Duyurular Makaleler&Raporlar 26 Aralık 2025
266Views
Yazıya başlamdan önce belirtmek gerekir ki; AİHM, 15 Temmuz sonrası süreçte iyi bir sınav vermemiş, kendisinden beklenen performansın ve karar kalitesinin altında kalmıştır. Mahkeme bünyesindeki Türk masasının ve 2. Bölüm’ün bazı başvurulara yaklaşımı ve verdiği kararlar (Y. Bilge Tunç ve Yasak kararları gibi) ortadadır. Bu pylaşımdaki amaç, AİHM veya başka bir kurumun “güzellemesini” yapmak ya da bu kurumların savunuculuğuna soyunmak değildir. Ne mahkemenin böyle bir savunmaya ihtiyacı vardır ne de benim böyle bir gayretin içinde olmamı grektiren bir durum söz konusudur. Amacım, AİHM Büyük Daire tarafından verilen Yalçınkaya kararı ve bu kararın devamı niteliğindeki son kararların hukuken ne anlama geldiğine dair görüşlerimi paylaşmaktır.
AİHM’in son olarak birleştirerek verdiği üç kararla ilgili; “AİHM dosyaları birleştirerek ihlal sayılarını gizliyor ve bu durum Türkiye’nin elini güçlendiriyor” şeklinde değerlendirmeler yapıldığı görülmekte olup, bu değerlendirmeler gerçekçi ve hukuki değildir. Mahkemenin böyle bir amacı olmasa da, dosyaların birleştirilmesi, ihlalleri görünmez kılmaktan ziyade Türkiye’deki hukuksuzluğun “kitlesel” ve “sistemik” boyutunu görünür kılmaktadır. Üstelik toplu incelemenin kendi içinde bazı avantajları da vardır. Zira bu yöntemle kabul edilebilirlik kriterleri daha esnek değerlendirilebilmekte ve ana içtihadın kapsamı genişleyebilmektedir. Örneğin, Yalçınkaya kararında yer almayan birçok mahkumiyet gerekçesiyle ilgili, hükümetin açık itirazına rağmen Demirhan ve 16 Aralık’ta açıklanan kararlarda ihlal çıkmıştır.
İdeal olan her başvurunun müstakil ele alınması olsa da, Türkiye’den gelen on binlerce başvuru mahkemenin kapasitesini aşan bir tabloya neden olmuştur. Şayet AİHM her dosyayı münferit inceleyip ayrı kararlar yazsaydı, süreç en iyimser tahminle on yılı aşan bir zamana yayılacaktı. Bu da, halen hak mahrumiyeti yaşayan binlerce mağdurun on yıl daha beklemesi anlamına gelecekti ki; bu durum geciken adalet kavramını aşarak adaletin fiilen inkarına ve yeni mağduriyetlere neden olacaktır.
Daha önce yaptığım bir paylaşımda belirttiğim gibi, dosyaların birleştirilmesi nedeniyle istatistiklerdeki ihlal sayıları gerçeği tam olarak yansıtmayabiliyor. İstatistiklerde karar sayısı yanında başvurucu sayısına da yer verilmesi en iyi yöntem olsa da, dosyaların AİHM tarafından birleştirerek hükme bağlaması ve istatistiklerde ihlal sayısının azlığı Hükümet için diplomatik bir başarı olarak kabul edilemez. AİHM, ihlal kararlarıyla ilgili istatistiği dosya sayısı esaslı yayımlasa da, başka istatisiklerde ihlal kararlarının kaç kişiyle ilgili olduğunu da belirtmektedir. Örneğin; Türkiye ile ilgili “ülke profili” sayfasında, Türkiye aleyhine 2024 yılında 73 karar verildiği bilgisi yanında, bu kararların 2.083 kişiyle ilgili olduğu da yazılıdır (https://www.echr.coe.int/documents/d/echr/CP_Turkey_ENG). Ayrıca, Mahkemenin ihlal sayılarını saklamasını gerektirecek bir durum olmadığı gibi, istatistikleri manipüle etmeye ya da kendini bir ülke veya kuruma beğendirmeye ihtiyacı da olmasa gerektir. Eğer öyle olsa, 16 Aralık’ta açıkladığı kararların basın bildirisinde, bu kararların 2.420 kişi hakkında verildiğini belirtme gereği duymazdı.
AİHM’in dosyaları birleştirerek verdiği son kararlar, yargı sistemindeki sorunun münferit hatalardan değil, devlet politikası haline gelmiş yapısal ve bilinçli bir çöküşten kaynaklandığının uluslararası ilanıdır. Mahkeme bu yeni yöntemle, kararların hukuktan kopuk bir “kopyala-yapıştır” mantığına dayandığını ve artık dosya kapaklarını tek tek açmaya gerek duymayacak kadar sistematik bir hukuksuzluk üretildiğini tescillemiştir. Türkiye’deki “seri üretim hukuksuzluğa” karşı “seri üretim ihlal kararı” ile cevap veren bu yöntem, on binlerce mağdurun adalete erişimini hızlandırırken, yürütülen yargılamaların hukuki bir değeri olmadığını da toplu olarak ilan etmiştir. Dosyaların birleştirilmesi, sayıların illüzyonu değil, yargının içine düştüğü hukuksuzluk batağının uluslararası düzeyde en güçlü ifşasıdır.
2.420 kişi hakkında verilen ihlallerin “3 karar” başlığı altında toplanmasını, Türkiye’nin insan hakları karnesini düzelten bir gelişme gibi okumak hukuki gerçeklerle bağdaşmaz. Bir kararın ağırlığı, karar sayısıyla değil; hüküm fıkrasının kapsadığı kişi sayısı ve ihlalin niteliğiyle ölçülür. Bu ihlaller sadece 3 kişi için değil, ekli listelerde isimleri, bilgileri ve dosya numaraları tek tek sayılan 2.420 kişi hakkında verilmiştir. Karara ekli listede ismi bulunan herkes, müstakil bir karar almışçasına aynı hukuki statüye ve haklara sahiptir.
Uluslararası mekanizmalar, Türkiye’nin karnesini değerlendirirken sadece karar sayısına bakacak kadar yüzeysel bir inceleme yapmazlar. Aksine, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ve insan hakları örgütleri nezdinde “3 karar”, sorunun tek bir yargısal şablonla binlerce kişiyi kapsayacak kadar devasa ve vahim olduğunu gösterir. AİHM’in benzer dosyaları birleştirme yöntemi, ihlali az gösterme çabası değildir Aksine bu yöntem mevcut hukuksuzluk örüntüsünü daha net teşhis etme ve sorunun yaygın karakterini daha güçlü göstermeye yarar. Bu yöntemle Mahkeme, “sistemik” olarak tanımladığı şablonik yargılamalara aynı etkideki toplu ihlal kararlarıyla cevap vererek, hem ihlalin ciddiyetini tescil etmiş hem de yeniden yargılanma, yani kararların uygulanması halinde binlerce mağdur için beraat yolunu açmıştır.
Mağdurlar açısından asıl rasyonel soru şudur; sırf istatistikler kâğıt üzerinde daha kalabalık görünsün diye özgürlük ve iade-i itibar için bir 10 yıl daha beklemek mi, yoksa bir an önce ihlal kararı alarak yeniden yargılanma sürecini başlatmak mı? Buradaki amaç, ihlal sayısını az göstererek Hükümetle iş birliği yapmak değil; kitlesel hukuksuzluğun tescilliyle birlikte mağduriyetleri sonlandırılmasıdır. Yani, dosyaları birleştirme yöntemi ile hakkında ihlal verilen kişi sayısı gizlenmediği gibi, 2.420 kişinin aynı gün ve aynı gerekçeyle haklarının çiğnendiği belgelenerek, hukuksuzluğun boyutu tarihe not düşülmüştür.
AİHM’in Yalçınkaya, Demirhan ve devamındaki toplu ihlal kararlarında manevi tazminata hükmetmemesi haklı olarak eleştirilmiştir. Yıllarca süren haksız tutukluluk, sivil ölüme mahkum edilme ve çekilen acıdan sonra somut bir parasal karşılık beklentisi insani bir reflekstir. Ancak bu tarihi kazanımı yalnızca “hesaba yatacak para” üzerinden okumak, kararın 9 yıllık yargı pratiğine vurduğu darbeyi ve hukuki gücünü küçümsemektir. Üstelik tazminat vermeme sadece Türkiye’ye özgü de değildir; AİHM’in ihlal tespitini başlı başına “adil tatmin” saydığı ve tazminata hükmetmediği birçok örnek vardır. Kararın değerini tazminata indirgemek hem mağdurların motivasyonunu kırar hem de mücadeleyi yanlış, geçici ve maddi bir eksene hapseder.
Asıl odak, AİHM’in tazminat verip vermemesinden çok, AİHS’in “sert çekirdeği” sayılan ve savaşta dahi askıya alınamayan 7. madde kapsamında yaptığı ihlal tespitidir. Mahkeme, 7. madde üzerinden ihlal kararı vererek, kurulan yargı pratiğinin sadece usulden (6. madde) değil, esastan ve temelden çöktüğünü ilan etmiştir. Bu tespit; mahkumiyetlerin dayandığı hukuki mantığın uluslararası hukukta artık karşılığı kalmadığını, kişilerin eylemlerinin suç olmadığını ve “terörist” yaftasının hukuken geçersiz olduğunu tescil eden en üst düzey hukukilik beyanıdır. Bu yönüyle 7. madde ihlali, tazminattan daha güçlü biçimde kişinin ve ailesinin üzerindeki lekeyi silmeye, itibar iadesine ve manevi bir “berat” etkisine sahiptir.
Ayrıca, AİHM’in tazminat yaklaşımı doğru okunmalıdır: Mahkeme bir “tazminat mahkemesi” değildir ve AİHS m. 41 gereği her ihlalde otomatik tazminat vermez. Haksız tutukluluk gibi (m.5) durumlarda kaybedilen özgürlüğün aynen iadesi mümkün olmadığı için tazminat zorunlu görülebilir. Buna karşılık 6. ve 7. maddeden doğan ihlallerde “eski hale getirme” hukuken mümkündür; bunun yolu da yeniden yargılamadır.
Dolayısıyla AİHM tazminata hükmetmeyerek eleştiriyi hak etse de, 7. madde ihlaliyle mağdurlar lehine uzun vadeli sonuçlar doğuracak bir yol haritası çizmiştir: Hukuksuzluğun giderimi parayla değil, yeniden yargılama ve beraatle sağlanmalıdır. Bu aşamada temel mücadele, “neden tazminat verilmedi” sorusunda oyalanmak değil; kararların iç hukukta beraate dönüşmesini zorlamaktır. Beraat eden kişinin iç hukukta tazminat alması siyasi bir tercih değil, hukuki bir zorunluluktur.
Üstelik kararlar uygulanır ve hukuka aykırı mahkumiyetler beraatle sonuçlanırsa, mağdurlar AİHM’in vereceği standart tazminatlardan çok daha fazlasını iç hukukta talep edebileceklerdir. CMK m. 141 ve devamı uyarınca haksız cezaevi günleri için maddi ve manevi tazminat, ayrıca yaşanan manevi travmanın karşılığı tam olarak istenebilecektir. Kısaca, AİHM’in 6. ve 7. maddeden verdiği ihlaller “asıl”, tazminat ise “tali”dir. Tazminat verilmemesi eksikliktir; fakat bu büyük kazanımın yanında teferruattır. Enerjiyi tazminat tartışmasına hapsetmek yerine, hukuki yolları sonuna kadar zorlayıp kararların uygulanmasını sağlamak gerekir.
“AİHM sadece usule dair bir eksiklikten/gerekçe yetersizliğinden ihlal verdi; bu yüzden yeni delil bulunur ya da karar daha süslü gerekçelendirilir ve yeniden mahkumiyet kurulabilir. Yalçınkaya yeniden mahkumiyeti de buna örnektir” türü yorumlar, hukuki temelden ve gerçeklikten yoksun, manipülatif söylemlerdir. AİHM’in verdiği mesaj basit bir “yazım hatası” veya “eksik gerekçe” uyarısı değildir; Türk yargısının son dokuz yıldır uyguladığı suçlama mantığına ve terör tanımına yönelik sistemsel, yapısal ve esasa ilişkin bir reddiyedir. Mahkeme, ulusal yargıya “deliliniz yetmiyor, gidin biraz daha delil arayın” ya da “kararınızı daha uzun yazın” dememiş; suçun maddi ve manevi unsurlarının varsayımlardan arındırılmış, bireyselleştirilmiş, öngörülebilir ve her türlü şüpheden uzak biçimde ispat edilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
AİHM, masumiyet karinesini tersyüz eden “otomatik suçluluk” yaklaşımını; yani yasal, rutin ve sivil faaliyetlerin doğrudan silahlı terör örgütü üyeliğine delil sayılmasını, AİHS’in 7. maddesi kapsamında esastan mahkum etmiştir. Bu kararla sadece tek bir dosya değil, “yasallık” ve “öngörülebilirlik” ilkelerini ihlal eden yargılama metodolojisi hedef alınmış; yargılamanın temel mantığı çöktüğü için, bu enkazın üstüne “yeni delil”, “tanık beyanı” veya “ek gerekçe” yamalarıyla yeni bir mahkumiyet inşa etme çabası hukuken beyhude hale gelmiştir.
“Örgüt üyeliği”nden cezalandırma yapılabilmesi için önce suçun maddi unsurunun oluşması gerekir. Maddi unsur; hiyerarşik yapıya organik ve iradi katılım ve bu yapı içinde dış dünyaya yansıyan, süreklilik-çeşitlilik-yoğunluk gösteren, doğası gereği cebir/şiddet ya da yasa dışılık içeren örgütsel faaliyetlerden oluşur. Oysa dokuz yıldır Bylock kullanımı, Bank Asya hesap hareketleri, yasal sendika/dernek üyeliği, sohbetlere katılım, gazete aboneliği gibi yasal e rutin eylemler maddi unsur yerine ikame edilmiştir. AİHM, tek tek veya birlikte bu tür faaliyetlerin, cebir/şiddet içermediği için “silahlı terör örgütü üyeliği” gibi ağır bir suçun maddi unsurunu oluşturamayacağını; yasal hak kullanımının yıllar sonra “otomatik ve varsayıma dayalı” yorumla geriye dönük suç deliline dönüştürülmesinin öngörülebilirliğe aykırı ve keyfî olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle “Bylock olmazsa tanık bulurum; o da olmazsa gazete/okul kaydı eklerim” yaklaşımı, AİHM’in çizdiği sınırları aşarak sadece yeni ihlallere kapı aralar.
Meselenin en can alıcı noktası ise suçun manevi unsuruna ilişkindir. Silahlı terör örgütü üyeliğinde manevi unsur; failin örgütün nihai amacını, yani anayasal düzeni cebir ve şiddetle değiştirme hedefini (somut olayda 15 Temmuz) bilmesi ve bunun gerçekleşmesini bilerek-isteyerek arzulamasıdır. On binlerce dosyada, sanıkların 15 Temmuz’dan önceden haberdar olduklarına ve bunu istediklerine dair somut, kişiye özgü maddi bulgu ortaya konulamamıştır ve yargılamalar “niyet okuma” varsayımları üzerine kurulmuştur. Geçmişe dönük olarak bu manevi unsurun “sonradan” üretilmesi; hayatın olağan akışına, ceza hukukunun genel ilkelerine ve ispat mantığına aykırıdır. Kısacası, AİHM’in 7. madde ihlali mevcut yargılamaların omurgasını kırmış; bu kırığın “ek gerekçe”, “yeni yorum” veya “başka delil arayışı” ile tedavisi hukuken ve fiilen imkansız hale gelmiştir.
Bu tabloyu görmezden gelip “AİHM aslında daha uzun gerekçe yazın ya da yeni kriter/delil bularak ceza verebilirsiniz dedi” iddiasını Yalçınkaya’daki yeniden mahkumiyetle meşrulaştırmaya çalışmak, ne hukukla ne iyi niyetle açıklanabilir. Nitekim Kayseri Mahkemesi, kendisine bir “kaçış rampası” olarak AİHM Paneli tarafından tarihin çöplüğüne gönderilen Yasak kararını dayanak yapmış ve Yalçınkaya’nın hükümsüz kaldığı izlenimi vermeye çalışmıştır. Bu tür gerekçelendirmeler, “Yasak kararı doğruymuş” algısını besleyerek rejimin savlarını güçlendirmekten başka bir işe yaramaz.
Ayrıca şunun altı özellikle çizilmelidir: Yalçınkaya kararına uyulmaması AİHM’in değil Türkiye’nin bir ayıbıdır. Türkiye’nin günahını AİHM’e yüklemek ciddi bir mantık hatasıdır. Buna karşı gerek Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi nezdinde gerekse AİHM nezdinde atılabilecek adımlar vardır. Karara uyulmaması, kararı geçersiz kılmadığı gibi; mücadeleyi bir adım daha ileri taşımak ve ihlalin sürdürülmesini kayıt altına almak ve uygulanmayı zorlamak için yeni bir imkan da sunar.
AİHM’in işkence/kötü muamele, ifade özgürlüğü veya siyasi saikle yargılama (m.18) gibi başlıklarda ayrıca ihlal kararı vermemesi, rejime verilmiş bir taviz ya da “aklama” değildir. Bu eleştiriler mahkemenin denetim metodolojisini göz ardı eden, hukuki temelden yoksun bir okumadır. Ayrıca bu uygulama da sadece Türkiye’ye has değildir ve AİHM’in öteden beri yerleşik bir uygulamasıdır. AİHM, gerek Yalçınkaya ve gerekse sonraki kararlarda 7. maddeyi (suçta ve cezada kanunilik) merkeze alarak, normlar hiyerarşisinde en temel soruya odaklanmıştır: Ortada suç var mı? Bir dosyada 7. madde ihlali tespit edildiğinde, yargılamanın temelden sakat olduğu, yasalarca suç sayılabilecek bir eylem bulunmadığı ve sanık hakkında beraat gerektiği kabul edilir. Böyle bir durumda mahkemenin taraflı olup olmadığı, gizli tanık kullanımı, özel hayatın ihlali veya siyasi saik iddialarını ayrıca tartışmak, usul ekonomisi gereği ikincil ve gereksiz hale gelir.
Bu durum “temeli çöken bina” örneğiyle açıklanabilir: AİHM 7. madde ihlaliyle binanın temelinin çöktüğünü tescillerken, artık pencerelerin sağlamlığını ya da boyanın rengini tartışmak hukuken abestir. Dolayısıyla 7. madde ihlali, en radikal ve en güçlü tespitlerden biridir; “terörle mücadele” söylemine dayalı yargılama metodolojisini çökerten en net cevaptır.
Öte yandan işkence ve kötü muamele iddialarının bu kararlarda yer almaması üzerinden yapılan yorumlar da çoğunlukla kabul edilebilirlik kriterleri ve usul hukuku bilgisindeki eksiklikten kaynaklanmaktadır. İşkence/kötü muamele şikâyetleri, 6. veya 7. madde incelemesinden farklı olarak bağımsız bir başvuru rejimine tabidir. Başvuru formuna “gözaltında işkence gördüm” cümlesi eklemek, AİHM’in bunu incelemesi için yeterli değildir. İç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı gereğince, mağdurun savcılığa somut delillerle ayrı suç duyurusunda bulunması, olası takipsizliğe itiraz etmesi, sonuç alamazsa bunu ayrıca AYM’ye taşıması ve ancak bu silsile tamamlandıktan sonra AİHM’e gelmesi gerekir.
Yalçınkaya ve benzeri dosyalar ise esasen “örgüt üyeliği” mahkumiyetlerinin esastan hukuka aykırılığı üzerine kuruludur. Usulüne uygun şekilde ve ayrı mecrada tüketilmemiş işkence iddialarını bu dosyalara karıştırıp sonra “AİHM neden işkenceye bakmadı?” demek, prosedürü bilmemekten kaynaklanmıyorsa bir algı üretimidir. AİHM, usulüne uygun önüne gelmeyen bir şikayeti re’sen inceleyemez; bu, Mahkeme’nin yetki sınırlarını aşması olur.
“Yeniden yargılanma mağdurlar için sakıncalı, rejim için avantajlıdır” iddiası, hukukun işleyiş mantığını tersyüz eden ve mağdurları ömür boyu “hükümlü” statüsüne mahkûm etmeyi fiilen öneren tehlikeli bir yönlendirmedir. Ceza hukukunda kesinleşmiş hükmü ortadan kaldırmanın, adli sicili temizlemenin, kaybedilen hakları geri almanın ve iade‑i itibar sağlamanın tek yasal yolu yeniden yargılamadır. “Af”, “infaz düzenlemesi” veya “denetimli serbestlik” kişiyi cezaevinden çıkarabilir; ancak üzerindeki “terörist” damgasını silmez. Bu damgayı silecek tek hukuki sonuç, yeniden yargılama sonunda alınacak beraat kararıdır.
Yerel mahkemelerin direnmesi, süreci zorlaştırması ya da Yalçınkaya örneğinde görüldüğü gibi ilk etapta hukuksuzlukta ısrar etmesi; yeniden yargılamanın yanlış olduğunu değil, rejimin beraat vermemek için hukuk dışı yollara sapacak kadar köşeye sıkıştığını gösterir. AİHM kararı sanığın elindeki en güçlü kalkandır; bu kalkanla mücadele etmek teslimiyet değil, meydan okumadır. Yeniden yargılanma talebi “beni affedin” demek değildir; “beni bu şekilde mahkum edemezsiniz, eylemlerim suç değildir” diyerek hukuken hesap sormaktır.
Bu süreci “tuzak” olarak niteleyip insanları yeniden yargılanmadan vazgeçirmeye çalışmak, mağdurları pasifize etmekten başka sonuç doğurmaz. Rejimin arzuladığı da tam olarak budur: insanların haklarından vazgeçmesi ve kenara çekilmesi. “Toplumsal uzlaşma”, “genel af” veya benzeri ara formüllerin gündeme gelmesi ihtimali varsa bile, bunun temel motivasyonu AİHM kararlarıyla büyüyen ihlal dalgasının doğuracağı sonucu, yani beraatı engelleme isteğidir. Çünkü beraat; hatanın kabulünü, hakların iadesini ve ağır tazminat yükümlülüklerini beraberinde getirir. Kısaca, yeniden yargılanma bir tuzak değil; hükümlülüğü bitirecek, damgayı silecek ve iade‑i itibarı sağlayacak tek hukuki yoldur. Bu, aynı zamanda mağdurların kendilerine duyduğu saygının ve geleceğe bırakılacak en önemli mirasın gereğidir.
“AİHM ile rejim işbirliği yapıyor, piyon feda edip vezir alıyorlar” tezi, somut olgularla, hukuki gelişmelerle ve mantıksal tutarlılıkla taban tabana zıt bir senaryodur. Yazının başında yer verildiği üzere, AİHM bir çok konuda eleştiriyi hak etmektedir. Ancak, bu haklı eleştirileri, Yalçınkaya ve devamında verdiği kararlar üzerinden AİHM’e yöneltmek ve mevcut tabloyu “danışıklı dövüş” olarak nitelemek de hakkaniyetli ve tutarlı bir söylem değildir.
Bu “işbirliği” iddiasını çürüten en güçlü kanıt, kararların içeriğidir. Eğer iddia edildiği gibi bir işbirliği olsaydı, AİHM rejimin “kırmızı çizgisi”, “beka sorunu” ve “tartışılmaz delil” olarak sunduğu Bylock’u, Bank Asya’yı ve sendika üyeliğini ve kriter olarak sunduğu hususların neredeyse tamamnını delil olmaktan çıkarmazdı. Daha da önemlisi, sadece usulden (m.6) bir ihlal verip dosyayı kapatmak varken; rejimin tüm yargı mimarisini yerle bir eden 7. madde gibi bir maddeden binlerce ihlal vermezdi. 7. madde ihlali, bir yargı düzenine verilebilecek en ağır, en radikal ve geri dönüşü olmayan cevaptır. Çünkü bu ihlal, diplomatik bir dille değil, doğrudan şu anlama gelen sistemsel bir reddiyedir; “siz aslında suç olmayan eylemleri suç sayarak insanları cezalandırdınız, kurduğunuz yargı düzeni hukuken çürüktür ve kararlarınız yok hükmündedir”. Hiçbir rejim, kendi meşruiyetini kökten sarsacak böyle bir kararı “anlaşma” masasında kabul etmez.
Rejimin bu kararlar karşısındaki paniği de işbirliği tezini yalanlamaktadır. Rejim, AİHM kararlarını uygulamamak için Anayasa’yı askıya almayı ve Avrupa ile arasını bozmayı dahi göze alırken; “anlaştılar” demek çok gerçekçi bir söylem değildir. Eğer taraflar arasında bir anlaşma olsaydı, rejim bu kadar büyük bir siyasi ve hukuki maliyetin altına girmez, süreci sessiz sedasız yönetir ve kendine alan açardı.
Elbette AİHM hantal işleyen bir bürokrasiye sahip olabilir; süreçlerin yavaşlamasında farklı aktörlerin perde arkasındaki çabaları olmuş olabilir ve bundan sonra da olacaktır. Fakat sonuç değişmemiştir: Mahkeme, verdiği son kararlarla, Türk yargı tarihinin en büyük hukuk tokadını atmıştır. “Piyon feda edildi” denilen Yalçınkaya kararı, aslında rejimin yargı pratiği olan “şahı” mat etmiştir. Çünkü Yalçınkaya ve devamı kararlar şahsi bir karar değil, sistemin dayandığı tüm argümanların, delillerin ve suçlama mantığının çöküşüdür. Bir piyon feda edilerek şah mat edilmez; burada sistemin kendisi mat edilmiştir.
Sonuç olarak; hukuki dayanaktan yoksun bu komplo teorileri, mağdurların elindeki “tapu senedi” mahiyetindeki hukuki zaferi görmezden gelmelerine, mücadele azimlerini kaybetmelerine ve rejimin çizdiği çaresizliğe razı olmalarına neden olmaktan başka bir amaca hizmet etmemektedir. Gerçek olan şudur ki; oyun bozulmuş, rejimin yargı tezi uluslararası hukukta çökmüştür.
AİHM’in “ipe un serdiği”, Yalçınkaya’nın yeniden cezalandırılmasını onayladığı veya Bakanlar Komitesi’nin icra sürecinde “üç maymunu oynadığı” iddiaları; AİHS denetim mekanizmasını, kurumların yetki sınırlarını ve usul işleyişini bilmemekten kaynaklanan, hukuki mesnetten yoksun değerlendirmelerdir. Öncelikle bilinmelidir ki AİHM kararını verdikten sonra dosya üzerindeki yargısal yetkisini tamamlar ve bundan sonra süreç, kararların icrasını denetleyen siyasi ve diplomatik organ olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin alanına geçer. Bu nedenle, şu aşamada AİHM’in Yalçınkaya’nın devam eden yeniden yargılama sürecine dair anlık bir “onay” veya “ret” açıklaması yapması usulen mümkün değildir. Mahkeme ancak iç hukuk yolları yeniden tüketilip yeni bir başvuru önüne geldiğinde ya da Komite infaz sürecinde bir “yorum sorunu” yaşadığında devreye girebilir.
Sürecin mevcut patronu olan Bakanlar Komitesi ise dosyayı diplomatik bir titizlikle takip etmektedir. Hükümet, Eylem Planları üzerinden Yalçınkaya içtihadına uyduğunu göstermek için on binlerce dosya arasından seçilmiş, şeklen uygun görünen “numunelik” kararları Komite’ye sunmaktadır. Bu, devletlerin infaz süreçlerinde sıkça başvurduğu klasik bir savunma refleksidir. Ancak bu “vitrin kararlar” sorunun çözüldüğü anlamına gelmez. Uluslararası hukuk dernekleri ve STK’lar, bu zamana kadar sahadaki gerçekliği ve hukuksuzluğun sürdüğünü gösteren 15 bildirimi Komite’ye ileterek bu algıyı kırmaktadır (https://hudoc.exec.coe.int/eng?i=004-64008) ve süreç takip edilerek, benzer bildirimler yapılacaktır. Nitekim Komite de Hükümetin beyanlarını kabul edip dosyayı kapatmamış, ihlallerin giderildiğine ilişkin daha somut, genele ilişkin ve tutarlı kanıtlar istemeyi sürdürmektedir.
Komite’nin dosyayı nihai olarak kapatması, ancak Yalçınkaya, Demirhan ve 16 Aralık tarihli 2.420 kişilik toplu kararların gereklerinin tam olarak yerine getirilmesiyle mümkündür. Hükümetin “uyguladım” demesi yetmez; Komite’nin “uygulandığına ikna olması” da gerekir. Direnç devam ederse, Avrupa Konseyi’nin elinde Azerbaycan (Mammadov) ve Türkiye (Kavala) örneklerinde olduğu gibi “İhlal Prosedürü”nü başlatma ve dosyayı yaptırım tehdidiyle yeniden AİHM’e taşıma yetkisi bulunmaktadır. Bu aşamaya gelmeden AİHM’in kendiliğinden araya girip “kararı uygulayın” demesi veya yeni bir karar vermesi prosedürel olarak mümkün değildir.
Özetle, yargısal karar süreci ile bu kararın diplomatik infaz süreci farklı dinamiklerle işler. “AİHM neden şimdi müdahale etmiyor?” sorusu, sistemin işleyiş mantığıyla uyumlu değildir. Süreç; anlık tepkilerle değil, uluslararası hukukun belirlediği usuller, takvimler ve diplomatik dengeler içinde yürür. Bu teknik yavaşlığı “AİHM ve Avrupa bizi gözden çıkardı” diye yorumlamak, yalnızca moral bozar ve mücadele azmini kırar. Hukuk mücadelesi, sürecin kurallarını bilerek, mekanizmaları doğru zamanda doğru verilerle besleyerek ve uzun soluklu bir dirençle kazanılır.
Dokuz yıldır büyük bir kararlılıkla sürdürülen hukuk mücadelesinin neticeleri, artık aynı netlikte alınmaya başlanmıştır. AİHM’in 2.420 başvurucuyu kapsayan son toplu ihlal kararıyla birlikte, haklarında ihlal hükmü verilen toplam kişi sayısı 6.884’e yükselmiştir. Bu tablonun dağılımı açıktır: 3.851 kişi bakımından özgürlük ve güvenlik hakkı (m.5), 1.808 kişi bakımından ise AİHS’in en ağır sonuçlar doğuran düzenlemelerinden biri olan “suçta ve cezada kanunilik” (m.7) ihlali tespit edilmiştir.
Bu kararlar, sıradan ve münferit hükümler olarak değerlendirilemez. Çünkü AİHM, 66 yıllık tarihinde, yargı yetkisi altındaki 47 ülke aleyhine 7. maddeden toplam 69 ihlal kararı vermiştir. Bu istatistik, 7. madde ihlalinin ne kadar istisnai ve ağır bir durum olduğunun göstergesidir. Buna rağmen Mahkeme, yalnızca son açıkladığı kararlarla Türk mahkemelerinin bu temel ilkeyi 1.568 kez ihlal ettiğini tek seferde tescillemiştir. Türkiye aleyhine oluşan bu tablo, AİHM tarihinde başka hiçbir ülke açısından görülmemiş, emsalsiz bir hukuki çöküşün belgesi niteliğindedir. Aynı şekilde, her ne kadar karar verme sürçeleri çok yavaş olsa ve şimdilerde klitlenme noktasına gelse de, BM Komitelerine stratejik nitelikte başvurular ve raporlamalar yapılmakta ve bu süreçler de titizlikle takip edilmektedir. Nitekim BM Komitelerinden bu zamana kadar 60 kişi hakkında 35 ihlal kararı verilmiştir.
Bu ihlaller, BM Özel Raportörlerinin kısa süre önce kamuoyuyla paylaştığı ve Türkiye’deki yargı pratiğinin “insanlığa karşı suç” teşkil edebileceğine işaret eden tespitlerin, mahkeme kararıyla adeta “ete kemiğe bürünmüş” halidir. Sekiz Özel Raportör tarafından imzalanan mektup; 15 Temmuz sonrası oluşan “sistematik keyfiliği” uluslararası düzlemde belgeleyen tarihî bir metin olarak ortaya çıkmıştır. Raportörler, yüz binlerce kişinin somut delillerden yoksun, uluslararası sözleşmelere aykırı ve muğlak terör tanımlarıyla özgürlüklerinden mahrum bırakıldığını; bunun münferit hataların ötesinde “sürdürülebilir ve sistematik bir toplu tutuklama kampanyasına” dönüştüğünü vurgulamışlardır. Ayrıca, 15 Temmuz sonrası yapılan “silahlı örgüt” kabulünün hukuki standartları karşılamadığı ve BM’nin model terörizm tanımıyla örtüşmediği açıkça belirtilmiştir. Mektubun en çarpıcı noktalarından biri de, kişilerin “aile bağları veya ilişkileri nedeniyle” suçlanmasının sert biçimde kınanması ve bu modelin uluslararası ceza hukuku kapsamında “insanlığa karşı suç” teşkil edebileceği uyarısının yinelenmesidir. Özel Raportöerlerin bu mektubu yazmasındaki en önemli sebep, hiç şüphesiz STK’lar tarafından kendilerine sürekli yapılan bildirim ve raporlamalardır.
BM Özel Raportörleri bu tespitleri yaparken BM Haksız Tutuklama Çalışma Grubu’nun verdiği 24 kararı referans almıştır. Oysa bugün elimizde, AİHM tarafından tescillenmiş 3.851 haksız tutukluluk ve çok daha önemlisi 1.808 adet 7. madde ihlali bulunmaktadır. Bu veriler bir araya geldiğinde; işlenen fiillerin sistematik, yaygın ve devlet politikası niteliği kazanan bir “insanlığa karşı suç” zemini oluşturduğu gerçeği, uluslararası hukuk nezdinde tartışmaya yer bırakmayacak şekilde tescillenmiştir.
Tam da bu aşamada, elde edilen bu kazanımı hukuki dayanaktan yoksun argümanlarla önemsizleştirmeye çalışan yaklaşımlara karşı bir şerh düşmek gerekmektedir. Hukuk mücadelesinin temel prensibi, lehe içtihatların güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılmasıdır. Uzman hukukçuların ve akademik genel kabulün dışında kalan, Hükümet tezlerine alan açan ve kararları değersiz gösteren söylemler rasyonel bir zemine oturmamaktadır. Meselenin ciddiyeti, spekülasyonla değil; hukukun somut verileriyle hareket etmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle odak, kısır polemikler değil; AİHM’in tek bir günde 2.420 kişi hakkında verdiği kararın “insanlığa karşı suçlar” doktrini bakımından taşıdığı stratejik önem olmalıdır.
Gelinen noktada yapılması gereken, hukuki ve stratejik bir muhasebedir: Elimizde, BM mekanizmalarının tespitleriyle örtüşen ve AİHM’in toplu kararlarıyla güçlenen bir uluslararası hukuk zemini vardır. Hal böyleyken; masumların özgürlüklerine kavuşması ve kararların uygulanması için atılacak somut ulusal/uluslararası adımları konuşmak yerine, kararları değersizleştiren tartışmalarla enerjimizi harcamanın kime ne faydası vardır?
Sosyal medya odalarında harcanan mesaiyi; uluslararası mercilere rapor sunmaya, Bakanlar Komitesi’ne bildirim yapmaya ve hukuksuzlukları belgeleriyle dünyaya duyurmaya ayırmak çok daha hayati ve sonuç odaklı değil midir? Tamamı Türkçe yazı ve konuşmalardan ibaret olan, uluslararası muhataplara ulaşmayan bir yankı odası şeklindeki polemiklerle AİHM, Avrupa Konseyi’nin veya karar alıcılar üzerinde nasıl bir baskı kurulması düşünülmektedir? Dahası, “bu kararlar bir işe yaramaz” söyleminin mağdurların mücadele azmini azalttığı, psikolojik direnci kırdığı ve morali bozduğu açık değil midir?
Bugün yapılması gereken; eldeki bu güçlü “beraat fermanlarını” ve “insanlığa karşı suç” belgelerini birer manivela gibi kullanarak diplomatik ve hukuki kanalları zorlamaktır. Enerjimizi kararları tartışmaya değil, kararları uygulatmaya; umutsuzluk aşılamaya değil, hukuk yoluyla masumların özgürlüğünü talep etmeye harcamalıyız. Unutmamalıyız ki, bugün itibariyle, en iyi ihtimalle Yargıtay’da karar verilmeyi bekleyen en az 50 bin dosya vardır.
AİHM’in tuzak kurduğunu iddia edenlerin şu sorulara da cevap vermesini bekliyoruz:
Binlerce vakada kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin ihlal edildiğinin ve hukuksuzluğun “sistemik” olduğunun uluslararası tescili, hangi mantıkla hükümetin lehine bir gelişme olarak kabul edilebilir?
Sçylendiği gibi bu kararlar aleyhe ve tuzksa, neden mahkemeler tarafından uygulanmıyor ve gereği yerine getirilmiyor?
Bu ihlal kararları olmasaydı mağdurlara daha az mı zulmedileceği düşünüyorsunuz ve kararların zulmü haklılaştırdığına dair somut bir dayanağınız var mıdır?
Mağdurların AİHM önünde hak aramaktan vazgeçmesi durumunda, bundan kimin kazançlı çıkacağını öngörüyorsunuz? Hükümet mi, yoksa hakkını arayan mağdurlar mı?
“Artık AİHM’e başvurmuyoruz” dendiğinde mağdurların elde edeceği somut kazanım nedir? Başvuru yapılmazsa hükümetin kendiliğinden tazminat ödeyeceğini veya beraat vereceğini mi düşünüyorsunuz?
Mağdur ve mazlumlara, kararların sadece olumsuz gibi yansıtılan cümlelerini cımbızlayarak anlatmak ve onları manipüle etmek, hak arama motivasyonuna nasıl bir katkı sunabilir?
Uluslararası mekanizmaların genel eksikliklerini sanki sadece belli bir kesime özgüymüş gibi sunmak ne kadar doğrudur? Çözüm mağdurları bu mekanizmalardan soğutmak mıdır, yoksa süreçleri daha efektif kullanmaya yoğunlaşmak mıdır?
Nitelikli ve sağlam başvuruların AİHM’e gitmesi engellenirse; meydanın zayıf ve temelsiz başvurulara kalmasının, daha “tuzaklı” ve kötü içtihatların doğmasına yol açacağını görmüyor musunuz?
Kendi görüşünüzü mutlak doğru kabul edip iyi niyetle hak mücadelesi veren binlerce insanı itham etmenin hukuki ve vicdani vebalini nasıl gerekçelendiriyorsunuz?
UFUK YEŞİL