AİHM Kararları Duyurular Kararlar 17 Nisan 2025
239Views
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye’deki tutukluluk uygulamalarına ilişkin son gelişmelere ve özellikle Levent Kaya ve diğer 53 başvurucunun davasına dair sizleri bilgilendireceğiz.
AİHM, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ByLock ve benzeri gerekçelerle tutuklanan 54 kişinin başvurularını birleştirerek “Levent Kaya ve Diğer 53 Başvurucu v. Türkiye” davası olarak kayda almıştır. Bu dava, 1 ay önce yani 17 Mart 2025 tarihinde Türk Hükümeti’ne bildirilmiş olup, Hükümetin 17 Temmuz 2025 tarihine kadar savunma sunması beklenmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 5. maddesi, bireylerin özgürlük ve güvenlik hakkını korur. AİHM’in yerleşik içtihadına göre, bir kişi hakkında ilk derece mahkemesi tarafından mahkumiyet kararı verildiğinde, bu karar kesinleşmemiş olsa dahi, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılması genellikle 5. madde kapsamında değerlendirilmez. Ancak, iç hukukta mahkumiyet sonrası da tahliye talebinde bulunma veya tutukluluğa itiraz etme imkanı tanınıyorsa, bu durumda özgürlükten yoksun bırakılma hali 5. madde güvenceleri kapsamında kalmaya devam eder.
Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 104. maddesine göre, sanık her aşamada tahliye talebinde bulunabilir. İstinaf ve Yargıtay, dosya üzerinden de olsa tahliye taleplerini incelemek zorundadır. Bu durum, AİHM’in 5. madde kapsamında değerlendirme yapmasına olanak tanır. Dolayısı ile AİHM nin bir içtihat değişikliğine gittiği değerlendirilebilir. Çünkü AİHM ilk kez sanığın ilk derece mahkemesince mahkumiyetine karar verilmesinden sonraki tutulma süresini ‘özgürlük ve güvenlik hakkı’ kapsamında değerlendirerek Türkiyeden savunma istedi.
Bu dava, Türkiye’de ByLock veya benzeri gerekçelerle tutuklanan binlerce kişi için emsal teşkil edebilir. Özellikle mahkumiyet sonrası tutukluluk, makul süre ve etkili inceleme konuları AİHM önünde tartışılmaktadır. Levent Kaya dosyası, sadece tutuklamalar açısından değil, mahkumiyet sonrası hürriyet denetimi açısından da Türkiye yargı pratiğiyle AİHM standartlarının çarpıştığı bir örnek haline geldi.
AİHM bu kapsamda Türk Hükümeti’ne çok sayıda kritik soru yöneltti:
– Başvurucular, gerçekten “makul şüpheyle mi tutuklandı?
– Anayasa Mahkemesi’nin değerlendirmeleri, tutuklama kararlarından sonra mı şekillendi?
– Mahkemeler, tutukluluğun gerekçesini açıklamakta yeterli miydi?
– Tutukluluklar “makul süre” ilkesine uygun muydu?
– Dosya erişimlerinin kısıtlanması ve duruşma yapılmaması “adil yargılanma” hakkını zedeledi mi?
– Tutukluluğa dair itiraz süreçleri zamanında ve etkili işledi mi?
– Avukatlarla yapılan görüşmelerin denetlenmesi, savunma hakkını ihlal etti mi?
AİHM ayrıca, başvurucuların AİHS’in 5. maddelerine aykırı uygulamalar nedeniyle iç hukukta etkin tazminat yollarına sahip olup olmadığını da sorguluyor. AİHM, özellikle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesi kapsamında sağlanan tazminatın, bu hak ihlallerine karşı etkili bir çözüm olup olmadığını tartışmaya açtı.
Davanın seyri ve AİHM’in kararları, Türkiye’deki benzer durumdaki bireyler için önemli sonuçlar doğurabilir ve özellikle AİHM başvuruları için yeni konular gündeme getirebilir.