Skip to content Skip to footer

Demirer v. Turkey Kararı Üzerine: AİHM’in Gerekçeli Karar İlkesi Karşısındaki Tutumu ve Adil Yargılanma Hakkına Etkileri

25 Nisanda Dr Ufuk Yeşil tarafından kaleme alınan ve strasbourgobservers’de yayımlanan yazıda AİHM’nin Türkiye hakkında son günlerde verdiği bir diğer karar olan Demirer v. Turkey kararı analiz edildi ve endişeler dile getirildi. Peki bu karar bizim için ne anlama geliyor özet olarak inceleyelim.

Bu çalışma, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Demirer v. Turkey kararını analiz etmekte ve kararın adil yargılanma hakkı ile gerekçeli karar ilkesine etkilerini değerlendirmektedir. Mahkeme, yerel mahkemelerin Ş.A. ve başvurucu Serferaz Demirer hakkında verdiği mahkûmiyet kararlarının yeterince gerekçelendirildiğini ve Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca bir ihlalin bulunmadığını belirtmiştir. Ancak bu yaklaşım, AİHM’in daha önceki içtihatlarıyla çelişkili bulunmakta ve gerek yerel mahkemelerin gerekçesiz kabullere dayalı kararlarını gerekse AİHM’in bu eksiklikleri görmezden gelmesini eleştiriye açık hale getirmektedir. Özellikle Selahattin Demirtaş (No. 2) ve Yüksel Yalçınkaya kararlarında geliştirilen ilkelerle kıyaslandığında, AİHM’in bu davadaki yaklaşımı, adil yargılanma güvencelerinin zayıflaması riskini doğurmaktadır. Bu bağlamda, çalışmada kararın içtihat birliği, hukuki öngörülebilirlik ve masumiyet karinesi ilkeleri açısından yaratabileceği olumsuz etkiler tartışılmakta ve AİHM’in denetim rolünü daha etkin üstlenmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2024 tarihli Demirer v. Turkey kararı, Türkiye’de terörle mücadele kapsamında yürütülen ceza yargılamalarının adil yargılanma hakkı ile ne ölçüde bağdaştığını sorgulatan önemli bir emsal niteliği taşımaktadır. AİHM, başvurucunun Türk Ceza Kanunu’nun 314/2. maddesi kapsamında silahlı terör örgütüne üyelikten mahkûmiyetini, ulusal mahkemelerin karar gerekçelerinin yeterliliği temelinde değerlendirerek ihlal bulunmadığı sonucuna varmıştır. Ne var ki, mahkeme çoğunluğunun bu değerlendirmesi, AİHM’in daha önceki kararlarında benimsediği gerekçelendirme zorunluluğu ve kanıt standardı ilkeleriyle örtüşmemektedir.

Mardin Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında, başvurucunun örgütsel hiyerarşiye katılımı veya organik bağ kurduğu yönünde açık ve somut bir değerlendirme yapılmaksızın, sadece Ş.A. ile birlikte yakalanması, sahte kimlik kullanması ve “hain” ifadesi gibi dolaylı unsurlar üzerinden hüküm tesis edilmiştir. Bu ise, AİHM’in Yüksel Yalçınkaya ve Selahattin Demirtaş (No. 2) davalarında ortaya koyduğu standartlara açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Söz konusu içtihatlarda mahkeme, özellikle terör suçlamalarında, sanığın örgütsel bağlantısının somut delillerle ve öngörülebilir bir şekilde ortaya konulmasının zorunlu olduğunu vurgulamıştır.

Buna karşın AİHM’in Demirer kararında, ulusal yargının bu eksikliklerini yeterince sorgulamadan onaylaması, hem ulusal mahkemelerin keyfi uygulamalarını meşrulaştırma riski taşımakta hem de Sözleşme’nin 6. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının içeriğini zayıflatmaktadır. Mahkeme içindeki muhalif görüşte yer alan Seibert-Fohr ve Lavapuro’nun da belirttiği üzere, Demirer’in mahkûmiyetine temel teşkil eden deliller gerekçelendirme açısından yetersizdir ve bu eksiklik daha üst mahkemeler tarafından da giderilmemiştir.

Bu bağlamda çalışmada, AİHM’in gerekçeli karar ve adil yargılanma ilkeleri bakımından oluşturduğu içtihadi çerçevenin, Demirer kararında nasıl esnetildiği ve bunun uzun vadeli hukuki etkileri değerlendirilecektir. Aynı zamanda, AİHM’in Yasak v. Turkey gibi yaklaşan davalarla birlikte bu içtihat farklılığını giderme ve Türkiye’deki yargı pratiğine yön verme

  1. Yerel Mahkemelerin Gerekçelendirme Yükümlülüğü ve Uygulaması
    Demirer davasında Mardin Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay, başvurucunun örgüt üyeliği suçunu işlediği sonucuna varırken, kullanılan gerekçeler oldukça sınırlı ve varsayımsal niteliktedir. Mahkeme, başvurucunun Ş.A. ile birlikte yakalanmasını, sahte kimlik kullanmasını ve çevirmenle konuşurken “hain” kelimesini kullanmasını üyelik suçunun delilleri olarak kabul etmiştir. Ancak bu unsurların, Ceza Kanunu’nun 314/2. maddesi uyarınca aranan “organik bağ”, “hiyerarşik yapı içinde yer alma” ve “sürekli, çeşitli, yoğun faaliyet” ölçütlerini karşıladığına dair açık bir değerlendirme yapılmamıştır. Mahkeme, yalnızca “olayların akışı bunu göstermektedir” gibi soyut ifadelerle hüküm kurmuştur. Bu ise gerekçeli karar yükümlülüğünün asgari standartlarını karşılamamaktadır.
  2. AİHM’in Değerlendirmesi: İçtihat Tutarlılığı Sorunu
    AİHM, kararında yerel mahkemelerin gerekçelendirme çabasını yeterli bularak ihlal kararı vermemiştir. Bu durum, özellikle Yüksel Yalçınkaya v. Turkey kararındaki açık uyarılarla çelişmektedir. Yalçınkaya kararında, mahkeme yalnızca biçimsel gerekçeler sunan, delil değerlendirmesi yapmayan ve savunmalara yanıt vermeyen ulusal kararları açıkça adil yargılanma hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir. Oysa Demirer kararında AİHM, benzer nitelikteki eksiklikleri göz ardı etmiş ve ulusal yargının soyut ve tekrar eden ifadelerle verdiği kararları yeterli bulmuştur.
  3. Savunma Hakkı ve Masumiyet Karinesinin İhlali
    Demirer’in savunması —düğüne gitme amacıyla tek başına seyahat ettiği yönündeki açıklaması— mahkeme tarafından “inandırıcı değil” denilerek reddedilmiştir. Ancak bu red gerekçesizdir ve başvurucunun savunmasının neden gerçek dışı olduğu ortaya konmamıştır. Ayrıca, mahkeme, başvurucu lehine olabilecek delilleri araştırma yükümlülüğünü yerine getirmemiş, tersine, savunmaların doğruluğunu başvurucunun ispatlaması gerektiği varsayımına dayalı bir yaklaşım sergilemiştir. Bu durum, masumiyet karinesi ve silahların eşitliği ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

 

AİHM’in Demirer kararındaki yaklaşımı, Türkiye’de son yıllarda artan şekilde tartışılan “keyfi terör yargılamaları” konusunu yeniden gündeme getirmiştir. Mahkeme’nin gerekçeli karar standartlarına ilişkin içtihatlarından sapması, hem kendi iç tutarlılığını zedelemekte hem de yerel mahkemelere çok geniş bir takdir alanı tanımaktadır. Bu kararın, özellikle siyasi nitelikli davalarda savunma haklarının sistematik olarak ihlal edildiği eleştirilerini haklı çıkaracak şekilde yorumlanması mümkündür.

Türkiye’de, TCK 314. maddesinin oldukça geniş ve muğlak bir şekilde uygulanması, örgüt üyeliği suçunun neredeyse her türlü temas ya da davranışla ilişkilendirilmesine yol açmaktadır. AİHM, daha önceki kararlarında bu maddede öngörülen suç tipinin öngörülebilirlik ilkesine aykırılık teşkil edebileceğini vurgulamıştır. Ancak Demirer kararında bu eleştirel yaklaşım terk edilmiş görünmektedir. Bu durum, AİHM’in terörle mücadele davalarındaki denetim rolünü etkisizleştirme tehlikesini beraberinde getirmektedir.

 

Demirer v. Turkey kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin gerekçeli karar ve adil yargılanma hakkı bağlamındaki denetim kapasitesine ilişkin ciddi soruları gündeme getirmektedir. Yerel mahkemelerin açık delil sunmadan, varsayımlara ve genel ifadeye dayalı olarak verdiği mahkûmiyet kararı, AİHM tarafından yeterli bulunmuş; bu ise mahkemenin önceki içtihatlarıyla çelişmektedir. Kararın bu haliyle bırakılması, gerek ulusal gerek uluslararası düzeyde hukuk güvenliğini zedeleme riski taşımaktadır.

Özellikle Yasak v. Turkey davası gibi önümüzdeki süreçte Grand Chamber önüne gelecek benzer nitelikli dosyalar, AİHM’in içtihat bütünlüğünü yeniden tesis etmesi açısından kritik bir fırsat sunmaktadır. Aksi halde, Demirer kararının yol açabileceği içtihat değişikliği, Türkiye’deki ceza yargılamalarında savunma hakkının ve masumiyet karinesinin giderek aşındığı bir yargı pratiğini meşrulaştırma sonucunu doğurabilir.

Bu bağlamda, AİHM’in ulusal mahkemelere yönelik denetiminde daha titiz, delil temelli ve içtihatla uyumlu bir yaklaşım benimsemesi, yalnızca bireysel başvurucuların değil, Avrupa genelinde hukukun üstünlüğü ilkesinin de korunması açısından zorunludur.

 

Demirer v. Turkey karar metni.

Dr. Ufuk Yeşilin yazısı.