heyeti görevlileri için kararda ayrı ayrı gerekçe bölümleri bulunurken, bu ismle ilgili dosyadaki tek husus bir kimlik kaydı ile bir dinleme listesidir.
Oysa kendisine yöneltilen iddialar ciddidir. TBMM Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonu’nda konuşan CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın basına yansıyan açıklamalarına göre, olay tarihinde BOTAŞ personeli olan emekli Yarbay Ercüment Güler, İHA muhabirinin telefonundan konum tespiti için Avea’ya iletilen ve BOTAŞ’la paylaşılan bilgilerin ardından sürecin başından itibaren kaza bölgesine gitmiş, vali ve emniyet müdürünü yönlendirmiş ve enkazın bulunmasında zaman kaybedilmesine yol açmıştır. Yavuzyılmaz’ın ifadesiyle, hangi unvanla ve kimsenin tanımadığı bir kişi olarak sürecin içinde bu kadar aktif rol aldığı sorusu cevapsızdır.[3] Aydınlık yazarı İsmet Özçelik’in aktardığı ihbarlarda ise Güler’in emekli ve sivil olmasına rağmen bölgedeki ekiplerin sevk ve idaresinde etkili olduğu, bazı ekiplerin yanlış yönlere gönderilmesi bakımından sorumluluğunun araştırılması gerektiği ve bu iddiaların daha önce de gündeme gelmesine rağmen bu kişinin soruşturmanın dışında kalmayı başardığı ileri sürülmüştür. Güler kazadan sonra BOTAŞ’taki görevinden ayrılmış; Gambiya, Bosna Hersek, Yemen ve Cibuti’de çalışmış ve hâlen Yunanistan’da bulunmaktadır.[4]
Bu iddiaların doğruluğu bu çalışmanın konusu değildir ve işaret edilen husus başkadır: dosyada, arama-kurtarma ekiplerinin yanlış yönlendirilmesine ilişkin olarak adı anılarak somut iddia ileri sürülen iki isim vardır. Biri Genelkurmay bünyesindeki kriz merkezinin başındaki Şirin Ünal, diğeri sahada bulunduğu ileri sürülen Ercüment Güler. Bu iddialar yeni değildir; yıllardır dile getirilmekte, TBMM kürsüsünden ve basından tekrarlanmaktadır. Buna karşılık her iki isim de, 2026’da başlatılan ve yirmi dokuz kişinin gözaltına alındığı süreçte soruşturmaya dâhil edilmemiştir.
Delilden şüpheliye giden bir soruşturmada beklenen, önce hakkında somut iddia bulunan kişilerin durumunun aydınlatılması ve bu aydınlatma sonucunda ortaya çıkan bağlantılar üzerinden kapsamın genişletilmesidir. Buradaki sıralama ise tersten işletilmiştir.
Arama-kurtarma faaliyetlerindeki ihmaller nedeniyle Adana Bölge Jandarma Komutanı Ali Lapanta ile Kurmay Başkanı Mazlum Koçoğlu hakkında başlangıçta verilen soruşturma izni verilmemesi kararı, Danıştay’ın 20 Ocak 2019 tarihli kararıyla, yani on yıl sonra kaldırılarak yargı yolu açılmıştır. Benzer şekilde, Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesindeki kriz merkezinde görevli Yarbay Ali Gerede hakkında da kurtarma helikopterlerine zamanında kalkış emri vermediği gerekçesiyle askeri savcılıkça “görevi ihmal” suçundan soruşturma açılmıştır.[5] Dosyadaki belgelere göre bu husus istihbari bir değerlendirmeden ibaret de değildir; Hava Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığınca düzenlenen 19 Mart 2010 tarihli istihbarat raporu ile Gerede’nin 5 Mayıs 2010 tarihli, ikrarını içeren ifade tutanağı dosyada mevcuttur.
Tablonun en dikkat çekici halkasını ise üst düzey görevlilerin yargılandığı, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 5. Ceza Dairesi tarafından görülen dava oluşturmaktadır. 15 Şubat 2021 tarihli kararla; dönemin Kahramanmaraş Valisi Mehmet Niyazi Tanılır, dönemin İl Jandarma Komutanı Sezai Akgün ve dönemin İl Emniyet Müdürü Necdet Çelikbilek hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 257/1. maddesi uyarınca “görevi kötüye kullanma” suçundan 1 yıl 2 ay hapis cezasına hükmedilmiştir. Kararın en önemli yönü, ceza miktarından ziyade mahkemenin kurduğu gerekçedir: Heyet, sanıkların fiil sonrası tutumlarını dikkate alarak takdiri indirim (TCK 62/1) uygulamamış; yargılama sürecinde pişmanlık belirtisi göstermedikleri ve yeniden suç işlemeyecekleri konusunda olumlu bir kanaat oluşmadığı gerekçesiyle cezaların ertelenmesine veya hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar vermiştir.[6] Dolayısıyla Yüksek Mahkeme, bu ihmali basit bir “idari savsaklama” olarak değil, bir kusur olarak vasıflandırmıştır. Aynı davada diğer sanıklar beraat etmiştir.
Bu beraat kararları arasında bulunan bir isim, dosyadaki çelişkiyi tek başına özetlemektedir: Süleyman Akdoğu. Olay gecesi baz istasyonu sinyallerini analiz ederek enkaz alanını daraltan ve o gece üretilen yegâne bilimsel veriyi ortaya koyan Akdoğu sanık sandalyesine oturtulmuş, ancak beraat etmiştir. Doğru veriyi üreten kişi yargılanırken, yanlış verinin resmi yönlendirmeye dönüştüğü makamın başındaki kişilerin soruşturmaya dahil edilmemiş olması, sistemin işleyişine dair önemli bir soru işaretidir.
Söz konusu mahkumiyetler, Şirin Ünal’ın konumu bakımından bir kıyas imkanı sunmaktadır. Vali ve beraberindeki kişiler hakkında hükmolunan suç “kasten öldürme” veya “suikast” değil, “görevin gereklerine aykırı davranıştır”. Bu durum, arama-kurtarma sürecindeki kusurun ceza sorumluluğu doğurup doğurmayacağı sorusunun artık teorik olmadığını, Yüksek Mahkeme’nin bunu bir kez yanıtlayarak “sorumluluk doğurduğuna” hükmettiğini göstermektedir. Aynı kusur kategorisi söz konusuyken, karar zincirinin en üst halkasındaki makamın değerlendirme dışı bırakılması, hukuki bir tercihten ziyade, soruşturmanın kapsamıyla ilgili bir eksiklik olarak öne çıkmaktadır.
Cezalandırılanlar, sahadaki kısıtlı imkanlarla hareket eden kişilerdir. Oysa Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığı’nın ilk gece kaynaklarını yanlış bölgeye (Kurucaova) yönlendirmesinin nedeni, kendi hatalı değerlendirmeleri değil, Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi (SKKHM) üzerinden iletilen koordinatlardır. Taşra biriminden, Genelkurmay bünyesindeki bir kriz merkezinin ilettiği bilgiyi sorgulaması beklenemez. Dolayısıyla cezalandırılan görevlilerin kusuru ile Şirin Ünal’ın sorumluluk alanı arasında bir rekabet değil, bir öncelik ilişkisi mevcuttur; alt halkanın hatası, üst halkanın ilettiği hatalı bilginin doğrudan sonucudur.
Mahkemenin takdiri indirim uygulamama gerekçesi, kusurun ağırlığına dair net bir tutumdur. Aynı ölçüt Şirin Ünal’ın konumuna uygulandığında, kendisinden beklenen “özen yükümlülüğünün” ortalama bir kamu görevlisinden çok daha yüksek olduğu tartışmasızdır. Adana Bölge Jandarma Komutanları örneğinde olduğu gibi, bir ismin uzun süre işlem görmemiş olması, o kişi hakkında değerlendirilecek bir husus bulunmadığı anlamına gelmez.
Netice itibarıyla; burada Şirin Ünal’ın suçlu olduğu iddia edilmemektedir; suçsuzluk karinesi herkes gibi onun için de geçerlidir ve bu husus ancak bağımsız bir yargılamada karara bağlanabilir. Vurgulanan husus; hakkında somut ve belgeye dayalı tespitler bulunan, nedensellik bağı teknik olarak sınanabilir durumda olan ve benzer fiiller nedeniyle başkaları hakkında kesin hüküm verilmiş bulunan bir kişi soruşturma dışında bırakılırken, dosyayla bağı yıllardır kurulamamış kişilerin toplu biçimde işleme tabi tutulmasının hukuken izah edilebilir olmadığıdır. Yeniden başlatılan soruşturmaya Şirin Ünal’ın yanı sıra Ali Lapanta, Mazlum Koçoğlu ve Ali Gerede gibi isimlerin de dahil edilmemiş olması, arama-kurtarma ihmallerinin yargısal takibindeki “seçici yaklaşımı” göstermektedir.
Bu dosyada göz ardı edilen ve 2026 soruşturma sürecini değerlendirirken belirleyici öneme sahip bir husus bulunmaktadır. Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı, 25 Aralık 2020 tarihinde; Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturmaya ‘’FETÖ’nün’’ talimatları doğrultusunda müdahale ettikleri iddiasıyla on yedi şüpheli hakkında kapsamlı bir iddianame düzenlemiştir. Doksan altı sayfadan oluşan ve 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen bu metinde; silahlı terör örgütüne üye olma, örgüte yardım etme, hırsızlık, zincirleme şekilde yalan tanıklık ve suç uydurma gibi ciddi suçlamalar yer almaktadır.[7]
İddianamenin içeriği, bugün yürütülen soruşturmanın üzerine inşa edildiği anlatıyla taban tabana zıttır. İddianamede, soruşturma dosyasında örgüt amaçları doğrultusunda usulsüz işlemler yapıldığı belirtilerek şu somut tespitlere yer verilmiştir: İsimli-isimsiz birçok ihbar mektubuyla yüzün üzerinde kişinin uzun sürelerle telefonlarının dinlendiği; Muhsin Yazıcıoğlu ile yan yana gelmesi dahi imkânsız olan uyuşturucu ticareti, dolandırıcılık ve sahtecilik gibi suçlardan sabıkalı kişilere “Yazıcıoğlu’nun hukukunu koruma” maskesi altında yalan tanıklık yaptırıldığı; kurgu mahiyetinde gizli tanık beyanları ve ortam dinlemeleriyle yapay deliller üretildiği ve vefat edenlerin yakınlarının acılarının sistematik bir şekilde istismar edildiği ifade edilmiştir.
Özetle iddia makamı, 2020 yılında bu dosyadaki “suikast anlatısının” bizzat üretilmiş ve kurgulanmış olduğunu resmi bir iddianameyle kayıt altına almıştır. Bugün aynı dosyada yeniden gündeme getirilen gizli tanık beyanları, itirafçı ifadeleri ve toplu iletişim tespitleri; altı yıl önce yine aynı savcılık tarafından “zorlama delil” olarak nitelendirilen yöntemlerin aynısıdır. Bu iddianame hukuki varlığını korurken, 2026 soruşturmasının hangi delilinin hangi ölçütle “güvenilir” sayıldığının açıklanması zorunludur. Aksi takdirde, aynı kurumun altı yıl arayla birbirine zıt iki tez savunduğu, hukuki belirlilikten uzak bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Bu başlık altındaki dört isim, olayın en somut suçlamalarıyla karşılaşan gruptur; fiilen enkazın başında bulunmuş, delilleri onlar tutmuş, kaybolan cihazların hesabı büyük ölçüde onlardan sorulmuştur. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nce 2920 sayılı Kanun ve Sivil Hava Araç Kazaları Soruşturma Yönetmeliği uyarınca kaza soruşturma kurulu olarak görevlendirilen uzmanlara yöneltilen ana iddia, resmi belgede sahtecilik ve suç delillerini gizleme veya değiştirmedir. İddianın somut dayanağı şudur: enkaz kokpitinde 29 Mart 2009’da mevcut olan Argus 5000 CE marka cihaz 31 Mart günkü incelemede yerinde bulunamamış; bu duruma ilişkin tutanağı kurul başkanı 31 Mart’ta, üyeler ise 20 Mayıs’ta ve farklı kalemle imzalamıştır. İmza tarihlerindeki fark, tutanağın sonradan uydurulduğu iddiasına gerekçe yapılmıştır. Buna ek olarak 29-31 Mart arasında enkazdan Argus 5000 ve Skymap III C marka GPS cihazlarının çalındığı, hatta bazı parçaların eksiltilip yakıldığı yolundaki iddialar da şüphe oklarını bu ekibe yöneltmiştir.
Sahtecilik iddiası teknik incelemeyle çürütülmüştür. Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı’nın 19 Ekim 2011-12 Ocak 2012 tarihli ekspertiz raporlarına göre tutanaklardaki imzalar gerçekten isim sahiplerine aittir. İmza tarihlerinin farklı olması da şu şekilde açıklığa kavuşmuştur; ilk incelemede eksik görünen parçaların kar altında kalmış olabileceği düşünülerek karın erimesi beklenmiş, cihaz enkaz kaldırıldıktan sonra da ortaya çıkmayınca üyeler tutanağı el yazısıyla 20 Mayıs tarihini düşerek imzalamış ve bu durumu soruşturmayı yürüten savcıya bildirmişlerdir. Kaybolan GPS cihazları ile parçaların yakılması meselesi ise bu karardan tefrik edilip yetkisizlik kararıyla Göksun Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiş, orada ayrı bir tahkikata bağlanmıştır.
Ferudun Seren kurulun başkanıdır; 1977’den beri Devlet Hava Meydanları bünyesinde birçok kaza incelemesinde görev almıştır. 28 Eylül 2011’de gözaltına alınmış, 2 Ekim’de tutuklanmış ve 18 Mayıs 2012’de tahliye edilmiştir; yaklaşık sekiz ay tutuklu kalmıştır. Hakkındaki sahtecilik isnadı kriminal raporla düşmüş ve takipsizlik verilmiştir.
Şıhmehmet Sevdim kurul üyesidir; 1988-2003 arasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yapmış, ardından pek çok kaza-kırım incelemesinde bulunmuştur. Tartışma konusu tutanağı 20 Mayıs 2009’da imzalayan iki üyeden biridir. O da 28 Eylül 2011’de gözaltına alınıp 2 Ekim’de tutuklanmış, 18 Mayıs 2012’de serbest bırakılmıştır.
Kerem Mumcuoğlu kurulun diğer üyesidir; 2002’de Anadolu Teknik Lisesi’nden mezun olduğu ve o tarihten itibaren sekiz kaza incelemesinde yer aldığı belirtilmiştir. Tutanağı Şıhmehmet Sevdim’le birlikte imzalamıştır. Gözaltı, tutuklama ve tahliye takvimi diğer iki üyeyle aynıdır.
Kenan Köksal, kaza-kırım ve enkaz çalışmasında görevli olup soruşturmada üzerine ayrıca gidilen bir isimdir. Evinde arama yapılmış, ele geçen eşyalar adli emanete alınmış, kendisi tutuklanıp 18 Nisan 2012’de tahliye edilmiştir. İsnat edilen suçları doğrulayan delile ulaşılamadığından hakkında takipsizlik verilmiştir.
Sayıca en kalabalık olan bu grup, dosyanın en tartışmalı yanını oluşturmaktadır. Bu kişilere, kaza-kırım heyetinin aksine, kişiye özgü ve somut bir fiil isnat edilmemiştir. Hepsi silahlı terör örgütü üyesi olma ve dolayısıyla bu örgüt eliyle işlendiği ileri sürülen öldürme iddiası kapsamında, telefonları dinlenerek ve baz kayıtları taranarak soruşturmaya dahil edilmiştir. Kararda bu isimlerden herhangi birinin belirli bir günde belirli bir eylemi yaptığına dair tespit yoktur. Haklarındaki takipsizlik de kişiye özel bir muhakemeyle değil, soruşturmanın genel sonucuyla verilmiştir. Bu kişilerin bir bölümü 2011 sonbaharında gözaltına alınmış, bir kısmı aylarca tutuklu kalmıştır.
Fatih Bengi, Malatya 2. Kara Havacılık Alay Komutanı’dır. Hakkında bireysel fiil isnadı yoktur; iletişimi denetlenen şüpheliler arasında yer almış, delil çıkmayınca takipsizlik almıştır.
Ebubekir Semih Yüksekkaya emekli kara pilot yarbaydır. 29 Eylül-2 Ekim 2011 arasında üç gün gözaltında tutulmuş, delil bulunamadığından takipsizlik verilmiştir.
Davut Uçum kara pilot yüzbaşıdır ve aynı üç günlük gözaltı grubundadır. Örgüt üyeliği ve öldürme iddiasını doğrulayacak bulguya ulaşılamamıştır.
Bekir Çerikçi astsubaydır. Gözaltına dahi alınmamış, yalnızca iletişimi denetlenen şüpheliler listesinde yer almıştır. Dinlemelerden sonuç çıkmayınca takipsizlik verilmiştir.
Suat Kaplan astsubaydır; 28 Eylül-2 Ekim 2011 arasında dört gün gözaltında kalmıştır. Halil İbrahim Açan kıdemli başçavuştur ve o da dört gün gözaltında kalmıştır.
Ersöz Sağlam binbaşıdır, dört gün gözaltında kalmıştır.
Mehmet Çağlar kara pilot binbaşıdır, dört gün gözaltında kalmıştır.
Recep Ercan teknisyen kıdemli başçavuştur, üç gün gözaltında kalmıştır.
İrfan Yavuz kara pilot yüzbaşıdır ve 29 Eylül-2 Ekim arasında gözaltında tutulmuştur. Bu isimlerin hepsi hakkında, isnat edilen suçları doğrulayan delil bulunamadığı gerekçesiyle takipsizlik verilmiştir.
Aydın Özsıcak astsubaydır ve bu grupta hakkında en fazla tedbir uygulanan isimlerdendir. 28 Eylül’de gözaltına alınmış, 2 Ekim’de tutuklanmıştır. Serbest kaldıktan sonra hakkında adli kontrol ve 10.000 lira güvence bedeli uygulanmış, bu tedbir 6 Eylül 2012’ye kadar sürmüştür. Delil bulunamayınca takipsizlikle birlikte adli kontrolün kaldırılmasına ve güvence bedelinin iadesine karar verilmiştir.
Nedim Bakırhan astsubaydır; gözaltının ardından tutuklanmış ve 13 Temmuz 2012’de tahliye edilmiştir.
Nusret Memiş astsubaydır ve tutuklananlar arasında ilk tahliye edilen isimdir; 16 Mart 2012’de serbest bırakılmıştır.
Cemal Şahin astsubaydır; üç günlük gözaltının ardından tutuklanmış, 13 Temmuz 2012’de tahliye edilmiştir. Üçü hakkında da takipsizlik verilmiştir.
Bu grup, Hava Kuvvetleri’ne mensup subay ve pilotlardan oluşmaktadır. Dosyada, kaza soruşturma kurulu görevlileri ve enkaz çalışmasında bulunan personelle birlikte “haklarında iddia ve isnat bulunulan şüpheliler” başlığı altında iletişimi denetlenen geniş listede yer almışlardır. Kara havacılık personelinde olduğu gibi bu isimler için de kişiye özgü bir eylem isnadı yoktur; şüphe, örgüt üyeliği varsayımı ve iletişim taramasından ibarettir. Bu isimlerden hiçbiri gözaltına alınmamış; telefonları dinlenmiş ve sonuç çıkmadığı için haklarında takipsizlik verilmiştir.
Ahmet Turhan hava pilot yüzbaşı, Sedat Kılıçarslan, Tezcan Kaymaz ve Nihat Biçer hava pilot albaydır. Ali Armağan, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı sıfatındaki kurmay albaydır; rütbesinin yüksekliğine karşın kendisine de kişiye özgü bir fiil isnat edilmemiştir. Bu isimlerin 2026 dalgasındaki konumu ve Ali Armağan’ın savcılık ifadesi aşağıda ayrıca ele alınacaktır.
Dursun Özmen, olay tarihinde Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı vekili olarak görev yapmış olup, kaza-kırım heyeti dışında hakkında en somut iddialar bulunan isimdir. Özmen’e yöneltilen suçlamalar iki ana eksende toplanmaktadır. İlk iddia, olaydan hemen sonra “Yazıcıoğlu’nun bacağı kırık, ambulansla hastaneye götürülüyor” şeklinde yayılan ve arama-kurtarma çalışmalarının seyrini olumsuz etkileyen dezenformasyona karışmasıdır. İkinci ve daha ağır olan iddia ise, HTS kayıtlarının incelenmesiyle ortaya çıkan “iletişim trafiği” ile ilgilidir. Özmen’in, kaza günü Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı adına kayıtlı elli sekiz ayrı telefon hattından, Mehmet Gül’e ait bir hatla otuz kez görüştüğü tespit edilmiş; müşteki vekili bu trafiğin, istihbarat birimindeki görevlilerle irade birliği içinde delillerin gizlendiğini ve kurtarma çalışmalarının kasıtlı olarak engellendiğini gösterdiğini ileri sürmüştür.
Savcılık, söz konusu soruşturma kapsamında bu iddiaları yeterli delil niteliğinde görmemiştir. İlk saatlerdeki bilgi kirliliğinin resmi operasyonlarda kayda değer bir gecikmeye yol açmadığı kanaatine varılmış ve Mehmet Gül ile yapılan yoğun telefon görüşmeleri ise bir il istihbarat yetkilisinin kaza araştırma süreci kapsamında ilgili daire başkanlığıyla temas kurması olarak yorumlanarak “hayatın olağan akışına uygun” bulunmuştur.
Ancak Özmen hakkındaki yargısal süreç burada bitmemiştir. Kendisine isnat edilen “görevi kötüye kullanma” suçu 1 Nisan 2014 tarihinde soruşturmadan tefrik edilerek ayrı bir kamu davasına konu edilmiştir. Bu yargılamanın esasını, yukarıda değinilen gerçeğe aykırı bilgi notu oluşturmuştur. Kahramanmaraş 1. Asliye Ceza Mahkemesi, 15 Şubat 2021 tarihinde Özmen’i “görevi kötüye kullanma” suçundan iki yıl hapis cezasına mahkûm etmiş; Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 14. Ceza Dairesi de 24 Şubat 2021’de kararı hukuka uygun bularak istinaf başvurusunu reddetmiştir. Bu yargısal sonuçlar iki bakımdan önemlidir:
İlk olarak, kaza-kırım soruşturmasındaki takipsizlik kararı, Dursun Özmen’i sorumluluktan kurtarmamıştır; karar yalnızca “kasten öldürme, suikast ve delil gizleme” isnatları bakımından verilmiş, “görevi kötüye kullanma” fiili ise tefrik edilerek mahkumiyetle sonuçlanmıştır.
İkinci ve daha kritik husus ise ortaya çıkan hukuki durumdur. Kesinleşen mahkumiyet, suikast veya kasti öldürme tespitine değil, kaza sonrasında “gerçeğe aykırı bir bilgi notu üretilmesine” dayanmaktadır. Yargı, olayın ilk saatlerinde yanlış bilgi üretilmesini ve bunun resmi kanallara sokulmasını başlı başına “ceza sorumluluğu doğuran bir fiil” olarak Kabul etmiştir. Bu kabul, aynı gece yaşanan diğer bilgi hataları için de temel bir ölçüt sunmaktadır. Kaynağı ve doğruluğu sorgulanmamış bir koordinatın, Genelkurmay bünyesindeki bir kriz merkezi eliyle “resmiyet kazandırılarak” sahaya servis edilmesi, nitelik itibarıyla Özmen’in ürettiği bilgi notuyla aynı niteliktedir. Bir il emniyet amirinin hazırladığı hatalı bir bilgi notu için ceza sorumluluğu öngören bir hukuk düzeninin, çok daha geniş imkanların yanlış noktaya yönlendirilmesine yol açan karar mekanizmalarını incelememiş olması, dosyadaki en belirgin tutarsızlıklardan biridir.
Kişisel ve grup bazlı iddiaların ötesinde, kararın verilme sebebi savcılığın, olayın bir “kaza” olduğu yönündeki değerlendirmesidir. Yedi yılı aşan soruşturma süreci sonunda savcılık, kasten öldürme veya sabotaj ihtimaline dair herhangi bir somut delile rastlanmamıştır. Adli tıp incelemeleri, teknik bilirkişi raporları ve uzman komisyon değerlendirmeleri, olayın temelinde “pilotaj hatası” olduğu noktasında birleşmektedir. Savcılık tespitine göre kazaya yol açan faktörler; uçuş planında yer almayan son dakika yolcusunun helikopterin azami kalkış ağırlığını limit dışına çıkarması, pilotun güzergâhtaki meteorolojik verileri incelemeksizin havalanması, 300-500 metre görüş mesafesinin bulunduğu yoğun sisli ve karlı sahada “görerek uçuş” ısrarıyla oryantasyon kaybına uğranılması ve neticede dağlık araziyle teması engelleyememedir. Kazaya sebebiyet veren pilot Mustafa Kaya İstektepe de bu süreçte hayatını kaybetmiştir.
“Kurtarma çalışmalarının kasten geciktirildiği ve yerin aslında en başından beri bilindiği” yönündeki iddialarına da kararda teknik verilerele cevap verilmiştir. Otopsi raporlarına göre, helikopterdeki beş kişi kazayı izleyen 30 ila 60 dakika içerisinde yaşamlarını yitirmişlerdir; kaza saati 15.00 kabul edildiğinde bu, en geç saat 16.00’ya denk gelmektedir. Oysa helikopterin hangi il sınırları içerisinde düştüğü (Kahramanmaraş, Kayseri veya Yozgat) bu saatte henüz belirsizdir; telefon sinyalleri üzerinden düşüş bölgesinin Kahramanmaraş sınırları içinde olduğu ancak saat 17.00’den itibaren netleşmeye başlamıştır. İsmail Güneş özelinde ise Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu’nun 19 Ocak 2011 tarihli raporu, ölümün kazadan 4-6 saat sonra donma nedeniyle gerçekleştiğini saptamıştır; en geniş zaman dilimi esas alındığında dahi bu saat 21.00 civarına karşılık gelmektedir.
Enkazın yeri ancak baz istasyonu sinyallerinin analiziyle daraltılabilmiştir. Bu sürecin saat saat dökümü yukarıda arama-kurtarma başlığı altında verilmiştir; özetle konumun anlamlı biçimde daraltıldığı an, ölümlerin çoktan gerçekleşmiş olduğu andır.
Arazi ve meteorolojik koşullar, arama-kurtarmanın neden bu denli güçleştiğini tek başına açıklamaktadır. Kaza bölgesi, yer yer derin çukurlarla (“kokurdanlık”) dolu, dik eğimli ve ulaşımı zorlu bir dağlık coğrafyadır. Kaza günü saat 22.00’den iki gün sonrasına kadar süren yoğun kar yağışı, enkaz bölgesindeki kalıcı sis ve yer yer bir metreyi aşan kar örtüsü, görüş mesafesini asgari düzeye indirmiştir. Öyle ki, enkaz 27 Mart 2009 tarihinde vatandaşlar tarafından bulunduktan sonra dahi, bölgeye intikal eden özel birlikler zorlu arazi koşulları nedeniyle yollarını kaybederek koordinatı bilinen enkaza ulaşmakta dahi ciddi güçlük yaşamışlardır.
Bütün bu veriler bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Hem 2016 tarihli takipsizlik kararında hem de 13 Temmuz 2026 operasyon listesinde yer alan yirmi iki ismin büyük çoğunluğu için, kişiye özgü somut bir suç isnadı ortaya konulamamıştır. Bu kişiler ağırlıklı olarak baz istasyonu kayıtları, iletişim verileri ve görevli oldukları birimler üzerinden “toplu şüpheli” statüsüne alınmış; kimileri günlerce gözaltında tutulmuş, kimileri ise aylarca tutuklu kalmıştır.
Soruşturma sürecinde suikast iddiasını destekleyecek teknik veya maddi bir delile ulaşılamadığı için takipsizlik kararı verilmiştir. Karar verilirken; sivil kaza-kırım heyetine yönelik sahtecilik iddialarında kriminal raporların sonucuna, emniyet istihbaratı görevlileri hakkındaki irtibat iddialarında ise görüşmelerin “olağan kurumsal faaliyetler” kapsamında olduğuna dayanılmıştır. Kaybolan cihazlar ve görevi kötüye kullanma gibi fiiller ise mevcut soruşturmadan tefrik edilerek diğer yargı mercilerine gönderilmiştir.
20 Haziran 2016 tarihli takipsizlik kararı dosyanın sonu olmamıştır. Yazıcıoğlu ailesi ve BBP avukatları karara itiraz etmiş; Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Hâkimliği bu itirazı yirmi bir ay beklettikten sonra Nisan 2018’de yirmiden fazla şüpheli yönünden takipsizliği kaldırmış, diğer kişilerle ve konularla ilgili itirazları reddetmiştir. Ailenin talebiyle yedi kişi daha soruşturmaya eklenmiştir. 2020’de yeni bir bilirkişi heyeti kurulmuş, buna karşın soruşturma uzun yıllar sonuçlandırılamamıştır. Dosya nihayet 12 Haziran 2026 tarihli yetkisizlik kararıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiş ve bu devirden yaklaşık bir ay sonra geniş çaplı bir operasyon gerçekleştirilmiştir.
Operasyonda Ankara merkezli on ilde otuz adrese eş zamanlı baskın yapılmıştır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gözaltı kararını dört kategori üzerinden verdiği basına yansımıştır: olay günü olay mahallinde uçuş yaptığı tespit edilen askeri jet pilotları; olay yerine giden askeri helikopterin kırıma uğraması sonrasında seçilerek gönderildiği değerlendirilen askerî kaza-kırım ekibinde görevli personel; sivil kırım ekibinin askeri kazakırım ekibiyle birlikte hareket ederek cihazları söktüğü değerlendirilen personel ve koordinat tespitiyle görevli Emniyet Genel Müdürlüğü personeli.[8] Yirmi dokuz kişi hakkında gözaltı kararı verilmiş, gözaltına alınan yirmi yedi kişiden on dokuzu tutuklanmış, sekizi adli kontrolle serbest bırakılmıştır. On yedi yıllık dosyada ilk kez bu kadar geniş bir grup doğrudan tasarlayarak kasten öldürme suçlamasıyla karşı karşıya kalmıştır.
Tutuklananlar arasında emekli Tuğgeneral Fatih Bengi, emekli albay Ali Armağan, eşi Şerife Armağan, askeri kaza-kırım ekibinde yer alan şüpheliler ve eski emniyet amiri Dursun Özmen bulunmaktadır.[9] Helikopterin enkazından GPS cihazlarını sökerken görüntülenen Davut Uçum ile Aydın Özsıcak ise halihazırda Cumhurbaşkanına suikast girişimi davası nedeniyle cezaevindedir. Bu kategori listesinin kendisi dahi dikkate değerdir: gözaltıların dayanağı, kişilerin belirli bir fiili işlediğine dair tespit değil, o gün belirli bir görevde ya da belirli bir bölgede bulunmuş olmalarıdır. Nitekim “değerlendirilen personel” ifadesi, kararın bir tespite değil bir kanaate dayandığının göstergesidir.
Yeni soruşturmaya ve ona eşlik eden medya anlatısına konu iddialar, aslında yıllardır bilinen ve büyük ölçüde daha önce incelenmiş olan hususlardır. Bu iddiaları özetlemek gerekirse: helikopterin, o gün bölgede uçtuğu ileri sürülen F-16 ve F-4 savaş uçaklarının yarattığı türbülansla düşürüldüğü; radar kayıtlarında kaza anına denk gelen yaklaşık dört buçuk dakikalık bir “kesinti” bulunduğu; helikopterdeki GPS cihazlarının delilleri karartmak için söküldüğü; ölenlere karbonmonoksit verilmiş olabileceği; hatta yaralıların enkazdan çıkarılıp kamera karşısında öldürüldüğü; bir F-4 uçağındaki eski subay Ali Armağan’ın Adil Öksüz ile 152 kez irtibat kurduğu; dosyaya ByLock yazışmaları ile bir itirafçı beyanının eklendiği. Bu anlatıda ayrıca “kol altı” ya da “kor uçuşu” denilen manevraların yapıldığı ve ilgili jet üssünün sonradan kapatıldığı gibi ayrıntılar da bir şüphe ortamı oluşturmak için sıralanmaktadır.
Bu iddiaların bir kısmı, savcılık ve aile avukatlarınca dile getirilen değerlendirmelerdir ve henüz ne bir iddianameyle ne de kesinleşmiş bir mahkeme kararıyla ortaya konulmamıştır. Dolayısıyla bunların “ortaya çıkarılmış yeni gerçekler” olarak sunulması, hukuki bakımdan temkinle karşılanmalıdır. Daha da önemlisi, bu başlıkların hemen hepsi, 2016 takipsizlik kararına esas alınan kapsamlı teknik incelemede zaten ele alınmış ve karşılanmıştır.
Bugün kamuoyunda “yeni” ya da “şüpheli” olarak sunulan başlıkların hemen tamamı, bu çalışmanın birinci kısmında ilgili başlıklar altında ayrıntısıyla incelenmiş hususlardır. Aynı anlatımları burada tekrarlamak yerine, her iddianın dosyada nerede ve nasıl karşılandığını göstermek yeterlidir:
Bu başlık altında ele alınacak hususlar, Yeni Şafak’ta Bülent Orakoğlu imzasıyla yayımlanan yazıda ileri sürülen iddialardır. Yazı, olayı çarpıcı bir suikast anlatısı haline getirmekte; ancak sıraladığı hususların neden gerçeği yansıtmadığı, yine takipsizlik kararındaki somut tespitlerle ortadadır.[10]
Yazının temel iddiası, helikopterin ‘’FETÖ’cü’’ pilotların kullandığı F-16 ve F-4 savaş uçaklarının yarattığı türbülansla düşürüldüğüdür. Oysa olayı inceleyen üç merciin (Kaza Soruşturma Kurulu, DDK ve TBMM Araştırma Komisyonu) hiçbiri, kazaya bir başka hava aracının yol açtığını saptamamıştır; kazanın seyrini açıklayan somut teknik bulgular ise birinci kısmın “4. Kararın Dayandığı İnceleme ve Raporlar” ile “9. Radar Kayıtları ve Bölgedeki Hava Trafiği” başlıklarında ayrıntısıyla verilmiştir. Kısacası türbülans iddiası, kanıtlanmış bir olgu değil, bu bulgularla çelişen bir varsayımdır.
Nitekim olayı bu yönüyle inceleyen bilirkişi raporunda da türbülans iddiasının teknik dayanaktan yoksun olduğu ortaya konmuştur. Uluslararası Sivil Havacılık kuralları ile ICAO Doc 4444 dokümanına göre F-4 ve F-16 uçakları “medium (orta)”, Bell 206 L-4 helikopteri ise “light (hafif)” sınıfa girmekte olup; bir hava aracının dümen suyu türbülansıyla (wake turbulence) helikopterin düşebilmesi için ilgili aracın helikoptere dikey olarak 1000 feet’ten (304,8 metre) ya da yatay olarak 5 deniz milinden (9,26 kilometre) çok daha yakın geçmesi gerektiği belirtilmiştir. Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığına sunulan 2 Mart 2016 tarihli son bilirkişi raporunda da, helikopterin bir hava aracının etkisiyle düştüğüne dair bir bulguya ulaşılamadığı ve kayıtlar üzerinde herhangi bir montaj izine rastlanmadığı sonucuna varılmıştır.
Yazıda, gazeteci İsmail Güneş’in kırık çeneyle 27 dakika nasıl konuştuğu ve kırık bacakla, 1 metreyi aşan karda tek başına nasıl indiği bir “sır” gibi sunulmaktadır. Oysa dosyadaki veriler, Güneş’in kazadan sonra bir süre hayatta kaldığını ve saat 17.23’e kadar telefon görüşmeleri yaptığını zaten ortaya koymaktadır; bu, otopsinin onun ölümünü diğerlerinden farklı olarak kazadan yaklaşık 4-6 saat sonrasına yerleştirmesiyle de uyumludur. Kendisi, enkazdan yaklaşık 400-500 metre uzakta, karın altında iki gün sonra bulunmuştur. Bir yaralının kazadan sonra bir süre yaşaması ve kısıtlı da olsa hareket etmesi, bir suikastin değil, trajik ama olağan bir hayatta kalma sürecinin göstergesidir.
Yazıda yer alan, yaralıların enkazdan çıkarılıp kamera karşısında işkenceyle öldürüldüğü iddiası hiçbir adli bulguyla desteklenmemektedir. Otopsi sonuçları ile “elleri havada, üzerine askerlerin yürüdüğü” videonun hiç var olmadığına ilişkin adli imaj incelemesi yukarıda aktarılmıştır; her iki bulgu da bu iddiayı dışlamaktadır.
Yazıda, Çukurova Adli Tıp’ın kanlarda zehir bulmamasına rağmen Adli Tıp Kurumu’nun karbonmonoksit bulmasının “aydınlatılmamış bir sır” olduğu ileri sürülmektedir. Bu husus yukarıda ayrıntısıyla açıklanmıştır; iki inceleme farklı maddeleri aramaktadır ve saptanan karbonmonoksit, bir zehirleme yönteminin değil kazanın kendisinin sonucudur.
Yazıda en iddialı biçimde sunulan husus, bir F-4 uçağındaki eski subay Ali Armağan’ın Adil Öksüz ile 152 kez irtibat kurduğu tespitidir. Bu iddia, aşağıda Ali Armağan’ın savcılık ifadesi başlığı altında ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Burada belirtilmesi gereken, söz konusu bulgunun 2016 takipsizliğine esas olan dosyada yer almadığı; Armağan’ın o dosyada yalnızca iletişimi denetlenen geniş listede bulunduğu ve hakkında olayı aydınlatacak hiçbir veri elde edilemediğidir.
Yazıdaki “jetlerin bağlı olduğu 112’nci Ana Jet Üssü’nün sonradan kapatılması”, “ancak savaş zamanı yapılan kor uçuşu” ya da emekli bir yarbayın arama-kurtarmayı yanlış yönlendirdiği türünden hususlar da birer delil değil, çağrışım ve imalar zinciridir. Bir üssün idari nedenlerle kapatılması, bir manevranın adı veya bir kişinin bölgede bulunması, tek başına hiçbir suçun kanıtı olamaz. Nitekim kararda, kazadan sonra yayılan “Yazıcıoğlu kurtarıldı, hastaneye götürülüyor” türünden yanlış bilgilerin bile resmi arama-kurtarma ekiplerinin çalışmasında bir gecikmeye yol açmadığı açıkça tespit edilmiştir.
Sonuç olarak, yazıda “flaş gelişme” ve “ortaya çıkan gerçek” diye sunulan hususların büyük çoğunluğu, ya on yıl önce raporlarla çürütülmüş iddialardır ya da henüz hiçbir yargı kararıyla doğrulanmamış varsayımlardır. Bir kişiyi bir cinayete bağlamak için onun o gün bölgede bulunması, bir yapıyla ilişkilendirilmesi veya çevresindeki birinin adının geçmesi yetmez. Öldürme kastının ve fiille nedensel bağın somut ve kişiye özgü delillerle ortaya konması gerekir. Bu ölçüt karşılanmadığı sürece, sıralanan iddialar bir şüphe atmosferi yaratmaktan öteye geçemez.
Odatv’de 17 Temmuz 2026’da yayımlanan “A’dan Z’ye Muhsin Yazıcıoğlu dosyası” başlıklı haber, yeni soruşturmaya girdiği belirtilen delilleri sıralamaktadır.[11] Ancak bu haberin en dikkat çeken yanı, sıraladığı hemen her iddianın ardından bizzat “kesinleşmiş bir adli tespit bulunmuyor”, “yargı kararıyla doğrulanmış değil” ya da “hukuki değerlendirmesi yargılama sürecinde netlik kazanacak” gibi çekincelere yer vermesidir. Yani haber, ortaya koyduğu hususların kanıtlanmış gerçekler değil, henüz sınanmamış iddialar olduğunu kendi içinde kabul etmektedir. Bu başlıkların neden bir suikast tespitine dönüşemeyeceği aşağıda açıklanmıştır.
Haberde öne çıkarılan ilk husus, dönemin kaza-kırım heyeti başkanı Ferudun Seren’in mahkemede, ekibin o tarihte uluslararası kaza-kırım eğitimi ve sertifikasına sahip olmadığını söylemesidir. Oysa bu ifade bir suikasti değil, olsa olsa idari bir eksikliği gösterebilir. Kaldı ki heyet üyelerinin havacılık geçmişi ve tecrübesi 2016 kararında ayrıca incelenmiş ve yeterli bulunmuştur. Daha da önemlisi, aynı Ferudun Seren mahkemedeki savunmasında teknik kanaatini değiştirmemiş, kazanın pilotaj hatası ve olumsuz hava koşulları nedeniyle meydana geldiğini ısrarla savunmuştur. Yani haberin öne çıkardığı isim, aslında olayın bir kaza olduğu yönündeki tespiti doğrulamaktadır.
Bölgede iki F-16 ile bir F-4’ün bulunduğu ve F-4’ün bir süre radardan “kaybolduğu” iddiası da yeni bir durum değildir. Alçak irtifadaki bir hava aracının dağlık arazide radar kaplaması dışında kalmasının coğrafi bir olgu olduğu ve bunun bizzat düşen helikopter için de geçerli olduğu, birinci kısmın “9. Radar Kayıtları ve Bölgedeki Hava Trafiği” başlığında açıklanmıştır. Haberin kendisi de, savaş uçaklarının kazaya neden olduğuna dair kesinleşmiş bir adli tespit bulunmadığını açıkça yazmaktadır. Burada iki ayrı olgunun karıştırılmaması gerekir: F-4’ün radar izinin birkaç dakika görünmemesi alçak irtifayla açıklanan bir olgudur; Genelkurmay’ın savcılığa bildirdiği ve aynı başlıkta ele alınan yaklaşık dört buçuk dakikalık kayıt boşluğu ise ayrı bir konudur ve hâlâ açıklanmış değildir.
Haberde en fazla üzerinde durulan başlık, F-4 pilotlarından Ali Armağan’ın sonradan ‘’FETÖ’den’’ işlem görmesi, Adil Öksüz ile irtibatı ve eşi Şerife Armağan’ın parmak izinin Öksüz’ün evindeki bir kitapta bulunduğu iddialarıdır. Bütün bunlar doğru kabul edilse dahi, hukuken bir ilişki ve aidiyet gösterir, ancak bir kişinin 2009’da bir helikopteri düşürdüğünü göstermez. Bir subayın yıllar sonra başka bir soruşturmada adının geçmesi, bir eşin bir kitaba dokunmuş olması ya da kişiler arasında irtibat bulunması, öldürme fiiliyle ve öldürme kastıyla somut bir nedensellik kurulmadıkça cezai sorumluluğa yol açmaz.
Kazadan birkaç gün önce Malatya’da bazı kişilerin görüştüğü, bir başkasının ABD’ye gittiği ya da kazadan sonra iki ismin bir araya geldiği yönündeki “mahrem imam trafiği” iddiaları da aynı sorunu taşımaktadır. İnsanların belirli tarihlerde seyahat etmesi veya görüşmesi, ancak bu hareketliliğin helikopterin düşürülmesine yönelik somut bir eylemle bağı kurulduğunda anlam kazanır. Aksi halde ortada, olaydan bağımsız bir iletişim ve seyahat trafiğinin sonradan kazayla ilişkilendirilmesinden ibaret bir çıkarım kalır. Kaldı ki bu görüşmelerin hiçbirinde, helikopterin nasıl düşürüldüğüne dair fiziksel bir bağ ortaya konmuş değildir.
Haberde “en dikkat çekici delil” olarak sunulan ByLock yazışması ise, üzerinde durulması gereken bir diğer başlıktır. Zira burada bir yorum tartışmasından önce, çözülmesi gereken bir tarih sorunu vardır. Helikopter kazası 25 Mart 2009 tarihinde meydana gelmiştir. ByLock adlı haberleşme uygulaması ise ilk kez 2014 yılının Mart-Nisan aylarında yayımlanmış ve 2016 yılına kadar kullanılmıştır. Bir başka deyişle, olayın gerçekleştiği tarihte böyle bir uygulama yoktur. Dolayısıyla ByLock içeriklerinin, kazanın öncesine, kaza anına ya da kazayı izleyen kritik saatlere ilişkin doğrudan bir delil oluşturması teknik olarak mümkün değildir. Aynı husus, yazışmalarla “uyumlu” olduğu ileri sürülen HTS hareketliliği bakımından da geçerlidir. Zira, söz konusu telefon trafiği 23 Mayıs 2014 tarihine aittir ve olsa olsa 2014 yılındaki bir hareketliliği doğrular, ancak 2009 yılında yaşananlar hakkında doğrudan bir anlam ifade etmez.
Geriye bir tek, 2014 tarihli bir yazışmanın, beş yıl önce yaşanmış bir olayı geriye dönük olarak anlattığının kabulü kalmaktadır. Bu ihtimal mantıken imkansız değildir; ancak bir ceza soruşturmasında böyle bir kabulün gerekçelendirilmesi gerekir. Oysa kamuoyuna yansıyan bilgilerde, bu yazışmanın neden helikopter kazasına ilişkin olduğunun kabul edildiği açıklanmamaktadır. Mesajın içeriği de bu kabulü desteklememektedir. ByLock verilerinin hukuka aykırı elde edildiği ve delil sayılamayacağı gerçeği bir kenara bırakılsa bile, iddia edilen yazışma içeriğinden yola çıkarak bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. İlgili kişinin “başına Yazıcıoğlu hadisesi gelince” İzmir’e gidip “işi hallettiğini” söylediği varsayılsa dahi, bu sözler yalnızca olayın ardından ortaya çıkan bir sorunun çözüldüğünü ifade eder. Yazışmanın hiçbir yerinde helikopterin düşürülmesine, uçuşun engellenmesine veya arama-kurtarma faaliyetlerinin saptırılmasına dair tek bir anlatı yoktur. “İş halledildi” ifadesi, kime ve neye ilişkin olduğu tamamen bağlama bağlı, muğlak bir cümledir.
Burada karşımıza ceza muhakemesinin en bilinen sorunlarından biri çıkmaktadır. O da bir metnin, önceden Kabul edilmiş bir varsayıma göre okunmasıdır. Bir yazışmada “Yazıcıoğlu” adının geçmesi, o yazışmanın helikopterin düşürülmesini anlattığını göstermez. Olsa olsa konuşanların bu konudan söz ettiğini gösterir. Bu ikisi arasındaki mesafeyi kapatacak olan husus, yazışma değil, onu doğrulayan bağımsız ve maddi delillerdir. Dosyada böyle bir delilin bulunduğuna dair bir bilgiye yer verilmemiştir. Kaldı ki 2014 yılında yapılmış bir konuşmanın, aynı yıla ait telefon kayıtlarıyla “uyumlu” bulunması da bir doğrulama değildir; yalnızca aynı döneme ait iki verinin birbirini tekrar etmesidir.
Sonuç olarak bu başlıkta ortaya konulan, 2009 yılına ait bir delil değil; 2014 yılına ait bir metnin, 2009 yılındaki bir olaya atfen yorumlanmasıdır. Bu yorumun hangi gerekçeyle yapıldığı, hangi ölçütlere dayandığı ve hangi bağımsız delille desteklendiği belli değildir. Teknik olarak var olmayan bir dönemin delili olarak sunulan bir içeriğin, “en dikkat çekici delil” başlığıyla kamuoyuna aktarılması ise, bu çalışmanın baştan beri işaret ettiği tabloyu doğrulamaktadır. O da, ortaya yeni bir maddi bulgu konulmaması ve mevcut bir kanaate uygun düşecek malzeme aranmasıdır.
Dosyaya girdiği belirtilen itirafçı beyanı da niteliği gereği temkinle karşılanmalıdır. Abuzer Dilekçi’nin ifadesi, olaydan on iki yıl sonra (2021) verilmiş; bizzat gördüğü bir fiile değil, “Jhosef” kod adlı bir kişinin sözlerine tanıklık ettiği iddiasına dayanmaktadır. Dilekçi’nin kendisi de, bu konuşmalardan helikopterin örgütçe düşürüldüğü “kanaatine vardığını” söylemektedir. Yani ortada doğrudan bir bilgi değil, bir çıkarım vardır. Haberin de belirttiği gibi, bu beyana ilişkin kesinleşmiş bir yargı kararı yoktur. Kulaktan dolma, yıllar sonrasına ait ve kanaate dayalı bir beyanın, yüzlerce sayfalık teknik raporla ortaya konan kaza tespitini tersine çevirebilmesi için, en azından fiziksel mekanizmayı gösteren bağımsız bir delille desteklenmesi gerekir.
Toparlamak gerekirse, Odatv haberinde sıralanan hususların ortak özelliği; fiziksel olarak helikopterin nasıl düşürüldüğünü gösteren bir delil sunmaması, bunun yerine kişiler arası ilişkiler, seyahatler, muğlak mesajlar ve yıllar sonrasına ait beyanlar üzerinden bir “örgütsel hava” oluşturmaya çalışmasıdır. Oysa 2009 ile 2016 arasında yürütülen soruşturmada, bu sorunun cevabı, helikopterin neden düştüğü, onlarca kurum, laboratuvar ve rapor eliyle yanıtlanmaya çalışılmış ve savcılık tarafından kazanın pilotaj hatası kaynaklı olduğunu belirtilmiştir. İlişki ve aidiyet iddiaları bu gerçeği değiştirmedikçe ve her bir kişinin öldürme kastı somut biçimde gösterilmedikçe, bunlar mahkumiyetin değil olsa olsa bir şüphenin konusu olabilir. Bütün bu nedenlerle, söz konusu haberde “yeni delil” olarak sunulan hususlar, takipsizlik kararındaki tespit ve değerlendirmeleri çürütecek nitelikte değildir.
Sözcü gazetesinin 18 Temmuz 2026 tarihli “Enkazı buldular, ölmesini beklediler” başlıklı haberinde, tutuklanan on dokuz şüphelinin emniyet ve savcılık ifadelerinden bölümler aktarılmıştır.[12] Haber bu iddialı başlıkla sunulsa da, metnin içeriği bu başlığı destekleyecek nitelik taşımamaktadır. İfadeler tek tek incelendiğinde ortaya çıkan tablo şöyledir:
Kenan Köksal’a ilişkin hususlar: Kaza-kırım ekibinde olmamasına rağmen enkaza giden ve helikopterden bazı parçaları söken Köksal’a dair haberde, şüphelinin 15 Temmuz döneminde bir tuğgeneralle iki kez görüştüğü ve mahrem imamlarla irtibatlı olduğu öne sürülmüştür. Köksal suçlamaları reddetmiştir. Buradaki temel sorun şudur; iki telefon görüşmesi veya bir irtibat tespiti kişinin örgütle ilişkisi hakkında fikir verebilir; ancak 2009 yılında bir helikopterin düşürülmesine iştirak ettiğini kanıtlamaz. Ayrıca Köksal’ın enkaz üzerindeki çalışması ve cihazların akıbeti 2016 yılındaki kararda zaten incelenmiş, sahtecilik iddiası Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı raporlarıyla çürütülmüş, cihazlar konusu ise ayrıştırılarak Göksun Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir. Yani ortada yeni bir fiil yoktur ve eski bir olay bugün örgütsel çerçeveye oturtulmaya çalışılmaktadır.
Bekir Çerikçi’ye ilişkin hususlar: Kaza-kırım heyeti üyesi emekli astsubay Çerikçi, ifadesinde kazayı hava şartlarına bağlamış ve “o şartlarda yüz uçuş yapılsa en az doksan dokuzunda benzer kaza yaşanması olasıdır” demiştir. Bu anlatım, haberin başlığındaki iddiayı değil, 2009-2016 yılları arasında hazırlanan üç resmi raporun sonucunu desteklemektedir. Benzer şekilde, alçak uçuş ve sonik patlama ile helikopteri düşürdükleri ileri sürülen pilotlar da bunun teknik olarak mümkün olmadığını, kazanın hava şartlarından kaynaklandığını savunmuşlardır. Yani haberde yer verilen ifadelerin bir kısmı, gazetenin kendi tezini çürütmektedir.
İsmail Kaya’ya ilişkin hususlar: Kaza tarihinde Kahramanmaraş İstihbarat Şube’de görevli olan Kaya, arama-kurtarma çalışmalarını saptıran sahte bilgi notunu dönemin istihbarat amiri Dursun Özmen’in emriyle gönderdiğini söylemiştir. Bu anlatım iki sebeple yeni bir delil değildir. İlk olarak, söz konusu bilgi notu nedeniyle Dursun Özmen zaten yargılanmış; Kahramanmaraş 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nce “görevi kötüye kullanma” suçundan iki yıl hapis cezasına çarptırılmış ve karar istinafta onanmıştır. Yani notun gerçeğe aykırı olduğu ve bir kamu görevlisince hazırlandığı zaten beş yıl önce yargı kararıyla sabittir. İkincisi, Özmen o dönem verdiği ifadede iki farklı bilgi notu hazırladığını, ikincisinin içeriğini İsmail Güneş’in telefon görüşmesi ve basına yansıyan bilgilerle oluşturduğunu söylemiş ve örgütten talimat almadığını, aksine Kayseri Valisi’nin şaibeli açıklamalarının etkili olduğunu belirtmiştir.[13] Ortada birbiriyle çelişen iki şüpheli beyanı vardır ve ikisi de tek başına delil değildir.
Konum tespitine ilişkin hususlar: İsmail Kaya ifadesinde, şubede görevli İlyas Uçar’ın kazadan hemen sonra baz istasyonu verileriyle kaza yerini doğru tespit ettiğini, buna rağmen enkaza üç gün geç ulaşıldığını ve Uçar’ın “ısrarla benim bulduğum adrese gitmiyorlar” dediğini aktarmıştır. Bu anlatım, dosyada on beş yıldır zaten mevcut olan bir gerçeğin farklı bir isimle tekrarıdır. DDK raporunda aynı işlem Jandarma İstihbarat Astsubayı Süleyman Akdoğu’ya atfedilmiş ve arama-kurtarmanın bu veriye rağmen yanlış alanlarda yapıldığı kayda geçirilmiştir. Burada yeni olan bilgi değil, bilgiyi üreten kişinin adıdır. Üstelik dosyanın mantığıyla da bir çelişki vardır: Doğru veriyi üreten kişi neden kasten öldürme şüphelisidir? Ayrıca bir tarih hatası da dikkat çekicidir: Kaya enkaza üç gün sonra ulaşıldığını söylemekte, ancak dosyaya göre enkaz iki gün sonra, 27 Mart 2009’da bulunmuştur.
Kerem Mumcuoğlu’na ilişkin hususlar: Kaza-kırım ekibinden Mumcuoğlu, enkazda inceleme yaparken cihazların yerinde olduğunu, ancak daha sonra kaybolduğunu fark ettiklerini ve durumu Ferudun Seren’e bildirdiğinde “savcılığa bilgi verildi, rapora yazmaya gerek yok” yanıtını aldığını söylemiştir. Bu husus, üzerinde durulmaya değerdir çünkü DDK’nın “sökülen cihazlara raporda değinilmemiştir” eleştirisiyle örtüşmektedir. Ancak bu da yeni değildir: DDK aynı tespiti 2011 yılında yapmış ve 768. sayfadaki 12 No’lu öneriyle soruşturma açılmasını istemiştir. On beş yıl boyunca yapılmayan şey, bu öneriyi işleme koymaktır. Şimdi yapılan ise, bu öneriyi işleme koymak yerine, cihazların kaybolduğunu bildiren kişileri kasten öldürme şüphelisi olarak tutuklamaktır.
Sonuç olarak; haberdeki ifadelerin hiçbiri helikopterin nasıl düşürüldüğünü kanıtlamamaktadır. İki anlatım kazayı hava şartlarına bağlamakta, ikisi hâlihazırda yargı kararına bağlanmış bir meseleyi tekrarlamakta, biri on beş yıldır bilinen bir durumu farklı isimle anlatmakta, diğeri ise DDK’nın yıllar önce yaptığı bir tespiti doğrulamaktadır. Bir haber başlığının “enkazı buldular, ölmesini beklediler” olması, o anlatımların bunu söylediği anlamına gelmez.
Anadolu Ajansı kaynaklı ve 18 Temmuz 2026 tarihli habere göre, tutuklanan emekli albay Ali Armağan ile eşi Şerife Armağan’ın ifadeleri dosyaya girmiştir.[14] Bu ifadeler, yeni dalganın delil mantığını anlamak bakımından önemlidir.
Armağan’a, kazanın meydana geldiği saatlerde Malatya Erhaç Havalimanı’ndan kalkan F-4 uçakları sorulmuştur. Soruşturma makamları, olay günü D721 çağrı adlı ve HH721 iz numaralı 14.26-15.41 saatleri arasındaki uçuşta Ali Armağan ile Ahmet Turhan’ın; D720 çağrı adlı ve HH720 iz numaralı 10.30-12.12 saatleri arasındaki uçuşta ise Ali Armağan ile Nihat Biçer’in yer aldığına ilişkin kayıtları göstermiştir. Armağan, helikopterin düştüğü sırada Sivas üzerinde önleme görevinde bulunduğunu, Genelkurmay Başkanlığından gönderilen bilgilerin yanlış olduğunu ve Kahramanmaraş semalarında F-16 pilotlarıyla uçmadığını öne sürmüştür. F-4 uçağının bazı anlarda radardan kaybolmasına ilişkin olarak ise “bana gösterilmiş olan uçuşta F-4’ün dört dakika radardan kaybolma sebebi, radarın tespit edemeyeceği düşük irtifada uçmasıdır; uçuş yapılan yer dağlık ise radar görüntüleyemez” demiştir.
Bu son cevap, dosyanın kendi teknik tespitleriyle örtüşmektedir; radarların olay anını görüntüleyememesinin dağlık coğrafya ve alçak irtifayla açıklandığı ve düşen helikopterin kendisinin de aynı nedenle radarda görünmediği, birinci kısmın “9. Radar Kayıtları ve Bölgedeki Hava Trafiği” başlığında anlatılmıştır. Bu cevabın, Genelkurmay’ın savcılığa bildirdiği kayıt boşluğuyla ilgisi yoktur. Zira biri belirli bir uçağın izinin görünmemesine, diğeri o zaman aralığına ait kaydın hiç gönderilememesine ilişkindir.
İfadenin asıl dikkat çekici yanı ise tarihlerdedir. Armağan’a, ‘’FETÖ’nün’’ sözde TSK imamı olarak nitelenen Adil Öksüz’ün kullandığı hatla 21 Şubat 2012 ile 10 Şubat 2014 arasında 152 kez irtibat kaydı tespit edilen operasyonel hattın kendisine ait olup olmadığı sorulmuştur. Armağan hattın kendisine ait olmadığını, Adil Öksüz ve Kemal Batmaz ile irtibatı bulunmadığını, kendisine bu iddiaların yöneltilmesinin telefonu ile eşinin telefonunun aynı yerden baz vermesinden kaynaklandığını söylemiştir. Şerife Armağan da Öksüz’ün evinde ele geçirilen kitapta parmak izine ulaşılmasına ilişkin soruya “şahsın ne iş yaptığını bilmem, irtibatım söz konusu değildir” cevabını vermiştir.
Burada altı çizilmesi gereken husus, ifadelerin doğru ya da yanlış olması değildir; bunu değerlendirmek mahkemenin işidir. Altı çizilmesi gereken, iddia edilen irtibatın tarih aralığıdır ve bu aralık 2012-2014’tür. Kaza ise 25 Mart 2009’da meydana gelmiştir. Yani bir kişinin 2012 ile 2014 arasında kurduğu ileri sürülen iletişim, üç ila beş yıl önce gerçekleşmiş bir olayın faili olduğunu göstermez. Bu, ceza hukukunda delil ile karine arasındaki farkın en açık örneklerinden biridir. Aynı sorun, yukarıda ele alınan ByLock yazışmaları bakımından da geçerlidir ve dosyanın ‘’FETÖ’’ ayağını oluşturan delillerin neredeyse tamamının kazadan yıllar sonrasına ait olması, tek başına üzerinde durulması gereken bir olgudur.
Kaldı ki Ali Armağan hakkındaki bu bulguların bir kısmı yeni de değildir. Aynı kişi 2016 takipsizlik kararında da şüphelidir. İletişimi denetlenen geniş listede yer almış ve hakkında kişiye özgü bir fiil isnadı bulunmadığı, delil elde edilemediği gerekçesiyle takipsizlik verilmiştir. Bugün eklenen tek unsur, kendisinin 15 Temmuz sonrasında ‘’FETÖ’’ üyeliğinden işlem görmüş olmasıdır. Bir kişiyle ilgili sonradan örgüt üyeliği iddiası, o kişinin yıllar önceki bir kazadan sorumlu olduğunu göstermez; olsa olsa araştırılması gereken bir başlangıç noktası oluşturur. Bir başlangıç noktasını sonuç yerine koymak ise soruşturma değil, ancak kanaat üretmektir.
Bütün bu veriler tek bir soruyu öne çıkarmaktadır: 2026’daki tutuklama dalgası, 2016’da takipsizlikle sonuçlanan dosyaya gerçekten yeni ve somut bir maddi delil eklemiş midir? Kamuoyuna yansıyan tablo incelendiğinde; jetler, radar kayıtları, karbonmonoksit seviyeleri, GPS cihazları, yanlış bilgi notları ve arama-kurtarmadaki aksaklıklar gibi hususların büyük ölçüde on yedi yıldır bilinen ve daha önce raporlarla cevaplanmış konular olduğu görülmektedir. Bu dalgada gerçekten “yeni” olan birkaç şüpheli ifadesinden ibarettir; ancak bu ifadeler de helikopterin nasıl düşürüldüğünü göstermemekte, dosyada zaten kayıtlı bulunan eksikliklere sadece yeni bir anlatıcı kazandırmaktadır. Değişen şey olguların kendisi değil; aynı olguların bu kez “FETÖ” ve “tasarlayarak kasten öldürme” etiketleriyle yeniden piyasaya sürülmesidir.
Burada dikkat çeken husus, dosyanın Ankara’ya devrinden yalnızca bir ay sonra on ilde eş zamanlı operasyonla on dokuz kişinin tutuklanmış olmasıdır. Kişilerin büyük çoğunluğunun tek “bağı”; o gün bölgede görevli olmak, kaza-kırım veya koordinat birimlerinde bulunmak yahut bu kişilerin yakını olmaktır. Her bir şüphelinin öldürme kastını somut ve kişisel delillerle ortaya koymadan gerçekleştirilen bu tür toplu tutuklamalar, cezai sorumluluğun bireyselliği ilkesine ve kolektif suçluluk yasağına aykırıdır.
Bu durumun mahiyetini belirleyen bir diğer ölçüt ise delillerin tarihidir. Yukarıda ayrıntılı şekilde açıklandığı üzere, yeni dalgada örgüt bağlantısına dayanak yapılan bulguların neredeyse tamamı kazadan yıllar sonrasına aittir. Zira irtibat kayıtları 2012-2014 arasına, ByLock yazışmaları ve HTS hareketliliği 2014 yılına, itirafçı beyanları ise 2021 yılına aittir. Oysa kaza 25 Mart 2009’da gerçekleşmiştir. Bir soruşturmanın maddi gerçeği aydınlatabilmesi için delilin, fiilin kendisiyle zaman ve mekân bakımından zorunlu bir bağı olması gerekir; ancak burada böyle bir bağ kurulabilmiş değildir.
Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer husus, müdahil vekillerinin, takipsizlik kararından sadece iki ay önce, 19 Nisan 2016 tarihli dilekçelerinde; MJ524, HH721, HK046 ve EJ012 kodlu hava araçlarının pilotlarının, ayrıca Ahmet Turhan ve Ali Armağan gibi isimlerin şüpheli sıfatıyla sorgulanmasını ve kokpitlerde keşif yapılmasını talep etmeleridir. Dolayısıyla 2026 operasyonunun hedef aldığı pilotlar, yeni bir delilin ortaya çıkardığı isimler değildir. On yıl önce dosyada dile getirilmiş, savcılıkça değerlendirilmiş ve takipsizlikle sonuçlanmış taleplerin bir tekrarıdır. Değişen tek şey, aynı listeye bu kez hiçbir yeni delil gösterilmeksizin gözaltı ve tutuklama kararlarıyla geri dönülmüş olmasıdır.
Buna, birinci kısmın “15. Aynı Savcılığın 2020 Tarihli İddianamesi” başlığında yer verilen iddianameyi de eklemek gerekir. İddia makamı 2020 yılında, bu dosyadaki suikast anlatısının yalan tanıklık ve zorlama delillerle üretildiğini resmî bir iddianameyle ortaya koymuştur. Bugün aynı dosyada yeniden gizli tanık, itirafçı ve toplu iletişim tespiti üzerinden ilerlenmesi, bu iddianamenin nasıl aşıldığının açıklanmasını gerektirir; bu açıklama yapılmadıkça 2026 süreci, 2020’de bizzat yargı eliyle reddedilen yöntemin tekrarı olmaktan öteye geçemez.
Operasyonun kimleri hedef aldığına yakından bakıldığında, “yeni delile dayalı bir soruşturma” izlenimi daha da zayıflamaktadır. Edinilen bilgilere göre, gözaltına alınanlar arasında bulunan üç kadın, Melike Sinem Uçum, Gülseren Özsıcak ve Şerife Armağan, aslında halihazırda cezaevinde bulunan üç şüphelinin, (Davut Uçum, Aydın Özsıcak ve Ali Armağan’ın) eşleridir. Eşleri zaten tutuklu olan ve olayla hiçbir ilgileri olamayan bu kişilerin gözaltına alınmasının, isnat edilen bir fiile dayanmaktan çok, cezaevindeki eşleri itirafçılığa yöneltmek ya da onlardan bilgi almak için bir baskı aracı işlevi gördüğü değerlendirilmektedir. Aile bireylerinin bu şekilde soruşturmaya dahil edilmesi, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesiyle bağdaşmayan, kaygı verici bir uygulamadır.
Hakkında gözaltı kararı verilenler arasında yer alan Sedat Kılıçarslan, Nihat Biçer ve Tezcan Kaymaz emekli pilot albay, Ahmet Turhan emekli pilot yüzbaşı, Hikmet Tanıl ise emekli astsubaydır. Bu kişilerin ortak özelliği, olayın yaşandığı 2009 yılından bu yana haklarında, cemaat soruşturmaları da dâhil olmak üzere, herhangi bir soruşturma bulunmaması ve hayatlarında ilk kez, bundan yalnızca bir hafta önce gözaltına alınmış olmalarıdır.
Sedat Kılıçarslan, Nihat Biçer, Tezcan Kaymaz ve Ahmet Turhan’a yöneltilen isnat, alçak irtifada uçuş yaparak oluşturdukları ses patlamasıyla Yazıcıoğlu’nun helikopterini düşürdükleri iddiasıdır. Söz konusu kişiler ise, bir helikopterin ses patlamasıyla düşürülmesinin teknik ve bilimsel olarak mümkün olmadığını belirterek, kazanın hava koşullarından kaynaklanmış olabileceğini ifade etmişlerdir.[15]
İşin dikkat çekici yanı, Tezcan Kaymaz’a ilişkin hususun dosyada zaten mevcut olmasıdır. Radar kayıtlarında görülüp kaybolan ve “10 saniyede 37-46 kilometre yol kat etme” gibi teknik olarak açıklanamayan veriler gösterdiği için üzerinde durulan MJ524 kuyruk numaralı uçak, olay günü saat 14.07 ile 15.43 arasında, Hava Kuvvetleri Değerlendirme ve Denetleme Başkanlığı’nın direktifi doğrultusunda “denetleme” amaçlı bir uçuş yapmıştır ve bu uçağın pilotu Hv. Plt. Yzb. Tezcan Kaymaz’dır. Bu husus, Merzifon’da konuşlu 5. Ana Jet Üs Komutanlığı’nın 13 Aralık 2011 tarihli yazısıyla bildirilmiş; aynı kapsamda Tezcan Kaymaz’ın yazılı beyanı da 2011 yılında alınarak dosyaya konulmuştur. Söz konusu teknik verilerin bir kısmı bilirkişilerce “radar hatası” olarak değerlendirilmiş, ancak heyette askerî radar uzmanı bulunmadığından kesin bir kanaate varılamadığı 19 Mart 2012 tarihli bilirkişi raporunda ayrıca belirtilmiştir. Kısacası Tezcan Kaymaz’a ilişkin bilgi yeni öğrenilmiş bir veri değildir; on beş yıldır dosyada durmakta, hatta kendisinin bu konudaki beyanı da on beş yıldır dosyada bulunmaktadır. Durum bilinmesine ve belgelenmesine rağmen aradan geçen sürede hiçbir işlem yapılmamış, on yedi yılın ardından ve ortada yeni bir maddi delil gösterilmeksizin bu kişilerin birdenbire hedef alınması ise, soruşturmanın gerçek bir delil ihtiyacından değil, başka saiklerden beslendiği izlenimini güçlendirmektedir.
Dosyadaki 2011 tarihli yazışmalar bu noktada bir ayrıntı daha içermektedir: MJ524 görev koluna ait uçuş planı bulunamamış; uçuşun bir numaralı pilotunun Sedat Kılıçarslan, iki numaralı pilotunun Tezcan Kaymaz olduğu bildirilmiştir. Kaymaz, aynı yıl alınan yazılı beyanında, Erhaç meydanına yaklaşması ve LTD-13 rotasına dönüşü dışında uçuşa dair “kalkış, görev icrası ve inişe ilişkin hiçbir şey hatırlamadığını” ifade etmiştir. Uçuş planı bulunamayan bir denetleme uçuşunun on beş yıl boyunca aydınlatılmamış olması elbette bir eksikliktir; ne var ki bu eksikliğin muhatabı, o gün uçmakla görevlendirilen pilotlar değil, uçuş planını ve kayıtları muhafaza edip adli makamlara sunmakla yükümlü olan makamlardır.
Benzer bir durum diğer isimler bakımından da geçerlidir. Hakkında gözaltı kararı verilen İrfan Yavuz, olaydan çok önce görevinden istifa etmiş ve yurt dışında yaşayan bir isimdir; kendisi hakkında da herhangi bir soruşturma bulunmamaktadır. Emekli pilot albay Nihat Biçer de aynı şekilde hakkında hiçbir soruşturma bulunmayan ve yurt dışında yaşayan bir kişi olmasına rağmen soruşturmaya dahil edilmiştir.
Dosyaya ilk kez bu son gözaltı dalgasında eklenen İsmail Kaya ise, kaza tarihinde Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesinde görevli, sonrasında KHK ile ihraç edilmiş bir polis memurudur. Basında yer alan bilgilere göre Kaya, helikopterin düştüğü saatlerde istihbarat şubede görev yapmakta olup, “kaza yerini kısa sürede tespit ettiklerini, ancak amirlerinin bu bilgiyi sakladığını” ileri sürmüş; bu beyanının ardından Yazıcıoğlu dosyasının “baş tanığı” olarak sunulmuştur. Kaya, cemaat soruşturmalarında”TOPRAK” kod adıyla gizli tanıklık yapmış, 2024 yılında ise İstanbul’da, yabancı bir istihbarat servisi adına faaliyet yürüttüğü iddiasıyla tutuklanmıştır.[16] Bu bilgilerin doğruluğu bu çalışmanın konusu değildir; burada önemli olan, aynı kişinin farklı dönemlerde birbirine taban tabana zıt sıfatlarla anılmış olmasıdır.
Bu durum, dosyanın hangi ölçütlerle şekillendiğine ilişkin bir dizi cevapsız soruyu beraberinde getirmektedir. İsmail Kaya’nın anlattığı olaylar 2009 yılına aittir ve Kaya dosya kapsamında çok iyi bilinen birisidir. Öyleyse, bu kişinin beyanı neden on yedi yıl boyunca alınmamış, adı neden hiçbir aşamada dosyaya girmemiştir? On yedi yıl boyunca dosyayla ilgisiz görülen bir isim, tam da soruşturmayı yürütenlerin savunduğu tezi destekleyen bir beyanda bulunduktan sonra mı dosyaya dahil edilmiştir? Eğer aynı kişi bunun aksi yönünde, örneğin arama-kurtarmada kasıtlı bir gizleme bulunmadığı yönünde beyanda bulunsaydı, dosyaya yine aynı hızla alınır mıydı?
Sorular bununla da sınırlı değildir. Bir tanığın güvenilirliği, ceza muhakemesinin en temel meselelerinden biridir. Farklı dönemlerde farklı soruşturmalarda gizli tanıklık yapmış ve hakkında ağır isnatlarla tutuklama kararı verilmiş bir kişinin beyanı, hangi doğrulama süzgecinden geçirilmiştir? Bu beyanı destekleyen bağımsız ve maddi bir delil dosyaya konulmuş mudur? Yoksa beyanın kendisi mi delil yerine geçmektedir? Kaldı ki Kaya’nın ileri sürdüğü “kaza yerinin tespit edilip saklandığı” iddiasının, dosyada on beş yıldır mevcut olan ve yargılamalara dahi konu olmuş bir tartışmanın yeni bir ağızdan tekrarından ibaret olduğu, yukarıda “5. Sözcü’de Yayımlanan Şüpheli İfadelerinin Değerlendirilmesi” başlığında gösterilmiştir; bu beyan dosyaya yeni bir maddi delil eklememektedir.
Ortaya çıkan tablo şudur: bir yandan hakkında somut, belgeye dayalı ve teknik olarak sınanabilir tespitler bulunan isimler soruşturmanın dışında bırakılırken, diğer yandan dosyayla on yedi yıldır bağı kurulamamış bir kişi, verdiği beyanın içeriği nedeniyle soruşturmanın merkezine yerleştirilmektedir.
Yıllardır Türkiye’de bulunmayan ve haklarında bugüne kadar herhangi bir adli işlem dahi tesis edilmemiş kişilerin listeye dahil edilmesi, buna karşılık soruşturmayı yürütenlerin tezine uygun beyanda bulunan kişilerin aynı listeye hızla alınması, ortaya delilden şüpheliye ulaşan bir soruşturma değil, önce isimlerin belirlenip ardından bu isimlere uygun delil ve beyan arandığı bir tablo çıkarmaktadır. Nitekim haklarında gözaltı kararı verilen 29 kişiden yalnızca 8’i hakkında yürütülen bir cemaat soruşturması veya kovuşturması bulunmaktadır. Buna rağmen, sanki olaya bu kişiler sebebiyet vermiş gibi medyada aynı kişi ve hususların gündem yapılması olayın aydınlatılmasından öte bir ‘’cambaza bak’’ taktiğini akla getirmektedir.
Son olarak, 2016 takipsizlik kararını gölgelemeye çalışan bugünkü anlatı karşısında bir hususun altını çizmek gerekir. O kararı imzalayan Cumhuriyet Savcıları Mevlüt Kısır ve Necati Kazak halen görevdedir; ayrıca Necati Kazak, 558 sicil numarasıyla Yargıda Birlik Derneği üyesidir. Bu ayrıntı, söz konusu takipsizliğin mesleğini sürdüren ve rejim açısından da makbul kabul edilen savcılarca, yüzlerce sayfalık teknik rapora dayanılarak verildiğini göstermesi bakımından anlamlıdır. Aynı hususların bugün taban tabana zıt bir sonuca bağlanması, arada yeni ve somut bir delil ortaya konmadıkça hukuki tutarlılık bakımından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Bu noktada, takipsizlik kararını veren savcıların dosyayı okumadan ve apar topar karar verdiği yolundaki iddiaya da değinmek gerekir. Böyle bir iddia ancak kararın kendisiyle sınanabilir. Yukarıda bölüm bölüm aktarıldığı üzere karar; iki cilt ekli 522 sayfalık kaza soruşturma kurulu raporunu, 782 sayfalık DDK raporunu, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu raporlarını, ODTÜ ve Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı incelemelerini, Almanya, İngiltere, Kanada ve ABD’de yaptırılan komponent testlerini, radar kayıtlarına ilişkin bilirkişi raporlarını ve TBMM Araştırma Komisyonu taslak raporunu tek tek değerlendirmiş; ileri sürülen iddiaları yirmi sekiz başlık altında toplayarak karşılamıştır. Bu içerikteki bir kararın okunmadan yazılmış olması mümkün değildir. Kararın isabetli olup olmadığı ayrı bir tartışmadır ve yargısal denetime aittir. Ancak “okunmadan verildi” iddiası, kararla bağdaşmamaktadır.
Çalışmada yer verilen hususlar, dosyanın eksiksiz olduğunu değil; aksine, on yedi yıl boyunca ihmal edilmiş veya yarım bırakılmış ciddi bir dizi başlığın varlığını göstermektedir. Ne yazık ki, 2026 operasyonu bu önemli eksikliklerin neredeyse tamamını kapsamı dışında bırakmıştır.
Öncelikli olarak giderilmesi gereken çelişki radar verileridir. İki resmî makama aynı olay için iki farklı bilgi verilmesi; önce “arıza nedeniyle yok” denilen kaydın sonradan Erzurum Dumlu’da “bulunması”; görüntülerin bir televizyon ekranından kamerayla çekilerek gönderilmesi ve “manuel etiketlenmiş” izlerden oluşması; 2016 bilirkişi raporundaki sivil-askerî kayıt farklılıklarının “açıklanamadığı” tespiti, birinci kısmın “9. Radar Kayıtları ve Bölgedeki Hava Trafiği” başlığında tek tek ortaya konulmuştur. Burada eklenecek tek husus şudur: bu çelişkilerin hiçbiri, aradan geçen on beş yıla ve 2026 operasyonuna rağmen soruşturma konusu yapılmamıştır.
Radar başlığındaki şüpheyi büyüten iki kayıt daha dosya ve basına yansımıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 221 sayfalık raporu ile 81 sayfalık ek raporuna dayandırılan bilgilere göre, SKKHM ceride defterinde 25 Mart 2009 sabahı saat 08.45’te, nöbetin devralınmasından hemen sonra “sistemin resetleneceği” belirtilerek radarın kapatıldığına dair bir not yer almaktadır; bu işlemin olağan bir uygulama olup olmadığı bugüne kadar denetime elverişli biçimde ortaya konulmamıştır. Yine basına yansıyan bilgilere göre 14 Şubat 2014’te Erzurum Dumlu Radar Mevzi Komutanlığında yapılan keşifte radar kayıtları, “NATO yazılımı olduğu” gerekçesiyle keşif heyetine teslim edilmemiş; müdahil vekilleri ayrıca Hava Kuvvetlerinde yapılan keşif sırasında MY modülü üzerinde tahrifat yapıldığını ileri sürmüştür. Bu iddialar yargı kararıyla doğrulanmış değildir; ancak doğrulanamamış olmalarının nedeni de, tam olarak bu başlıkta hiçbir zaman sonuç alıcı bir soruşturma yürütülmemesidir.
İkinci husus, enkazdan sökülen cihazlar meselesidir. DDK, 2011 yılında raporunun 768. sayfasında bu konuda soruşturma açılmasını önermesine rağmen, aradan geçen yıllara rağmen cihazları sökenlerin kimliği teşhis edilip yargılansa da, asıl soru olan “bu emri kimin ve hangi gerekçeyle verdiği” sorusu yanıtlanmamıştır. Özellikle 2026 dalgasında ortaya çıkan ve kaza-kırım heyeti üyesi Kerem Mumcuoğlu’na ait olan; “kayıp cihazı rapora yazdırmak istediğini ancak heyet başkanının buna gerek olmadığını söylediğini” belirten beyanı, olayın organizasyonel boyutunu gözler önüne sermektedir. Ulaştırma Bakanlığı raporunun bu konudaki sessizliği ve DDK’nın bu konudaki eleştirilerinin araştırılmamış olması ciddi bir eksikliktir.
Üçüncü husus, arama-kurtarmaya ilişkin “dört saatlik dilimdir”dir. Telefon sinyalleri 17.16’dan itibaren merkezlere ulaşmış ve daraltılmış bir koridor belirlenmişken; gazeteci İsmail Güneş’in kazadan 4-6 saat sonra donarak hayatını kaybettiği gerçeği ortadadır. Bu dört saatlik zaman diliminde eldeki verilerle ne yapıldığı, helikopterlere kalkış izni verilmemesinden doğan elli dakikalık gecikmenin hayati sonuçları ve bu gecikme yaşanmasaydı sonucun değişip değişmeyeceği konusu hiçbir aşamada analiz edilmemiştir. “Donarak ölüm”, tıbbi olarak zamana bağlı ve müdahaleyle önlenebilir bir durum olduğundan, bu incelemenin yapılmamış olması bir imkansızlıktan ziyade bir tercihtir.
Dördüncü husus, karar zincirinin üst halkasıdır. Hatalı koordinatın resmiyet kazandığı ve kalkış izinlerinin askıda kaldığı makam olan Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi (SKKHM) başındaki Şirin Ünal, on yedi yıldır bir kez dahi ifadeye çağrılmaması izaha muhtaçtır. Aynı şekilde, basında yıllardır sahada olduğu ileri sürülen emekli Yarbay Ercüment Güler hakkında takipsizlik kararında hiçbir değerlendirme yapılmaması ve yerel ihbarlara neden itibar edilmediğinin sorgulanmaması önemli bir zafiyettir.
Beşinci husus, hava aracının bakım ve kiralama süreçleridir. Meclis Araştırma Komisyonu raporunda yer alan “bakım defterlerinde tahrifat ve sahte imza” iddiaları, savcılığın “bakım kaynaklı kusur yoktur” sonucuyla çelişmektedir. Hangi bulgunun doğru olduğu belirlenmemiş; kiralama sürecindeki üç temel usulsüzlük tespiti de hiçbir hukuki sonuca bağlanmamıştır.
Altıncı husus da, aynı savcılığın 2020 tarihli iddianamesidir. Yukarıda iki kez değinilen bu iddianame karşısında, bugün yeniden gizli tanık ve itirafçı ifadelerine dönülen soruşturmada iddianamenin nasıl aşıldığı ve bu delillerin hangi hukuki ölçütle “güvenilir” sayıldığı hâlâ açıklanmamıştır.
Bu eksikliklerin giderilmesi için yapılması gerekenler teknik olarak mümkündür. Radar mevzilerinde uzman eşliğinde keşif yapılmalı, çelişkili bilgi sorumlularının belirlenmeli, ceride kayıtlarının saatlik analizi, hayatta kalma ihtimaline dair ek adli tıp raporu alınmalı, SKKHM komuta kademesinin ifadesi alınmalı ve 2020 iddianamesi ile bugünkü iddialar arasındaki ilişki ortaya konulmalıdır. Bunlar yapılmadıkça dosyanın aydınlatıldığını söylemek mümkün değildir.
2026 operasyonunda ise izlenen yol, bu teknik soruları yanıtlamak yerine, kaza günü bölgede görevli personeli ve koordinat tespiti yapan görevlileri gözaltına almaktan ibaret kalmıştır. İletişim kayıtlarının 2014 yılına ait olması, bu verilerin bir örgüt aidiyeti için kullanılabilse de, beş yıl önce meydana gelmiş bir düşüşün fiziksel mekanizmasını açıklayamayacakları gerçeğini değiştirmemektedir.
Kısaca; soruşturmanın seyri, gözaltına alınanların seçimi ve medyaya servis edilen haberler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, işlemin maddi gerçeği aydınlatmaktan ziyade sorumluluğu belirli bir adrese yıkmaya yönelik “kurgusal bir anlatı” oluşturduğu görülmektedir. Dosyada yıllardır var olan teknik sorular cevapsız kalmış, ancak kazadan yıllar sonrasına ait veriler “suikast delili” gibi sunulmuştur. Bu durum, bir yargısal süreçten ziyade, önceden belirlenmiş bir adrese uygun malzeme toplama çabasına işaret etmektedir. Altı kişinin yaşamını yitirdiği bu dosyada asıl yapılması gereken, teknik olarak sınanabilir olan “donma” sorusunu sorup, o dört saatin hesabını vermektir.
Elbette hiç kimse, gerçekten yeni ve somut bir delil ortaya çıkarsa bir dosyanın yeniden ele alınamayacağını ileri süremez; hukukun da, adaletin de böyle bir imkanı dışlaması beklenemez. Ne var ki bugünkü tablo bunu göstermemektedir. 2026 yılında yapılan operasyonun dayandığı hususların tamamı, (savaş uçakları, radar, karbonmonoksit, GPS cihazları, yanlış bilgi notu, arama-kurtarmadaki gecikme) 2009 ile 2016 arasında, iki cilt ve yüzlerce sayfalık kurul raporlarıyla, adli tıp ve kriminal incelemelerle, radar ve otopsi analizleriyle araştırılmış ve olayın pilotaj hatası kaynaklı bir kaza olduğu sonucuna varılmıştır. Bu başlıkların bugün “yeni keşfedilmiş gerçekler” gibi sunulması, olguların içeriğini değil, yalnızca sunum biçimini değiştirmektedir.
Buna karşılık, on yedi yıldır haklarında hiçbir işlem yapılmamış emekli subay ve astsubayların, yurt dışında yaşayan kişilerin, hatta cezaevindeki şüphelilerin ve eşlerinin, düzenlenen gösterişli bir operasyonla topluca gözaltına alınıp tutuklanması; kişiye özgü ve somut delile dayanan bir ceza soruşturmasının değil, kamuoyuna yönelik bir gösterinin izlenimini vermektedir. Operasyonun zamanlaması da bu izlenimi güçlendirmektedir; zira soruşturmanın seyrinde bu tarihi zorunlu kılan herhangi bir gelişme bulunmamaktadır.
Tablonun hukuki bakımdan en sıkıntılı yönü ise, daha önce aynı fiil nedeniyle gözaltına alınmış, tutuklanmış ve haklarında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş kişilerin, ortada tek bir yeni delil bulunmaksızın aynı işleme yeniden tabi tutulmasıdır. Oysa Ceza Muhakemesi Kanunu, takipsizlik kararı verildikten sonra aynı fiilden dolayı yeniden kamu davası açılabilmesini, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak yeni delil elde edilmesi ve bu konuda sulh ceza hakimliğince karar verilmesi şartına bağlamıştır. Yeni bir delil ortaya konmadan aynı kişilerin yeniden şüpheli sıfatıyla işleme tabi tutulması, bu güvenceyi işlevsiz bırakmıştır. Buna, şüphelilerin eşlerinin, kendilerine isnat edilebilecek bireysel bir fiil gösterilmeksizin, gözaltına alınması eklendiğinde, ortaya çıkan durum bir soruşturma tekniği değil, hukuksuzluğun ulaştığı boyutun göstergesidir.
Dosyanın izlediği usul de aynı ölçüde tartışmalıdır. Olayın gerçekleştiği yer Kahramanmaraş’tır; dosya bu yer savcılığı tarafından incelenmiş, teknik raporlar bu kapsamda toplanmış ve neticede takipsizlik ile yetkisizlik kararları verilmiştir. Buna rağmen dosyanın istihbarat kaynaklı bir yönlendirmeyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na taşınması ve soruşturmanın orada yürütülmesi, yer bakımından yetki kurallarıyla bağdaşmadığı gibi, soruşturmanın hangi delile dayanılarak yeniden canlandırıldığı sorusunu da cevapsız bırakmaktadır. İstihbari nitelikteki bilgi, tek başına ne yetkiyi doğuran ne de yeni delil sayılabilecek bir unsurdur; ceza muhakemesinde delil değeri taşıyabilmesi için usulüne uygun biçimde somut delile dönüştürülmesi gerekir. Bu dönüşümün yapıldığına dair dosyada bir emare bulunmamaktadır.
Soruşturmanın kapsam bakımından tutarsızlığı da dikkat çekicidir. Olayın kritik saatlerinde alınan kararlar ve verilen bilgiler bakımından adı geçen bazı kişiler hakkında herhangi bir işlem yapılmazken (bu bağlamda Şirin Ünal’ın konumu açıkça sorulmayı hak etmektedir), yıllardır dosyayla bağı kurulamamış kişilerin toplu biçimde gözaltına alınması, soruşturmanın delili değil, önceden belirlenmiş bir isim listesini takip ettiği izlenimini güçlendirmektedir.
Nihayet, üzerinde gerçekten durulması gereken bir başlık vardır ve bu başlık bugünkü operasyonun konusu değildir: arama-kurtarma faaliyetlerinin kasten yanlış bölgeye yönlendirildiğine ilişkin somut veriler. Enkazın bulunmasındaki gecikmenin sonuçları soyut değildir; kazadan sonra bir süre daha hayatta kalanların bulunduğu, gazeteci İsmail Güneş’in zamanında ulaşılması hâlinde kurtarılabilecek durumda olduğu dosyadaki tespitler arasındadır. Eğer bu dosyada gerçekten ceza sorumluluğu doğuran bir kusur aranacaksa, aranması gereken yer burasıdır. Nitekim hazır bekletilen kurtarma helikopterlerine görevin ancak saat 18.00’de verildiğini gösteren karargâh ceridesi ile enkaz konumunun aynı saatte İl Jandarma Komutanlığına ulaştığını gösteren istihbarat ceridesi, bu kusurun faili meçhul olmadığını ortaya koymaktadır; karar yetkisinin o gece hangi makamda toplandığı, isim ve saat düzeyinde resmî kayıtlarla sabittir. Buna ilişkin somut delillerin varlığına rağmen bu yönün soruşturma dışında bırakılması, 2026 sürecinin önceliğinin maddi gerçek olmadığını göstermektedir.
Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde: tutukluluğun suçluluk anlamına gelmediği, isnatların henüz bir mahkeme kararıyla doğrulanmadığı hatırda tutulmalıdır. Kişilerin öldürme kastı, fiil tarihindeki somut ve bireysel delillerle ortaya konmadıkça; “o gün oradaydı”, “o birimdeydi” ya da “onun eşidir” türünden bağlar ne hukukta ne de vicdanda bir mahkumiyetin temeli olabilir. 2026’da başlayan sürecin yeni bir olaya, bilgiye ya da belgeye değil; büyük ölçüde on yıl önceki iddiaların yeniden dolaşıma sokulmasına dayandığı görülmektedir.
Tüm yazıyı buradan indirebilirsiniz.
[1] Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun 08/06/2012 tarih, B.01.0.DDK-84-263 sayı ve 2011/1 sayılı Raporu
[2] Adem Yavuz Arslan, “Yazıcıoğlu Dosyası: ‘Ucu nereye giderse gitsin’ mi?”, TR724, 15 Temmuz 2026. https://www.tr724.com/yazicioglu-dosyasi-ucu-nereye-giderse-gitsin-mi/
[3] https://www.tbmm.gov.tr/Milletvekili/UyeKomisyonKonusmaTutanakDetay?tutanakId=40895
[4] https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/yazicioglu-suikastcilarina-nato-korumasi-583628?utm_source=gazeteoku&utm_medium=referral
[5] https://www.indyturk.com/node/273061/haber/muhsin-yazıcıoğlunun-ölümüne-ilişkin-4-kişi-hakkında-yeni-iddianame
[6] https://www.diken.com.tr/yazicioglunun-olumune-iliskin-ust-duzey-gorevli-dort-kisiye-hapis-cezasi/
[7] “Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili yeni iddianame”, Anadolu Ajansı / Ekonomim, 25 Aralık 2020. https://www.ekonomim.com/gundem/muhsin-yazicioglunun-olumuyle-ilgili-yeni-iddianame-haberi-604995
[8] Mesut Hasan Benli, “Yazıcıoğlu soruşturması… 17 yıl sonra 19 tutuklama”, Hürriyet, 18 Temmuz 2026. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/yazicioglu-sorusturmasi-17-yil-sonra-19-tutuklama-43243524
[9] Mesut Hasan Benli, “Yazıcıoğlu soruşturması… 17 yıl sonra 19 tutuklama”, Hürriyet, 18 Temmuz 2026. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/yazicioglu-sorusturmasi-17-yil-sonra-19-tutuklama-43243524
[10] https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/yazicioglu-sorusturmasinda-flas-gelismeler-aileler-harekete-gectikameralar-incelenecek-4828638
[11] https://www.odatv.com/guncel/adan-zye-muhsin-yazicioglu-dosyasi-120155114
[12] “Korkunç iddia! Enkazı buldular ölmesini beklediler!”, Sözcü, 18 Temmuz 2026. https://www.sozcu.com.tr/korkunc-iddia-enkazibuldular-olmesini-beklediler-p337490
[13] Mesut Hasan Benli, “Yazıcıoğlu soruşturması… 17 yıl sonra 19 tutuklama”, Hürriyet, 18 Temmuz 2026. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/yazicioglu-sorusturmasi-17-yil-sonra-19-tutuklama-43243524
[14] “Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturmanın şüphelilerinden emekli albay ve eşinin ifadelerine ulaşıldı”, Anadolu Ajansı / Habertürk Yerel Haberler, 18 Temmuz 2026. https://yerel-haberler.haberturk.com/ankara-haberleri/muhsin-yazicioglununolumune-iliskin-sorusturmanin-suphelilerinden-emekli-albay-ve-esinin-42008060
[15] https://www.sozcu.com.tr/korkunc-iddia-enkazi-buldular-olmesini-beklediler-p337490
[16] Adem Yavuz Arslan, “Yazıcıoğlu Dosyası: ‘Ucu nereye giderse gitsin’ mi?”, TR724, 15 Temmuz 2026. https://www.tr724.com/yazicioglu-dosyasi-ucu-nereye-giderse-gitsin-mi/