Duyurular Makaleler&Raporlar 31 Ekim 2025
144Views
Geçtiğimiz günlerde hukukçu Thomas Hochmann tarafından yazılan ve European Human Rights Law Review dergisinde yayımlanan “Hâkim Yüksel’in Yolu: Kötü Niyetli Rejimler ve İkincillik İlkesinin Tehlikeleri (Judge Yüksel’s Way: Bad-Faith Regimes and the Dangers of Subsidiarity)” isimli makalede, AİHM’in “süreç temelli denetim” yaklaşımının otoriter rejimlerce nasıl kullanılabildiği Hochmann tarafından ayrıntılı şekilde anlatıldı.
Bugün bu makalede yer alan bilgiler ile bir özet metin olarak sizlere bu yazıyı sunmaktayız.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), geleneksel olarak Avrupa’da temel hak ve özgürlüklerin nihai koruyucusu olarak görülmüştür.
Ancak son yıllarda Mahkeme giderek daha fazla “ikincillik ilkesi”ne (subsidiarity) dayanır olmuştur. Bu ilkeye göre, insan haklarının korunmasından öncelikli olarak ulusal mahkemeler sorumludur; Strasbourg yalnızca istisnai durumlarda müdahale etmelidir.
İlk bakışta bu ilke, devlet egemenliğine ve yargı bağımsızlığına saygının bir ifadesi gibi görünür. Peki ya bir devlet kötü niyetle hareket ediyorsa? Yani hukuki prosedürleri biçimsel olarak izleyip, gerçekte temel hakları ihlal ediyorsa?
İşte bu soru, Thomas Hochmann’ın “Yüksel’in Yolu: Kötü Niyetli Rejimler ve İkincilliğin Tehlikeleri” (E.H.R.L.R., 2025) başlıklı makalesinin merkezinde yer alır. Hochmann’ın analizindeki kilit figür, 2019’dan bu yana Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görev yapan Türk yargıç Saadet Yüksel’dir.
Saadet Yüksel Kimdir?
Saadet Yüksel, İstanbul Üniversitesi’nde anayasa hukuku dersleri verirken 2019 yılında Türkiye’nin AİHM yargıcı olarak atanmıştır. Türkiye ile ilgili davalardaki katılımı büyük tartışmalara yol açmıştır.
Yüksel, ikincillik ilkesini katı bir biçimde yorumlaması ve Türk mahkemelerinin kararlarını ,bu kararlar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ruhuna açıkça aykırı olsa dahi, tutarlı biçimde savunmasıyla tanınmaktadır.
Çok sayıda karşı oy yazısında, AİHM’nin, ulusal mahkemeler yasayı “biçimsel olarak” uyguladığı ve Strasbourg içtihatlarına atıfta bulunduğu sürece, onların kararlarına saygı göstermesi gerektiğini savunmuştur.
İkincillik İlkesinin Çift Yönlü Doğası
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre, hakların korunması öncelikle ulusal düzeyde sağlanmalıdır.ve derece mahkemesi yolları tükendiğinde birey davayı AİHM’ye taşıyabilir.
Demokratik ülkelerde, mahkemelerin bağımsız ve iyi niyetli davrandığı durumlarda, ikincillik sistemi güçlendirir. Ancak otoriter veya liberal olmayan rejimlerde bu ilke kolaylıkla bir kötüye kullanma kalkanına dönüşebilir.
Bu bağlamlarda “biçimsel yasallık” gerçek adaletin yerini alır.
Türkiye Bağlamı ve Yüksel’in Rolü
2016’daki darbe girişiminin ardından Türkiye, sözde “Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ)” ile mücadele bahanesiyle geniş çaplı bir baskı kampanyası başlattı.
Binlerce yargıç, gazeteci ve akademisyen görevden alındı veya hapsedildi. AİHM’ye taşınan birçok dava keyfi tutuklamalar, siyasi gözaltılar ve ifade özgürlüğü ihlalleriyle ilgilidir.
Kavala/Türkiye, Demirtaş/Türkiye ve ByLock davaları gibi önemli kararlarında Mahkeme çoğunluğu, Türkiye’nin hukuku siyasi amaçlarla kötüye kullandığını tespit etmiştir.
Ancak Yargıç Yüksel bu davalarda karşı oy kullanmış ve Türk mahkemelerinin bulgularına Strasbourg’un saygı göstermesi gerektiğini, çünkü onların yerel prosedürleri izlediğini ve Sözleşme’ye atıfta bulunduğunu savunmuştur.
Böyle yaparak adalet kavramını sadece biçimsel uygunluğa indirgemiştir. Bir ulusal mahkeme AİHM standartlarını anmakla yetinip adaletsiz bir karar vermeye devam etse bile Yüksel bu süreci “yeterli” görmektedir.
Yüksel’in Yaklaşımına Yönelik Eleştiriler
Hochmann bu zihniyeti “iyi niyet olmadan ikincillik” olarak tanımlar.
Böyle bir yaklaşımın:
AİHM’nin otoritesini ve güvenilirliğini zedelediğini, Mahkeme’nin hakların nihai koruyucusu olma rolünü kaybetme riski taşıdığını;
Otoriter rejimleri cesaretlendirdiğini, çünkü bu rejimlere yalnızca insan hakları dilini taklit etmenin kınanmaktan kaçınmak için yeterli olduğunu öğrettiğini;
Macaristan veya Azerbaycan gibi diğer liberal olmayan hükümetlerin aynı stratejiyi kullanmasına yol açacak tehlikeli bir emsal oluşturduğunu belirtir.
İkincillik ve “Kötü Niyet”
Hochmann’a göre ikincillik, yalnızca usule ilişkin bir kavram değil; Strasbourg Mahkemesi ile ulusal makamlar arasında bir güven ilişkisidir.
Bu güven bozulduğunda ,yani bir devlet kötü niyetle hareket edip baskıyı yasallık maskesi altında gizlediğinde, Mahkeme bu devlete karşı tavizsiz davranmalıdır.
Böyle durumlarda Mahkeme daha derin bir inceleme yürütmeli ve hakların biçimsel görünüşünü değil, özünü korumalıdır.
Aksi takdirde AİHM, “adalet simülasyonu”nun bir parçası hâline gelme riski taşır.
Sonuç
Yargıç Saadet Yüksel vakası, yalnızca bir yargıcın felsefesine dair bir tartışma değildir; Avrupa’daki insan hakları koruma sisteminin geleceği için bir uyarıdır.
İkincillik ilkesi, ulusal kurumların demokratik bütünlüğü değerlendirilmeden mekanik biçimde uygulanırsa, Sözleşme’nin varlık nedenini yok edebilir.
Hochmann’ın da yazdığı gibi:
“İkincillik güven gerektirir, güven ise ancak iyi niyetin var olduğu yerde mümkündür.”
AİHM’nin gücü, her ulusal karara saygı göstermesinden değil, gerçek adalet ile onun taklidini ayırt edebilme yeteneğinden gelir.
Raporun tamamını okumak için tıklayınız, Judge Yuksels way bad-faith regimes and the dangers of subsidiarity