Skip to content Skip to footer

AİHM’den Türkiye İçin Yeni “OHAL ve TÜBİTAK” Kararı: “Soyut Şüphe ile İşten Çıkarma Adil Değil

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 15 Temmuz sonrası TÜBİTAK’taki görevinden “şüphe” üzerine tazminatsız kovulan Mehmet Kandemir’in açtığı davada Türkiye’yi suçlu buldu. Mahkeme, yerel mahkemelerin sadece kurumun “stratejik önemine” ve “genel şüpheye” dayanarak verdiği kararların adil yargılanma hakkını ihlal ettiğine hükmetti.

AİHM, 3 Şubat 2026 tarihinde açıkladığı Kandemir v. Türkiye kararında, Türkiye’de binlerce kişiyi ilgilendiren “şüphe feshine” dair sınırları çizdi. Karara konu olan olayda, TÜBİTAK-BİLGEM bünyesinde muhasebeci olarak çalışan Mehmet Kandemir, 31 Ağustos 2016 tarihinde “ülkenin içinden geçtiği durum ve güvenlik endişeleri sebebiyle oluşan şüphe” gerekçesiyle işten çıkarılmıştı.

Somut Delil Yok, Sadece “Genel Durum” Var Yerel mahkemeler, Kandemir’in işe iade davasını reddederken, başvurucunun şahsi bir eylemini tespit edemediğini itiraf etmiş ancak TÜBİTAK’ın stratejik önemini ve kurumdaki diğer yöneticilerin FETÖ/PDY davalarından ceza almasını “şüphe” için yeterli görmüştü.

AİHM: “Bireyselleştirilmiş İnceleme Şart” AİHM, beş hayır oyuna karşı iki evet oyuyla aldığı kararda, Türkiye’nin savunmasını yetersiz buldu. Mahkeme, bir kurumda yolsuzluk veya sızma olmasının, o kurumdaki her çalışanın otomatik olarak “şüpheli” ilan edilebileceği anlamına gelmediğini vurguladı. Kararda, Türk yargısının başvurucunun sadakati veya davranışları hakkında hiçbir somut delil ortaya koymadan işten çıkarmayı onaylaması, “etkisiz bir yargısal denetim” olarak nitelendirildi.

Gebze İş Mahkemesi ve sonrasındaki istinaf/temyiz süreçlerinde Türk yargısı, başvurucuya atfedilebilecek somut bir eylem veya suç unsuru bulunmadığı tespitini yapmıştır. Ancak, TÜBİTAK’ın milli güvenlik açısından stratejik bir kurum olduğu, kurumun eski yöneticilerinin FETÖ/PDY üyeliğinden mahkum olduğu ve kurumun bu yapı tarafından sızılmış bir yer olduğu gerekçesiyle, başvurucuyla “güven ilişkisinin zedelendiği” kabul edilmiştir. Mahkeme fesihi “haklı neden”den (tazminatsız) “geçerli neden”e (tazminatlı) çevirmiş, ancak işe iade talebini reddetmiştir.

AİHM, davayı Sözleşme’nin 6 § 1 (Adil Yargılanma Hakkı) maddesi kapsamında incelemiş ve şu sonuçlara varmıştır:

Mahkeme, yerel mahkemelerin başvurucunun durumunu “bireyselleştirmekten” kaçındığını tespit etmiştir. Üçüncü kişilerin (yöneticilerin) suçlanması veya idari düzensizliklerin, başvurucunun şahsen neden “şüpheli” görüldüğünü açıklamak için yeterli olmadığı vurgulanmıştır.

İş Kanunu’na göre ispat yükü işverendedir. AİHM, yerel mahkemelerin işverenden somut delil istemek yerine, genel siyasi ve toplumsal durumu veri kabul ederek karara varmasını eleştirmiştir.

Mahkeme, Türkiye’nin OHAL dönemindeki hak kısıtlamalarına dair savunmasını (Madde 15) incelemiş; ancak adil yargılanma hakkındaki bu denli bir “gerekçesizliğin” OHAL şartlarında dahi kabul edilemeyeceğine hükmetmiştir.

Bu karar, özellikle OHAL KHK’ları ile değil, kurumların kendi inisiyatifiyle “şüphe” üzerinden yaptığı işten çıkarmalar (kod 29 vb.) için çok güçlü bir emsal teşkil etmektedir.

 Türk mahkemelerinin bundan sonraki davalarda “kurumsal sızma” gibi genel ifadeler yerine, ilgili şahsın hangi eylemiyle bu şüpheyi doğurduğunu somut verilerle (Bank Asya, Bylock, tanık beyanı vb.) açıklaması gerekecektir.

Kararda Adil yargılanma hakkı (Madde 6 § 1) ihlali verilmiştir. Ayrıca karar, biri Türk hakim Saadet Yüksel olmak üzere iki hakimin “ulusal güvenlik hassasiyeti ve yerel mahkemelerin takdir yetkisi” gerekçesiyle yazdığı karşı oya rağmen oyçokluğu ile alınmıştır.

AİHM, ihlal kararının Türk hukukuna göre (HMK 375/1-i) yeniden yargılama yolunu açtığını hatırlatmıştır.

Tam karar metnine buradan ulaşabilirsiniz.